çürümek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çürümek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2010 Cumartesi

9. Bölümün Devamı - I

Aslında ilaçlar, tedaviler ve tabiki Zeynep iyi gelmişti bana. Yine ilaçlarımı kullanıyordum tabi ama bir kırılma noktası her şeyi aldı savurdu, dağıttı.

Sevdiklerime acı vermek hoşuma mı gidiyor sanıyorsunuz? Kendimden nefret ediyorum. En çok da, Zeynep konusunda.

Zeynep beni lanetle anıyor. Hayatımda kimseyi o kadar çok sevmemiştim ben, insan sevdiğine nasıl yapabilir bunu? Her gün, her dakika bunu soruyorum ben kendime. Beşinci mevsimi nasıl kupkuru bir çölde kum fırtınasına çevirebildim? Nasıl bir canavarım ben? Hayatını berbat ettiğimi biliyorum; ama o an o korkunç şeyleri yaptığım insan Zeynep değildi, ben de Alp değildim. Annemdim o an, Zeynep de babam. Zeynep “Nazım Baba” dediği anda, babamla aramın neden kötü olduğunu sorduğu anda ona dönüşüvermişti. Karşımda duran kanlı canlı Nazım Aydın’dı, hiç bu kadar yakınımda durmaya cesaret edememişti.

Ben de hiç bu kadar yakınımda ve savunmasız bulmamıştım onu. Zayıftı, kendini koruyamazdı, çelimsizdi. Bana boyun eğmek zorundaydı, tek çaresi bana yalvarmak olan bu yaşlı adama yapabileceklerimin sınırı yoktu, yalnızdık. Ben de bunu farkettiğim anda annem oldum işte, Sevda Yanoğlu’ydum. Önce içimde tarifsiz bir sinir belirdi. Göğsümün ortasında, içimde yırtıcı bir hayvan vardı sanki. Öyle belgesellerde gösterilenlerden değil, hani zavallı ceylanın üstüne atlayanlardan falan bilimkurgu filmlerinde ortalığı talan edenlerden, insanları vahşice öldürenlerden; çünkü ancak insan aklı yaratabilirdi öyle bir vahşeti. Tanrı’dan geliyor olmazdı, doğal, yaşayan bir form olamazdı. Olmamalıydı da zaten, o kadar kana susamış bir yaratık var olmamalıydı.

İşte o benim kaburgalarımın altında, dışarı çıkmak için içinde pislik birikmiş iğrenç tırnaklarını derime geçiriyordu. Sağır edici derecede yüksek ve ince bir sesi vardı, ne dediğini anlamıyordum bu da beni sersemleştiriyordu. Bilmediğim bir dilde konuşuyordu, anlayamamak beni daha da hırçınlaştırıyordu. “Ne var? Ne var?” diye bağırıp çağırıyordum ona.

Kokusu mide bulandırıcıydı, içim kokuşmuştu sanki. Burnuma göğsümden yayılan o koku geliyordu. Çürümüş et kokusu gibi ya da bilmiyorum ağır bir koku. Makine yağı ya da formaldehitle karartılmış kadavra... Berbattı. Tadı ağzımdaydı, acımtırak; boğazımı yakıyordu. Öksürüp onu içimden atmaya çalışıyordum. Ciğerleri dışarı fırlayacak gibi derler ya işte öyle, sadece ciğerlerimin gitmesi yetmezdi içimi temizlemeye tüm orgalarım gitmeliydi. Hafif bir sıcaklığı vardı, sıcaklığı bile mide bulandırıcıydı, cehennemi mi getirmişti yanında bilmiyorum. İçimden çıkan şey tam anlamıyla “cehennem”di. İnsan aklıyla beslenen iğrenç bir cehennem. Zeynep, ona karşı savunmasız ve korkmuş bir şekilde bana bakıyordu. Yine de sakinleştirmeye çalışıyordu beni, kendime zarar vermemem için direniyordu. Benim cehennemimse ona hiç acımadı.

Bir süre sonra yardı göğsümü neşteriyle, hafifçe titredi derim sonrasında açıldı. Kaburgalarımı açtı, işkence aletine benzer bir şeyle, diri diri; morfin olmadan zerre uyuşturmadan göğsümü açtı ve beni ele geçirdi. Tüm acıyı hissedebiliyordum, siz... Siz de hissedebiliyor musunuz? Hayır, yeterince hissedemezsiniz... Kan kaybından nasıl kendinden geçer insan öyle gerisi. Sonrası o, ben değilim. Değildim, yemin ederim, ben bu değildim. O sırada, o iğrenç canavara direnirken bir şeyler kırdım döktüm, hatırlamıyorum. Beynimde sesler yankılanıyordu sadece, kırılıp dökülme sesleri. Babamın sesi gibi gelen Zeynep’in sesi.

- Alp, sakin ol. Ne olursun yalvarırım. Bak benim Zeynep, karınım ben senin. Aşık olduğun kadınım, bak bana.

- Kimsin sen? Kimsin? Ne bilirsin sen?

Durduramıyordum içimdekini, karşımda “babam” vardı; yani en azından o an öyle görüyordum. Annemin yıllarca bana yansıtmadığını sandığı her şey; sarhoş olup sızdığı geceler, ağlamaktan şişen gözlerini ertesi gün buzla dışarı çıkılabilir hale getirmesi, o buz torbaları, saçlarını kazıdıktan sonra kullandığı perukları, kesiklerle dolu vücudu... Hepsi bir bir gözümün önüne geliyordu. Annem anlatmazdı, konuşmazdı; oysa ben hep bilirdim.

Aşık olduğum kadın değildi karşımdaki, ben onun aşık olduğu adam değildim. Kırıp dökmek sinirimi arttırmıştı, doymuyordu cehennem, asıl onun canını yakmak istiyordum. Annemin içinde biriktirdiği tüm kırgınların öcünü aldım babamdan. Annem oldum tamamen. Her intihar girişimimde, her bileklerimi kestiğimde, oğlum beni her öyle gördüğünde yaşadıklarımı o da yaşadı; ölümün tadına bakması gerekiyordu ve baktı. Dudağının patladığını hatırlıyorum, onu yere fırlattım birkaç kez çürükleri ve kırığı da bu yüzden oldu. Kırdığım vitrinin camıyla kolunda birkaç yara açtım. Onun benim içimde açtıklarının yanında yüzeysel olmamalıydı, derinleştirdim bu yüzden; daha derin, daha da derin.

Çocuğuma istediğim hayatı verememiş olmanın, beni kötü anne yapmış olmanın verdiği bütün nefreti ona akıtttım. Zehirimi açtığım yaralarından vücuduna verdim, kalbi her attığında zehirledim onu. Vücuduna zehri pompalamasını zevkle izledim. Yüzünü gözünü dağıttım, onu bana yaptıklarına pişman ettim. Beni terk ettiğine, aldattığına saçları ellerime geldiğinde tel tel pişman oldu. Bana geri dönmek istedi, bense ondan nefret ediyorduım.

Onu o acınası halde, bıraktım ve gittim. “Umarım geberir.” Dedim çıkarken de içimden.

Evden çıktım, merdivenleri indim. Apartmanın girişindeki aynada kendimi gördüm, uykudan uyanamamış bir çocuk gibi açamadım gözlerimi, kapadım sıkı sıkı. Açtığımdaysa görebiliyordum ufak karaltılara rağmen: Alp’tim ben. Birden kendime geldim, yukarıdaki babam değildi, Zeynep’ti. Hayal meyal görüntüler geldi gözümün önüne, son bir saati gördüm kare kare. Dışarı çıktım apartmandan, deli gibi koşuyordum, koştum; daha da uzağa koştum. Nefesim kesilmişti, öksürmeye başladım, yine ciğerlerim içimden çıkarcasına. Sadece birkaç yıldır sigara içiyordum; ama yıllardır ciğerlerini tükenmiş bir tiryaki gibi öksürüyordum, sanki nikotinle dolmuştu bütün damarlarım, nikotin- kan karışımı iyice ağdalaşmış, pıhtılaşmış hareket etmiyordu; öylece kesilmişti nefesim. Nerede olduğumu bilmiyordum. Göğsümdeki yara açıktı; ama canavar gitmişti. Canımın acısı geçmemişti, sersemlemiştim.

Zeynep’i ne hale getirdiğim geldi gözümün önüne yine. Zeynep’in yüzüydü o hale gelen. Onu duvara vurduğumda patlayan öpmeye doyamadığım dudaklarıydı. Kanın tadı geldi ağzıma, midem bulandı.

Boyları kısaydı, iki kişilerdi, cinsiyetleri açıkça belli olmuyordu: birisi çok güzeldi, porselen gibiydi teni. Öbürününse yüzüne bakmak istemiyordum çok çirkindi, yüzü yaralıydı. Saçları yoluk yoluk ve uzundu. Sol kolunda derin bir yara izi vardı, kabarık şekilde. Bakamıyordum, Zeynep’in de vücudunda buna benzer izler kalacak mıydı yoksa?

- At kendini.

- Ne? Kimsin sen?

- At kendini, yoksa biz yapacağız. Öldür kendini. Sen şimdi yaşamayı hakkettiğini mi sanıyorsun?

Yine koşmaya başladım, geldiğim yerden geri dönmeye çalıştım. Onlardan kaçmaya çalıştım. Beynim o kadar dönmüştü ki yapamadım. Bir taksiye bindim.

- Sen aşağıda bekle ağabeyciğim, bir yaralımız var yukarıda. Onu hastaneye götüreceğiz.

Biraz daha sağlıklı düşünebilmeye başlamıştım, o tanımadığım insanlar kaybolmuştu. Aklımda olan tek şey Zeynep’i kurtarmaktı. İçeri girdiğimde Zeynep’i cenin pozisyonu almış yerde yatarken gördüm. Geldiğimi görmüştü, daha da kapandı; nasıl korkmuştu kim bilir? Biz birbirimizin “hayatı”ydık, nasıl bir darbeydi böyle benim vurduğum? Yine devam etmeye kalkarsam onu öldüreceğim kesindi, bunu biliyor olmalıydı. Korkuyordu.

- Zeynep! Zeynep! Hastaneye gitmeliyiz, zarar vermeyeceğim sana. Lütfen izin ver, seni götüreceğim. Sana dokunmama izin ver.

Kendini var gücüyle geriye attı ona dokunamamam için. Dokunsam bile yaralarını hissettiğimde, kanı elime bulaştığında derim yanıklarla dolacak biliyordum. Dayanamayacağım onu bu şekilde kucağımda taşımaya, üstelik de “Seni koruyacağım, kimse sana zarar veremeyecek.” diyemeyeceğimi bile bile.

- Zeynep! Geçti!

Bayıldığını farkettim o anda. Acıdan ya da başını çarptığı için bilinci bir şekilde kapandı. Önce dokunmaya çekindim; ama o haliyle daha fazla dayanabilmesi zordu, kim bilir nasıl acı çekmişti? Bir hışımla kucakladım onu, aşağıya indim.

- Vah, vah, ne olmuş yengeye?

- Hırsız... Hırsız girmiş eve.

- Senin üstün başın da harap olmuş, sen de mi boğuştun hırsızla?

- Gittiğimde hâlâ oradaydı şerefsiz, kaçtı. Nereye gitti göremedim.

- Çağırsaydın keşke delikanlı, insanlık öldü mü?

- Bilemedim, biraz hızlı sürer misiniz?

Anlamıştı taksici, çünkü üstüm başım taksiye ilk bindiğimde de bu haldeydi. Bir şeyler olduğunu anlamıştı. Polise haber verseydi ne yapardım ben? Meyra anneye nasıl haber verebilirdim beni içeri alırlarsa, Zeynep yalnız mı kalacaktı. Beynimde bir sürü şey dönüyordu yine.

O artık uzun bir süre tutunamayacaktı hiçbir şeye ve dipsiz bir kuyunun içinde sürekli düşmeye devam edecekti. Dibe bile vurmayacaktı belki, o kadar desteksiz, o kadar boşluk...

***

Zeynep Gökmen Aydın

O gün olanlarla ilgili bildiklerim bu anlatıklarım sadece; çünkü acıdan bayıldım sanırım sonra, hastane odasında açtım gözlerimi. Arada ne oldu bilmiyorum, belki devam etti yeniden. En kötüsü neydi biliyor musunuz? Odaya giren doktor, hemşire, hasta bakıcı hatta hademe bile durumun farkındaydı; kocasından dayak yemiş zavallı bir kadındım onlar için. Kendim içinse durum daha da yaralayıcıydı, kariyerinde çok iyi bir noktada, zengin, entellektüel ve “dayak yiyen” kadın; hem de deliler gibi aşık olduğu adamdan. Hem de öldüresiye... Nefretle... Alp’in gözlerindeki nefreti görebilmişti, o bir sürü sahne arasından. Bir daha nasıl bakabilirdi gözlerine, ateş gibi yanan; intikam, nefret dolu o gözlerine...

- Evet anneciğim, Alp doğru söylemiş; bir haftalığına kafamızı dinlemeye tatile çıktık. (....) Abant’a, Yedigöller... Harika bir yer burası... Öpüyorum seni tatlım, görüşürüz.

Anneme bu yalanı uydurmuştuk, neyime güvenerek bilmiyorum. Annemi üzmemek için yapmıştım; ama Alp’le aynı odada, küçücük hastane odasında olmam ne kadar doğruydu? Dışarıdan baksanız beni başkasının o hale getirdiğiniz sanardınız. Alp eskisinden de şevkatli, merhametli biri olmuştu; yine de ona güvenemezdim tabiki. İşin acı yanı da buydu, acizdim. Basbayağı acizdim; ona bağımlıydım, yaralarımı sarabilecek başka kimsem yoktu, kimseye söyleyemezdim.

Şimdi güleceksiniz, özellikle de erkekler gülecek; belki kadınlar anlar beni. Aynaya baktığımda kendimi o kadar zavallı hissediyordum ki anlatamam, güzel bir kadındım ben; yüzüm sanki elimden alınmıştı, güzelliğim elimden alınmıştı. Vücudum ipek gibiydi benim, hiç yara ya da sivilce izi yoktu; alınmıştı elimden o da. Bu halimle kime, ne söyleyebilirdim? Düş kırıklığının tadı genzimi o kadar yakıyordu ki ağzımı açmaya bile halim yoktu. Gözümün önüne aynadaki görüntüm geliyordu, hem dış görüntüm hem içim acizdi, eksilmişti. Kendimi bir sabah uyanmış da birkaç uzvu eksilmiş gibi hissediyordum, şımarıklık değil bu; değil. Öyle hissediyordum, nasıl değiştirebilirdim ki?

***


30 Temmuz 2010 Cuma

9. Bölüm: Roller Değişiyor


Uzun uzun anlatıyorum, farkındayım. Özet geçilecek gibi değil ne yapayım. Zaten Alp konusunda başında söylemiştim, fazla heveslenmeyin diye. Yaklaşık 1 sene sürdü, yazıyla “bir” evet. Büyük heveslerle başladığım evliliğim, kısa sürdü. Yaşı benden biraz ileri olanların “Yeni nesil işte! Dillerini tutmayı bilmiyorlar!” dediklerini duyar gibiyim. Vallahi billahi değil, değil.. Felsefeye de vurmayacağım şimdi, ilişkide bir şeyler eksiliyor diye. İşin birazcık farklı yanları var ne yazık ki... Ben her şeye burnumu fazla soktum anlaşılan. Doğru yaptığımı sanıyordum, değilmiş.

Nazım Baba’yla yaptığım konuşmayı hatırlarsınız, düğünden önce. Alp’in kendisine baba demediğini söylemişti ve ben o saniye bu işi çözmeye adamıştım kendimi. Alp’le babasının arasını mutlaka düzeltecektim.

- Alp, hayatım.

- Efendim aşkım?

- Düğünden birkaç gün önce babanla konuşmuştum. Şimdi 10 ay sonra bunu neden söylüyorsun diyeceksin; ama kafamı kurcalıyor inan. Kafamda eviriyorum, çeviriyorum; mantıklı bir yere oturtamıyorum.

- Ne sormak istiyorsun?

- Sanırım babanla aranızda bir uçurum var. Bana kendisine hiç baba demediğini söyledi; doğru mu bu Alp?

- Zeynep konuşmak istemiyorum bu konuda, konuşma bitmiştir.

- Alp! Ne demek bitmiştir, artık karı-kocayız biz. Bir hayatı paylaşıyoruz; elbette kendimize ait alanlarımız olacak. Peki bu kadar kesin sınırlar şart mı? Yüzündeki çizgiler bile keskinleşti bu konuyu açınca, benden seni bu kadar üzdüğünü bile bile umursamamamı bekleme aşkım.

- Babam bir suçlu, o bir suçlu.

- Nasıl yani?

- Annemin içindeki yaşama sevincini o öldürdü. Annem onun yüzünden kaç kere intihar girişiminde bulundu haberin var mı senin? Kaç gece banyoda yerde bilekleri kesilmiş halde buldum onu haberin var mı senin? Tek başıma küçücük bir çocukken böyle bir manzara karşısında ne yaptığım hakkında fikrin var mı senin? Annem kendisini odasına kilitleyip çığlık atarak ağladığında yorganın altına saklanmak nasıl bir his biliyor musun? Sen sadece Nazım Baba’m aşağı, Nazım Baba’m yukarı! Ne biliyorsun onun hakkında, neresinden bakabiliyorsun olayların. Katil o, bir katil... İçimde neleri öldürdü biliyor musun?

- Alp!

Bu sırada Alp, büfenin üstünde ne kadar biblo varsa hepsini kırmış, parçalamıştı. Gümüşlüğün canımı da kırmıştı. Sinir krizi geçiriyordu, bu kadarını tahmin edemezdim. Yıllardır tanıdığım Alp, evlendiğim, aynı yatakta uyuduğum, seviştiğim Alp o gece bambaşka biriydi. Onu zaptetmem imkansızdı, bana göre oldukça iriydi. İnanılmaz derecede sinirlenmişti ve sinirini çıkaracağı biblolar bittiğinde sıra bana gelmişti.

İşte o gece, hayatımda ilk defa dayak yedim. Hem de öyle tahmin edebileceğiniz bir seviyede değil, kağıt üstünde anlatmam çok zor. Kolum kırılmıştı, boynum incinmişti, dudağım ve kaşım yarılmıştı, gözümün bir tanesi açılmıyordu, sıyrıklar, kesikler. Saçlarımdan tutup beni mutfağa sürüklediğini hatırlıyorum; ardından buzdolabına kafamı vurdu. Hala bağırıyordu, bir yandan da ağlıyordu:

- Ne bilirsin sen! Ne bilirsin!

- Alp, yalvarıyorum sana bırak artık beni!

Alp beni duyacak bir halde değildi. Bedenimde inanılmaz bir acı hissediyordum; o an hayatımı birlikte geçirmek için bir zamanlar her şeyimi verebileceğim insan tarafından öldürülmek üzereydim. İhanetti bu, ihanete uğramıştım; çok farklı düşünüyordum o an. Annem ne der diye düşünüyordum, babam beni görüyor mu diye düşünüyordum. O yüzden fazla yalvaramıyordum, sesimi çıkaramıyordum. Alp de ben sesimi çıkarmadıkça iyice sinirleniyordu; benden bir cevap alamadıkça daha da sertleşiyor, devam ediyordu. Canımın acısının yanında o kadar kırılmıştım ki bir ara ağzıma 4 peynirli tortellininin tadı geldi, midem bulandı. Öğürmeye başladım, belki de kafamı fazlaca sert vurmuştu bir yerlere Alp, kafamdaki görüntülerden o an ne halde olduğumuzu göremiyordum, direnemiyordum. Sadece kırılmış hissediyordum...

Alp çıktı gitti sonra evden. Ben yerimden kalkamadım uzun bir süre, “Ölür müyüm?” diye düşündüm uzun uzun. Ölsem annem ne yapardı, ona kim söylerdi? Cenaze törenim bile geçti gözümün önünden. İnsanlar arkamdan “İyi bilirdik.” diyorlardı, Alp hapse girmişti. Böyle bölük pörçük bir sürü görüntü geçti gözümün önünden. Sonra anahtarla kapının açıldığını duydum, tahminen bir saat falan geçmiş olmalıydı. Cenin pozisyonu aldım, iyice kapandım; çünkü Alp yeniden saldırırsa hiçbir şekilde karşı koyamazdım, zerre gücüm kalmamıştı. O an beni diri diri yaksa sesim çıkmazdı, boynumu büker; “Sen kimsin?” der gibi bakardım.

- Zeynep! Ne yaptım ben sana! Zeynep, Zeynep... Konuş benimle, Zeynep!

Alp Aydın

Nasıl anlatabilirim, nasıl somutlaştırabilirim anlayabilmeniz için bilmiyorum.

Sanki içimde milyonlarca kanser hücresi metastaz halindeydi son birkaç yıldır. Damarlarıma sıçramış, dolanıp duruyodu kanımla vücudumda. Her an beni ele geçiriyor, zehirliyor, içime bir saatli bomba kurmuş saniyeleri sayıyordu. İçim çürümüştü, beynimdeki bir ur gibi bulandırıyordu aklımı; bazı şeyleri unutuyor, bazılarını yaşanmamış sayıyor bazılarını da uyduruyordum. İnsanlar düşlüyordum, hayatımda var gibiydiler, beni çağırıyor gibiydiler. “Atla” diyolardı bazen; “Yoksa bir seni atarız, yüksekçe bir yerden.”. Kimi dostum gibi gözüküyordu, kimi açık açık düşmanım olduğunu söylüyordu. Hiç susmuyorlardı; ama cevap vermiyor, beni dinlemiyorlardı. Sadece kendi düşündüklerini söylüyorlar, “Soru sorma hakkı sadece bizimdir.” diye çığlık atıyorlardı bazen. “Kimsiniz siz?” dediğimde kahkahalarla gülüyorlar, sonra da şarkı söylemeye devam ediyorlardı.

Bazen “Baban nerede?” diye soruyolardı. “Öldü o.” dediğimde ellerinde siyah kalın bir defter beliriyor, uzun uzun karıştırdıktan sonra “Yalan söylüyorsun.” diye gürlüyorlar, “Sen bu cezayı hakkettin.” deyip anlamadığım bir şekilde beyin güçleriyle bana acı çektiriyolardı.

Bana acı verdiklerinde sırtım ve göğsüme binlerce iri iri çivi saplanıyor, içerilerde, derinlere bir yerlere kadar giriyorlardı. Sesimi bile çıkaramıyordum, kalbim sıkışıyordu çünkü tam o sırada hep, nefesim kesiliyordu. Derin derin nefes almaya çalışıyor hırıltılar çıkarıyordum; ama tam duyulmuyordu içimdeki o canavarın iğrenç sesinden. Yere yuvarlanmış halde kendimden geçiyordum sonra. Beynim karıncalanıyordu, duvara kafa atıp bu lanet uyuşmayı durdurmak istiyordum sadece; ama o kadar çok konuşuyordu ki o beynimin içinde bırakın kafa atmayı beynimi patlatsam bile kurtulabileceğimden emin değildim. Önce Zeynep’e yaptıklarımdan dolayı vicdan azabı çekiyorum, suçluluk duygusuyla kendimi cezalandırıyorum zannettiler. Oysa öfke ataklarım hiç bilmediği kadar gerçekti, çok şiddetlilerdi.

- Bilmiyorum ki... Diyelim ki gerçek değiller, nasıl acı verebiliyorlar bana? Psikolojik bir şiddetten bahsetmiyorum ben, fiziksel bir şey bu.

- Gerçekte acı çekmiyorsun Alp.

- Anne, emin misin? Ya bir gün acıdan ölürsem?

- Oğlum, o nasıl söz? Bak tedaviye başladın, doktorun iyileşeceğini söylüyor.

- Anne?

- Efendim oğlum?

- Ben hasta değilim ki, neyin iyileşmesinden bahsediyorsun? Başka bir şeylere ihtiyacım var benim anne doktora değil, vicdan azabından öldürecek kendi iç sesim beni.

Çok ciddi bir öfke problemim var, aptal mı sanıyorlar beni. Korkuyorum, çok korkuyorum. Bütün dünyamın birbirine girmesinden köpek gibi korkuyorum. Size biraz önce anlattığım insanlar halüsinasyon değil, şizofren değilim. İnsanları cidden kafamdan uyduruyorum; ama yine de onları görüyor gibiyim; çünkü biliyorum kendi suçlarımı, anneminkileri, babamınkileri... Yani öyle ki hayal olduklarını biliyorum; ama bu kadar büyük bir öfkenin başka açıklamalarını bulamıyorum, metaforlarımdan başka. Kendime ceza olarak yarattığım imgelemler sadece, hayaller. Şizofreni değil; ama öfke problemi gerçek. Uzun yıllar ilaç kullandım, Zeynep’ten nasıl olduysa hep sakladım bu öfke ataklarımı; nasıl olduysa o da hiç şüphelenmedi. Kendime zarar veriyorum aslında en çok öfke ataklarımda, kontrolümü tamamen yitirdiğim zamanlar oluyor. Hulk var bilmem bilir misiniz? Sinirlenince bir başkasına dönüşüyor, aynen onun gibi oluyorum; kıyafetlerim yırtılıyor. Aşırı bir güç ve adrenalin patlaması yaşıyorum. Hani o an önüme kim çıksa duvara yapıştırıp canını çıkarabilecek güçte oluyorum.

Genelde zararım sadece kendime oluyor, keşke daha da büyük olabilse; öyle cesur olabilsem ki diyorum bazen işimi bitirebilsem. Mesela bir yere, mesela kaloriferin borusuna yeni bileyenmiş tırtıklı bir ekmek bıçağını sıkıca bağlasam ve bileklerimi oradan hızlıca geçirsem, bir anda. Bıçağın tırtıkları bileklerimden içeri girse, kanatsa, parçalasa... Nabzımın attığı yerden tam, gebersem gitsem...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails