iğrenç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iğrenç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2010 Perşembe

9,5. Bölümün Devamı


İşte dedim ya hayat sevdiği insanların yollarını ilk aşklarıyla kesiştirmez ki bu konudaki cehaletleri insanlara olan inancını beslesin. En kötü zamanlarda bile bilinçaltında inanabileceği, aşık kalabileceği birileri olsun.

“Al işte Zeynep diye yiyordun kendini, al sana Zeynep. Al işte gör gününü gerizekalı, sanki masal yazıyoruz burada, çocukluk aşkın en saf, en temiz insan çıkacak, kimsin lan sen; çok mu değerlisin?” de demiş olabilir tabi hayat bana. Doğru ya çocukluk hayalleri gerçek olabilecek kadar değerli miydim? Çok az kişiye nasip olur bu, bana olmayacak gibi duruyordu o an için.

Artık hayat benim için yaz yağmurlarındandı; kısa, nadir ve istenmeyen. Etkisiz… Hani olur ya yürürsünüz bir sokakta, hatta Zeynep’inkiler gibi çıkmaz sokaklarda yağmur başlar siz köşeyi dönmeden ve o köşeyi döndüğünüzde biter birden. Aynen öyle, köşebaşı yağmurlarındandı ıslatan beni… Ya da ben buna aşk derdim elimden gelseydi… Yaşamak derdim… Diyemedim… Zaten ben söyleyene kadar dinerdi yağmur, çöl olurdu birden her taraf o ayrı mesele. Jehan Barbur diyor ya:

“Kalabalık bir sokak belki hayat

Sen her köşebaşı

Toplanmamış bir oda benle hayat

Sen yağmur sonrası”

1-2 ay kadar kendimi dağıttım tabi, her gece başka bir yerde, bol bol gülmece, eğlenmece. Savaştan çıkmıştım ve bu benim için zaferimin ön kutlaması olacatı. Her şeyin düzelmesine fazla zaman kalmamıştı. Şu bir yıl, Zeynep için nasıl geçti bilmiyorum pek de ilgilenmiyorum; ama benim için hayatımı toparlamakla geçti. Toparlayamam mı zannettiniz, yok canım! O kadar anlattım, yıkılıp kalacak adam değilim ben.

***

- Seni çok seviyorum Arda

- Ben de Eylül..

Eylül’ün bana zaten ilgisi vardı, ben de farkettim ki Zeynep’te olmayan o masumiyet Eylül’de vardı. Bunu görünce etkilenmemek elimde değildi tabi. Üstelik bana benzer bir hikayesi de vardı.

Her ne kadar kötü şeyler yaşadıktan sonra “Allah düşmanıma vermesin.” Desek de çevremizde benzer hikayeler duymak biri rahatlatır. Artık tek günah keçisi biz değilizdir, kötü şeyler sadece bizim başımıza gelmiyordur, sadece biz hata yapmıyoruzdur, şu dünyanın tek aptalı değilizdir. Hayat bir tek bize düşman değildir vs. vs.

- Arda öyle güzel bir zamanda girdin ki hayatıma, iyi ki varsın.

Eylül’le aynı şeyleri paylaşmamız, kafalarımızın uyuşması bizi daha bir yaklaştırdı. Bir şarkı vardı, “Sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir.” diye giden, artık çok da fazla inanmıyordum ona. Belki aşk için doğru olabilirdi; ama devam edebilecek bir sevgi için ayrı yollara gitmemek gerekiyordu.

Dünya durmuyor.. muş... Oturup sızlanacak değildim, küçük kız çocukları gibi. Hayatımın bana attığın bir kazık için daha kendimi bir yerlere kapatacak, geriye çekilecek değildim. Hani dayak arsızı derler ya, işte öyle olmuştum. Nasıl olsa kenarından, köşesinden düzelir diyordum. Tabi sonra yine bozulmak şartıyla. Geriye sarmak, en baştan başlamak gibi bir lüksüm yoktu, hiç olmayacaktı. Resim yaparken hani berbat ettikçe o yağlı boyanın üstüne kat kat boya sürersiniz ya, önceleri çok güzel girer birbirine o renkler harika nüanslar oluşur; ama bir süre sonra tual o boyayı kaldırmaz, renkler birbirini kabul etmez, renkler artık dans falan etmez. İğrenç bir şekilde durur, tuali biraz kazıyıp da siyah astar atmaktan başka hiçbir şans kalmamıştır. Güç bela tuali kazıyıp siyah astarı attınız mı yeni gibi olur ama kim görecek aslında tualin çiziklerle dolu olduğunu. Artık nasıl olsa alışmıştım, çok da ağır gelmiyordu. Tek kural “Çok fazla inanma.”ydı. Hiçbir şeye fazla saplantılı bağlanmamak gerekiyordu.

Evet, ben yuvarlak bir pistte dönüp duruyorum, hep başa dönüyorum ve tekrar tekrar aynı sonuca ulaşıyorum. Kendime tekrar hak veriyordum, defalarca.

“Bir gün gidecekler.”

Siktirip gitsinler, çok da önemli değil kimse şu saatten sonra.

***

Bir sabah ki ben her şeyi çoktan düzeltmiştim artık, Zeynep aradı, telefonunu silmiştim aslında; ama görünce tanıdım, hatırladım.

- Alo?

- Arda, benim Zeynep.

O da sildiğimi tahmin etmişti heralde ki kendini tanıtma ihtiyacı duymuştu. O an düşündüm, neden arıyordu ki beni. Yeniden geri dönmeye mi çalışacaktı ya da Alp kapısına dayanmıştı da beni yardıma mı çağırıyordu. İçimden geçen tek şey “İkisi de kendi pisliklerinde boğulsun, hiç umrumda değil.” di. İntihar falan mı edecekti de son sözlerini söyleyecekti: “Ben bu hayatta kalmayı hakketmiyorum.” diyerek duygu sömürüsü mü yapacaktı? Nasıl olsa ölen masum kalırdı, mağdur olurdu. Bu durumda Zeynep’i zor günlerinde yalnız bırakan Arda kötü adam Erol Taş olurdu. O yine bir şekilde kurtulmayı, haklı olmayı he şeye tercih edecekti. Ben çok da umrunda olmayacaktım, bana bencil diyorsanız, Zeymep ne? Sadece kendi mutluluğu için kimseyi harcamaktan çekinmeyen biri… Biz buyuz işte…

- Merhaba, naber?

- İyiyim... İyi olmaya çalışıyorum. Sen?

- Aynen, yaşayıp gidiyorum.

- Şey diyecektim, işin yoksa bugün bana gelsene. Yemek yaparız, muhabbet ederiz, film izleriz.... Şey benim, senden özür dilemeye ihtiyacım var...

- Aslında...

Benden özür dilemesinin nedeni, ne beni kandırmış olması ne de hatalarını fark etmesiydi. Kendisi de açık sözlülükle söylüyordu, hoş saklasa da anlardım, o da bunu biliyordu; ruhen buna ihtiyacı olduğu için çağırıyordu beni.

Gitmemeyi düşündüm, gerek yoktu. Anlamsız bir yapmacıklık olacaktı aramızda, onun yanında kendimi sığıntı gibi hissedecektim. Evet doğru kelime bu, biz birbirimizin hayatında sığıntıydık, başka bir anlamı olamazdı bunun. Zaman zaman kapı önüne koyuyorduk birbirimizi, ardından acıyıp içeri alıyorduk, sonra tekrar kapı önüne ya da yangın merdiveninin kenarına. Oysa hiç haberimiz yoktu, bir yangın anında birbirimizin ayağına takılacaktık ve bu hayatlarımıza mâl olacaktı.

Yangın merdivenindeki anlamsız eşyalarıydık birbirimizin, komşular gördüklerinde küfrediyorlardı, “Götürüp şunları çöpe atsanıza, apartmanda yaşamak ne demek bilmiyorsunuz.” deyip. Öyle değil diyorduk biz de içimizden... Oysa hiçbir kağıt toplayıcısı götürmezdi bizi, öyle değersizdik. Yine de sanki kapının önüne konsak anında birileri bizi götürecek gibi davranıyorduk birbirimize; yine de evlerimizi açmıyorduk, belki layık görmüyorduk ya da dediğim gibi işte, sığıntıydık biz...

Ve artık çöpleri çıkarmanın vakti gelmişti, yoksa televizyonlara çıkan çöp evlerden olacaktı bizim ruhumuz da. Hani olur ya yaşlı kadınlar, aileleri tarafından terk edildikleri, sahip oldukları hiç bir şeyleri olmadığı için en ufak bir çöpü dahi biriktiren; işte biz de onlardan olacak, insanların içeri girmeye iğrendiği evlerimizde geberip gidecektik. Henüz ölmek istemiyordum ben, üstelik herkesin acıyacağı bir şekilde… En dayanamayacağım şeydi güçsüz ve acınası hissedilmek. Zeynep bunu zaten fazlasıyla yapmıştı, bundan sonrası beni öldürürdü, altın vuruştu, over-doze’du.

- Aslında işim yok Zeynep, gelebilirim, neden olmasın?

- Çok sevindim, bekliyorum.

- Görüşürüz öyleyse...

- Görüşürüz...

Veda konuşmalarına gitmek gariptir, hele de karşınızdakinin hiçbir fikri yokken. Zeynep’in o gün için güzel planları vardı kim bilir? Yemek yer, film izler, şarap içer ardından da sevişiriz diye bekliyordu. Kendini buna hazırlamıştı, şimdi gittiğimde ikimizin bir geleceği olabilceğine dair konuşmalar yapacaktı belki. Birkaç gün, birkaç ay sonrası için planlar, onu da yaparız, bunu da yaparız gibilerinden; ama ben söyleyene kadar bilmeyecekti bunun bir veda konuşması olduğunu. Üstelik öyle tahmin edebileceğiniz türden basit bir veda da değil, onun canını en fazla yakacak şekilde.

Veda konuşmaları için hazırlanmak gariptir. Tıraş olursunuz, en güzel gömleğinizi giyersiniz, en sevdiğiniz parfümü sürersiniz; kadınsanız normalde yaptığınızdan daha fazla makyaj yapar, daha seksi görünmeye çalışırsınız. Belki de yaptığı yanlışı bir kere daha vurmak istersiniz karşınızdaki sizi hayran hayran izlerken ve sizin aklınızdan bir veda konuşmasının replikleri akarken.

Veda konuşmaları… Karşınızdakinin aptal umutlarını bir anda söndürmek gerçekten gariptir ve bunları söyleyene kadar onun söylediklerine gülümseyerek cevap vermek. Siz cesaretinizi toplayana kadar onun kendi kendine gelin güvey olmasını izlemek. Kabul edin gariptir ve garip bir haz verir. Büyük şeyleri yıkmak her zaman bir zevk verir insana, sadistçe bir zevk kabul ediyorum. Özellikle de büyük hayalleri… Sonrasında pişmanlık bile olsa, bir anlık da olsa zevk verir, intikam her zaman zevk verir.

İşte tüm bunlar için; duş aldım, tıraş oldum, en güzel gömleğimi giydim, en sevdiğim parfümümü sürdüm ve arabada zihnimden geçenleri duymamak için son ses müzik dinledim. Hayatım boyunca Zeynep benim zayıf noktam olmuştu; ama artık ona olan zaafım çekip gitmişti. Ekşimsi bir tat bırakmıştı yerine, bozuk süt gibi. Nefret mi bilemiyorum aslında, nefret bile olsa bu kadar güçlü bir şey hissetmeye niyetim yoktu çünkü ona.

Onu görmeye gidiyordum ve şüphesiz ona büyük bir sürprizim vardı. İsterseniz intikam deyin buna, siz bilirsiniz…

31 Temmuz 2010 Cumartesi

9. Bölümün Devamı - I

Aslında ilaçlar, tedaviler ve tabiki Zeynep iyi gelmişti bana. Yine ilaçlarımı kullanıyordum tabi ama bir kırılma noktası her şeyi aldı savurdu, dağıttı.

Sevdiklerime acı vermek hoşuma mı gidiyor sanıyorsunuz? Kendimden nefret ediyorum. En çok da, Zeynep konusunda.

Zeynep beni lanetle anıyor. Hayatımda kimseyi o kadar çok sevmemiştim ben, insan sevdiğine nasıl yapabilir bunu? Her gün, her dakika bunu soruyorum ben kendime. Beşinci mevsimi nasıl kupkuru bir çölde kum fırtınasına çevirebildim? Nasıl bir canavarım ben? Hayatını berbat ettiğimi biliyorum; ama o an o korkunç şeyleri yaptığım insan Zeynep değildi, ben de Alp değildim. Annemdim o an, Zeynep de babam. Zeynep “Nazım Baba” dediği anda, babamla aramın neden kötü olduğunu sorduğu anda ona dönüşüvermişti. Karşımda duran kanlı canlı Nazım Aydın’dı, hiç bu kadar yakınımda durmaya cesaret edememişti.

Ben de hiç bu kadar yakınımda ve savunmasız bulmamıştım onu. Zayıftı, kendini koruyamazdı, çelimsizdi. Bana boyun eğmek zorundaydı, tek çaresi bana yalvarmak olan bu yaşlı adama yapabileceklerimin sınırı yoktu, yalnızdık. Ben de bunu farkettiğim anda annem oldum işte, Sevda Yanoğlu’ydum. Önce içimde tarifsiz bir sinir belirdi. Göğsümün ortasında, içimde yırtıcı bir hayvan vardı sanki. Öyle belgesellerde gösterilenlerden değil, hani zavallı ceylanın üstüne atlayanlardan falan bilimkurgu filmlerinde ortalığı talan edenlerden, insanları vahşice öldürenlerden; çünkü ancak insan aklı yaratabilirdi öyle bir vahşeti. Tanrı’dan geliyor olmazdı, doğal, yaşayan bir form olamazdı. Olmamalıydı da zaten, o kadar kana susamış bir yaratık var olmamalıydı.

İşte o benim kaburgalarımın altında, dışarı çıkmak için içinde pislik birikmiş iğrenç tırnaklarını derime geçiriyordu. Sağır edici derecede yüksek ve ince bir sesi vardı, ne dediğini anlamıyordum bu da beni sersemleştiriyordu. Bilmediğim bir dilde konuşuyordu, anlayamamak beni daha da hırçınlaştırıyordu. “Ne var? Ne var?” diye bağırıp çağırıyordum ona.

Kokusu mide bulandırıcıydı, içim kokuşmuştu sanki. Burnuma göğsümden yayılan o koku geliyordu. Çürümüş et kokusu gibi ya da bilmiyorum ağır bir koku. Makine yağı ya da formaldehitle karartılmış kadavra... Berbattı. Tadı ağzımdaydı, acımtırak; boğazımı yakıyordu. Öksürüp onu içimden atmaya çalışıyordum. Ciğerleri dışarı fırlayacak gibi derler ya işte öyle, sadece ciğerlerimin gitmesi yetmezdi içimi temizlemeye tüm orgalarım gitmeliydi. Hafif bir sıcaklığı vardı, sıcaklığı bile mide bulandırıcıydı, cehennemi mi getirmişti yanında bilmiyorum. İçimden çıkan şey tam anlamıyla “cehennem”di. İnsan aklıyla beslenen iğrenç bir cehennem. Zeynep, ona karşı savunmasız ve korkmuş bir şekilde bana bakıyordu. Yine de sakinleştirmeye çalışıyordu beni, kendime zarar vermemem için direniyordu. Benim cehennemimse ona hiç acımadı.

Bir süre sonra yardı göğsümü neşteriyle, hafifçe titredi derim sonrasında açıldı. Kaburgalarımı açtı, işkence aletine benzer bir şeyle, diri diri; morfin olmadan zerre uyuşturmadan göğsümü açtı ve beni ele geçirdi. Tüm acıyı hissedebiliyordum, siz... Siz de hissedebiliyor musunuz? Hayır, yeterince hissedemezsiniz... Kan kaybından nasıl kendinden geçer insan öyle gerisi. Sonrası o, ben değilim. Değildim, yemin ederim, ben bu değildim. O sırada, o iğrenç canavara direnirken bir şeyler kırdım döktüm, hatırlamıyorum. Beynimde sesler yankılanıyordu sadece, kırılıp dökülme sesleri. Babamın sesi gibi gelen Zeynep’in sesi.

- Alp, sakin ol. Ne olursun yalvarırım. Bak benim Zeynep, karınım ben senin. Aşık olduğun kadınım, bak bana.

- Kimsin sen? Kimsin? Ne bilirsin sen?

Durduramıyordum içimdekini, karşımda “babam” vardı; yani en azından o an öyle görüyordum. Annemin yıllarca bana yansıtmadığını sandığı her şey; sarhoş olup sızdığı geceler, ağlamaktan şişen gözlerini ertesi gün buzla dışarı çıkılabilir hale getirmesi, o buz torbaları, saçlarını kazıdıktan sonra kullandığı perukları, kesiklerle dolu vücudu... Hepsi bir bir gözümün önüne geliyordu. Annem anlatmazdı, konuşmazdı; oysa ben hep bilirdim.

Aşık olduğum kadın değildi karşımdaki, ben onun aşık olduğu adam değildim. Kırıp dökmek sinirimi arttırmıştı, doymuyordu cehennem, asıl onun canını yakmak istiyordum. Annemin içinde biriktirdiği tüm kırgınların öcünü aldım babamdan. Annem oldum tamamen. Her intihar girişimimde, her bileklerimi kestiğimde, oğlum beni her öyle gördüğünde yaşadıklarımı o da yaşadı; ölümün tadına bakması gerekiyordu ve baktı. Dudağının patladığını hatırlıyorum, onu yere fırlattım birkaç kez çürükleri ve kırığı da bu yüzden oldu. Kırdığım vitrinin camıyla kolunda birkaç yara açtım. Onun benim içimde açtıklarının yanında yüzeysel olmamalıydı, derinleştirdim bu yüzden; daha derin, daha da derin.

Çocuğuma istediğim hayatı verememiş olmanın, beni kötü anne yapmış olmanın verdiği bütün nefreti ona akıtttım. Zehirimi açtığım yaralarından vücuduna verdim, kalbi her attığında zehirledim onu. Vücuduna zehri pompalamasını zevkle izledim. Yüzünü gözünü dağıttım, onu bana yaptıklarına pişman ettim. Beni terk ettiğine, aldattığına saçları ellerime geldiğinde tel tel pişman oldu. Bana geri dönmek istedi, bense ondan nefret ediyorduım.

Onu o acınası halde, bıraktım ve gittim. “Umarım geberir.” Dedim çıkarken de içimden.

Evden çıktım, merdivenleri indim. Apartmanın girişindeki aynada kendimi gördüm, uykudan uyanamamış bir çocuk gibi açamadım gözlerimi, kapadım sıkı sıkı. Açtığımdaysa görebiliyordum ufak karaltılara rağmen: Alp’tim ben. Birden kendime geldim, yukarıdaki babam değildi, Zeynep’ti. Hayal meyal görüntüler geldi gözümün önüne, son bir saati gördüm kare kare. Dışarı çıktım apartmandan, deli gibi koşuyordum, koştum; daha da uzağa koştum. Nefesim kesilmişti, öksürmeye başladım, yine ciğerlerim içimden çıkarcasına. Sadece birkaç yıldır sigara içiyordum; ama yıllardır ciğerlerini tükenmiş bir tiryaki gibi öksürüyordum, sanki nikotinle dolmuştu bütün damarlarım, nikotin- kan karışımı iyice ağdalaşmış, pıhtılaşmış hareket etmiyordu; öylece kesilmişti nefesim. Nerede olduğumu bilmiyordum. Göğsümdeki yara açıktı; ama canavar gitmişti. Canımın acısı geçmemişti, sersemlemiştim.

Zeynep’i ne hale getirdiğim geldi gözümün önüne yine. Zeynep’in yüzüydü o hale gelen. Onu duvara vurduğumda patlayan öpmeye doyamadığım dudaklarıydı. Kanın tadı geldi ağzıma, midem bulandı.

Boyları kısaydı, iki kişilerdi, cinsiyetleri açıkça belli olmuyordu: birisi çok güzeldi, porselen gibiydi teni. Öbürününse yüzüne bakmak istemiyordum çok çirkindi, yüzü yaralıydı. Saçları yoluk yoluk ve uzundu. Sol kolunda derin bir yara izi vardı, kabarık şekilde. Bakamıyordum, Zeynep’in de vücudunda buna benzer izler kalacak mıydı yoksa?

- At kendini.

- Ne? Kimsin sen?

- At kendini, yoksa biz yapacağız. Öldür kendini. Sen şimdi yaşamayı hakkettiğini mi sanıyorsun?

Yine koşmaya başladım, geldiğim yerden geri dönmeye çalıştım. Onlardan kaçmaya çalıştım. Beynim o kadar dönmüştü ki yapamadım. Bir taksiye bindim.

- Sen aşağıda bekle ağabeyciğim, bir yaralımız var yukarıda. Onu hastaneye götüreceğiz.

Biraz daha sağlıklı düşünebilmeye başlamıştım, o tanımadığım insanlar kaybolmuştu. Aklımda olan tek şey Zeynep’i kurtarmaktı. İçeri girdiğimde Zeynep’i cenin pozisyonu almış yerde yatarken gördüm. Geldiğimi görmüştü, daha da kapandı; nasıl korkmuştu kim bilir? Biz birbirimizin “hayatı”ydık, nasıl bir darbeydi böyle benim vurduğum? Yine devam etmeye kalkarsam onu öldüreceğim kesindi, bunu biliyor olmalıydı. Korkuyordu.

- Zeynep! Zeynep! Hastaneye gitmeliyiz, zarar vermeyeceğim sana. Lütfen izin ver, seni götüreceğim. Sana dokunmama izin ver.

Kendini var gücüyle geriye attı ona dokunamamam için. Dokunsam bile yaralarını hissettiğimde, kanı elime bulaştığında derim yanıklarla dolacak biliyordum. Dayanamayacağım onu bu şekilde kucağımda taşımaya, üstelik de “Seni koruyacağım, kimse sana zarar veremeyecek.” diyemeyeceğimi bile bile.

- Zeynep! Geçti!

Bayıldığını farkettim o anda. Acıdan ya da başını çarptığı için bilinci bir şekilde kapandı. Önce dokunmaya çekindim; ama o haliyle daha fazla dayanabilmesi zordu, kim bilir nasıl acı çekmişti? Bir hışımla kucakladım onu, aşağıya indim.

- Vah, vah, ne olmuş yengeye?

- Hırsız... Hırsız girmiş eve.

- Senin üstün başın da harap olmuş, sen de mi boğuştun hırsızla?

- Gittiğimde hâlâ oradaydı şerefsiz, kaçtı. Nereye gitti göremedim.

- Çağırsaydın keşke delikanlı, insanlık öldü mü?

- Bilemedim, biraz hızlı sürer misiniz?

Anlamıştı taksici, çünkü üstüm başım taksiye ilk bindiğimde de bu haldeydi. Bir şeyler olduğunu anlamıştı. Polise haber verseydi ne yapardım ben? Meyra anneye nasıl haber verebilirdim beni içeri alırlarsa, Zeynep yalnız mı kalacaktı. Beynimde bir sürü şey dönüyordu yine.

O artık uzun bir süre tutunamayacaktı hiçbir şeye ve dipsiz bir kuyunun içinde sürekli düşmeye devam edecekti. Dibe bile vurmayacaktı belki, o kadar desteksiz, o kadar boşluk...

***

Zeynep Gökmen Aydın

O gün olanlarla ilgili bildiklerim bu anlatıklarım sadece; çünkü acıdan bayıldım sanırım sonra, hastane odasında açtım gözlerimi. Arada ne oldu bilmiyorum, belki devam etti yeniden. En kötüsü neydi biliyor musunuz? Odaya giren doktor, hemşire, hasta bakıcı hatta hademe bile durumun farkındaydı; kocasından dayak yemiş zavallı bir kadındım onlar için. Kendim içinse durum daha da yaralayıcıydı, kariyerinde çok iyi bir noktada, zengin, entellektüel ve “dayak yiyen” kadın; hem de deliler gibi aşık olduğu adamdan. Hem de öldüresiye... Nefretle... Alp’in gözlerindeki nefreti görebilmişti, o bir sürü sahne arasından. Bir daha nasıl bakabilirdi gözlerine, ateş gibi yanan; intikam, nefret dolu o gözlerine...

- Evet anneciğim, Alp doğru söylemiş; bir haftalığına kafamızı dinlemeye tatile çıktık. (....) Abant’a, Yedigöller... Harika bir yer burası... Öpüyorum seni tatlım, görüşürüz.

Anneme bu yalanı uydurmuştuk, neyime güvenerek bilmiyorum. Annemi üzmemek için yapmıştım; ama Alp’le aynı odada, küçücük hastane odasında olmam ne kadar doğruydu? Dışarıdan baksanız beni başkasının o hale getirdiğiniz sanardınız. Alp eskisinden de şevkatli, merhametli biri olmuştu; yine de ona güvenemezdim tabiki. İşin acı yanı da buydu, acizdim. Basbayağı acizdim; ona bağımlıydım, yaralarımı sarabilecek başka kimsem yoktu, kimseye söyleyemezdim.

Şimdi güleceksiniz, özellikle de erkekler gülecek; belki kadınlar anlar beni. Aynaya baktığımda kendimi o kadar zavallı hissediyordum ki anlatamam, güzel bir kadındım ben; yüzüm sanki elimden alınmıştı, güzelliğim elimden alınmıştı. Vücudum ipek gibiydi benim, hiç yara ya da sivilce izi yoktu; alınmıştı elimden o da. Bu halimle kime, ne söyleyebilirdim? Düş kırıklığının tadı genzimi o kadar yakıyordu ki ağzımı açmaya bile halim yoktu. Gözümün önüne aynadaki görüntüm geliyordu, hem dış görüntüm hem içim acizdi, eksilmişti. Kendimi bir sabah uyanmış da birkaç uzvu eksilmiş gibi hissediyordum, şımarıklık değil bu; değil. Öyle hissediyordum, nasıl değiştirebilirdim ki?

***


LinkWithin

Related Posts with Thumbnails