Halil Cibran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Halil Cibran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2011 Cuma

Halil Cibran'dan Aşk Hayatı

Halil Cibran'ı sevdiğimi bilirsiniz. Bu enfes bölüm onun Fırtınalar adlı kitabının "Aşk Hayatı" adlı bölümü...

İlkbahar

Gel ey sevgilim! Seninle harabelerin arasından geçelim. Karlar erimiştir. Hayat; yattığı yerden doğrulmuş, vadilere, bayırlara yönelmiştir. Uzak bir tarlada, baharın izlerine uyalım için, yürü benimle! Tepelerin doruklarına çıkalım ve etrafındaki ovaların yeşilliğinin dalgalanışına dalalım için: gel!

İşte kışın gecesinin topladığı örtüyü baharın fecri yaymış! Şeftali, elma ağaçları onu giyinmişler de kadir gecesindeki gelinler gibi çıkmışlar ortaya. Bağlar uyanmışlar, asmaları bir sevgililer topluluğuymuşçasına kucaklaşmışlar birbirleriyle. Irmaklar, kayaların arasından mutluluğun şarkısını yankılayarak, dans ederek akmışlar. Çiçekler, tabiatın kalbinden tıpkı köpüğün denizden kabardığı gibi kabarmışlar.

Nergis kâselerden, yağmurun gözyaşlarından kalanları içelim ve benliğimizi mutlu serçelerin şarkılarıyla doldurup tatlı esintilerin kokusunu içimize çekme fırsatını yakalayalım için: gel! Menekşenin gizlendiği şu kayanın yakınına oturalım ve sevgi öpücüklerini değiş tokuş edelim için!...

Yaz

Haydi sevgilim, tarlaya! Hasat günleri gelmiş ve ekinler olmuştur. Güneşin tabiata olan sevgisinin ısısı, onları olgunlaştırmıştır. Kuşlar bizi geçip gitmeden, yorgunluğumuzun kazancına konmadan ve karıncalar topluluğu yerimizi almadan önce gel! Benliğimizin, sevgilimizin kalbimizin derinliklerine ektiği vefa tohumlarından saadet daneleri derdiği gibi toprağın ürünlerini derelim, gel! Hayatın duygu mahzenlerimizi doldurduğu gibi, biz de mahzenleri dolduralım.

Bel ey yol arkadaşım, taze çimleri çiğneyelim, göğü örtünelim ve başımızı yumuşak hurma demetine koyalım, gündüz işlerinden soyutlanıp, vadinin karanlığının yarenliğine, kulak verelim.

Sonbahar

Seninle bağa gidelim ey sevgilim. Üzümün suyunu sıkalım, ruhun nesillerinin hikmetini derlediğim gibi toplayalım onu damlarda. Kuru yemişler toplayalım, çiçekleri imbikten geçirelim, öze karşılık remzi verelim.

Evlere dönelim! Ağaçların yaprakları sararmıştır, rüzgâr onları, yaz kendilerine veda ettiği zaman ince derde tutulmuş çiçekleri kefenlemek istercesine savurmuştur. Gel, kuşlar sahile doğru göçmüş, bahçelerin cana yakınlığını da beraberinde götürmüşler, yaseminlere yalnızlık kalmış, son gözyaşları da düşmüştür toprağın üzerine.

Dönelim! Irmaklar yolculuklarını durdurmuş, pınarların mutluluk yaşları kurumuş, tarhlar göz alıcı giysilerini çıkarmışlar. Gel ey sevgilim! Uyku, tabiatı elden çıkarmış, o da içe işleyen nihavend bir şarkıyle uyanıklığa veda ederek akşamlamıştır.

Kış

Yaklaş ey hayatımın ortağı, yaklaş bana; karların soluğunun bedenlerimizi ayıran karların soluklarına izin verme! Bu ocağın önünde gel otur yanıma, ateş; kışın leziz meyvesidir.

İnsanların durumlarından bahset bana kulaklarım rüzgârın inleyişlerinden unsurların yer tutuşundan ötürü yoruldu. Kapıları, pencereli kapat. Gazaplı havanın yüzünün görüntüsü hüzünlendiriyor beni, çocuğunu kaybetmiş bir ana gibi karların altında oturan şehre bakmak kalbimi kanatıyor… Kandile yap ekle ey ömrümün yoldaşı, - neredeyse sönecek – ve onu yakınına koy ki gecenin senin yüzüne yazdıklarını görebileyim ve içip üzüm sıkılan günleri hatırlayalım için şarap testisini de getir.

Yaklaş, yaklaş bana ey gönlümün sevdiği, ateş sakinleşti kül de neredeyse onu örtmek üzere… Katıl bana, kandil de söndü, karanlık galebe çaldı… İşte yıllanmış şarap gözlerimizi ağırlaştırdı… Uykunun sürmediği gözünle bana bak!... Uyku beni kucaklamadan önce, beni sen kucakla… Beni öp, kar senin öpücüğünün dışında her şeye hâkim olmuş… Ah! Sevgilim, uykunun denizi ne kadar derin… Sabah bu âlemde ah! Ne kadar da uzak!

18 Kasım 2010 Perşembe

Aşkın hiçbir arzusu yoktur, kendini gerçekleştirmekten gayrı


"Size bir de denildi ki hayat karanlıktır diye ve sizler bezginliğinizde tekrar edegeldiniz, bir bezgin tarafından ne söylenmişse.

Ve ben derim ki hayat, sahiden karanlık, insiyak olduğu zaman başka.

Ve her insiyah kördür, bilgi olduğu zaman başka.

Ve her bilgi beyhudedir, çalışma olduğu zaman başka.

Ve her ne zaman aşkla çalışırsanız kendinizi kendinize raptedersiniz ve ötekine ve Allah'a."

Halil Cibran'ın Ermiş'inden bunlar. Bazen içinizden bir şeyler geçer, gider; ürperirsiniz ya, bu adamın yazdıkları böyle işte...

"Aşk hiçbir şey vermez, kendinden gayrı ve hiçbir şey almaz, kendinden gayrı.

Aşk sahip olmaz, ne de sahip olunabilir.

Zira aşk kafidir aşka...

Ve aşkın seyrini yönlendirebileceğinizi düşünmeyin; zira sizi layık bulursa şayet, aşk sizin seyrinizi yönlendirir.

Aşkın hiçbir arzusu yoktur, kendini gerçekleştirmekten gayrı.

Fakat aşık olursanız ve muhakkak arzulara sahip olmanız gerekiyorsa arzularınız şunlar olsun:

Erimek ve akan bir dere misali olmak, ezgisini geceye mırıldanan.

Aşırı hassasiyetin ıstırabını tanımak.

Kendi aşk anlayışınız tarafından yaralanmak.

Ve kanamak, teşne ve pür neşe.

Şafakta kanatlanmış bir gönülle uyanmak ve şükran duymak bir başka güne."

***

"Birbirinizi sevin, ama aşkı bir sözleşmeye çevirmeyin. Bırakın aşk, daha ziyade ruhlarınızın sahilleri arasında devinen bir umman olsun...

Gönüllerinizi verin, fakat diğerinin himayesine değil."

***

Aşk için böyle yazanı görmedim ben. Biz bir şeyleri yanlış yaptık, birbirimize sahip olmak için, ilk teslim olan olmamak için sırf çırpınıp durduk. Oysa aşk bizim avuçlarımızda bazen de damarlarımızda saf olarak duruyordu, saf alkol gibi... Başka bir niyeti yoktu, nefes aldığımız havaya karışmaktan başka... Sadece içimize çekecektik onu ve ruhumuz onun olacaktı, kavga olmadan, münakaşa ya da rekabet olmadan. "Teşne ve pür neşe" diyor Cibran, kalbimizi açarak, yumuşak, kalbimizin tüm köşeleri törpülenmiş gibi, çok kibar hareketlerle, karşımızdakini incitmeden. Derimizi kırılmasından ölesiyle korktuğumuz porselen bir bibloyla keser gibi. Karşınızdakine susamış gibi, ayağınızı suya batırıp sıcaklığını ölçmeden elbiselerinizi çıkarıp çırılçıplak buz gibi suya atlamak gibi, kana kana içmek gibi.

Etraftan nasıl gördüğümüz, bize nasıl öğretildiği, nasıl dayatıldığı hiçbiri mühim değil. Aşk bizi besler, aşka inancımız vücudumuzun kendini sindirmesini engeller. Ondan bir şeylere inancımızı kaybettiğimizde alarm verir vücut, ondan hastalara hayata olan aşklarını, inançlarını kaybetmemeleri için moral verin derler...

Biz bir yerde yanlış yapıyoruz, çok fazla duvar örüyoruz, kalkanlar tutuyoruz göğsümüzde. Bir şeyleri kaybedecek gibi, sanki kaybetmeden orada olduklarını anlayabilirmişiz gibi... Ermiş'te bir sürü çıplak kadın ve erkek resmi var, bunu doğrular gibi, aşk bizden duvarlarımızı kaldırıp ona karışmamızı bekliyor çünkü... Tabiat bile aynısını ister içten içe...

"Keşke güneşi ve rüzgarı daha fazla teninizle ve daha az esvabınızla karşılayabilseniz?

Zira hayatın soluğu gün ışığındadır ve hayatın eli rüzgarda...

...

Ve unutmayın ki toprak çıplak ayağınıza dokunmaktan keyif duyar ve saçlarınızla oynaşmayı arzular rüzgarlar..."


LinkWithin

Related Posts with Thumbnails