yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2010 Perşembe

9,5. Bölümün Devamı


İşte dedim ya hayat sevdiği insanların yollarını ilk aşklarıyla kesiştirmez ki bu konudaki cehaletleri insanlara olan inancını beslesin. En kötü zamanlarda bile bilinçaltında inanabileceği, aşık kalabileceği birileri olsun.

“Al işte Zeynep diye yiyordun kendini, al sana Zeynep. Al işte gör gününü gerizekalı, sanki masal yazıyoruz burada, çocukluk aşkın en saf, en temiz insan çıkacak, kimsin lan sen; çok mu değerlisin?” de demiş olabilir tabi hayat bana. Doğru ya çocukluk hayalleri gerçek olabilecek kadar değerli miydim? Çok az kişiye nasip olur bu, bana olmayacak gibi duruyordu o an için.

Artık hayat benim için yaz yağmurlarındandı; kısa, nadir ve istenmeyen. Etkisiz… Hani olur ya yürürsünüz bir sokakta, hatta Zeynep’inkiler gibi çıkmaz sokaklarda yağmur başlar siz köşeyi dönmeden ve o köşeyi döndüğünüzde biter birden. Aynen öyle, köşebaşı yağmurlarındandı ıslatan beni… Ya da ben buna aşk derdim elimden gelseydi… Yaşamak derdim… Diyemedim… Zaten ben söyleyene kadar dinerdi yağmur, çöl olurdu birden her taraf o ayrı mesele. Jehan Barbur diyor ya:

“Kalabalık bir sokak belki hayat

Sen her köşebaşı

Toplanmamış bir oda benle hayat

Sen yağmur sonrası”

1-2 ay kadar kendimi dağıttım tabi, her gece başka bir yerde, bol bol gülmece, eğlenmece. Savaştan çıkmıştım ve bu benim için zaferimin ön kutlaması olacatı. Her şeyin düzelmesine fazla zaman kalmamıştı. Şu bir yıl, Zeynep için nasıl geçti bilmiyorum pek de ilgilenmiyorum; ama benim için hayatımı toparlamakla geçti. Toparlayamam mı zannettiniz, yok canım! O kadar anlattım, yıkılıp kalacak adam değilim ben.

***

- Seni çok seviyorum Arda

- Ben de Eylül..

Eylül’ün bana zaten ilgisi vardı, ben de farkettim ki Zeynep’te olmayan o masumiyet Eylül’de vardı. Bunu görünce etkilenmemek elimde değildi tabi. Üstelik bana benzer bir hikayesi de vardı.

Her ne kadar kötü şeyler yaşadıktan sonra “Allah düşmanıma vermesin.” Desek de çevremizde benzer hikayeler duymak biri rahatlatır. Artık tek günah keçisi biz değilizdir, kötü şeyler sadece bizim başımıza gelmiyordur, sadece biz hata yapmıyoruzdur, şu dünyanın tek aptalı değilizdir. Hayat bir tek bize düşman değildir vs. vs.

- Arda öyle güzel bir zamanda girdin ki hayatıma, iyi ki varsın.

Eylül’le aynı şeyleri paylaşmamız, kafalarımızın uyuşması bizi daha bir yaklaştırdı. Bir şarkı vardı, “Sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir.” diye giden, artık çok da fazla inanmıyordum ona. Belki aşk için doğru olabilirdi; ama devam edebilecek bir sevgi için ayrı yollara gitmemek gerekiyordu.

Dünya durmuyor.. muş... Oturup sızlanacak değildim, küçük kız çocukları gibi. Hayatımın bana attığın bir kazık için daha kendimi bir yerlere kapatacak, geriye çekilecek değildim. Hani dayak arsızı derler ya, işte öyle olmuştum. Nasıl olsa kenarından, köşesinden düzelir diyordum. Tabi sonra yine bozulmak şartıyla. Geriye sarmak, en baştan başlamak gibi bir lüksüm yoktu, hiç olmayacaktı. Resim yaparken hani berbat ettikçe o yağlı boyanın üstüne kat kat boya sürersiniz ya, önceleri çok güzel girer birbirine o renkler harika nüanslar oluşur; ama bir süre sonra tual o boyayı kaldırmaz, renkler birbirini kabul etmez, renkler artık dans falan etmez. İğrenç bir şekilde durur, tuali biraz kazıyıp da siyah astar atmaktan başka hiçbir şans kalmamıştır. Güç bela tuali kazıyıp siyah astarı attınız mı yeni gibi olur ama kim görecek aslında tualin çiziklerle dolu olduğunu. Artık nasıl olsa alışmıştım, çok da ağır gelmiyordu. Tek kural “Çok fazla inanma.”ydı. Hiçbir şeye fazla saplantılı bağlanmamak gerekiyordu.

Evet, ben yuvarlak bir pistte dönüp duruyorum, hep başa dönüyorum ve tekrar tekrar aynı sonuca ulaşıyorum. Kendime tekrar hak veriyordum, defalarca.

“Bir gün gidecekler.”

Siktirip gitsinler, çok da önemli değil kimse şu saatten sonra.

***

Bir sabah ki ben her şeyi çoktan düzeltmiştim artık, Zeynep aradı, telefonunu silmiştim aslında; ama görünce tanıdım, hatırladım.

- Alo?

- Arda, benim Zeynep.

O da sildiğimi tahmin etmişti heralde ki kendini tanıtma ihtiyacı duymuştu. O an düşündüm, neden arıyordu ki beni. Yeniden geri dönmeye mi çalışacaktı ya da Alp kapısına dayanmıştı da beni yardıma mı çağırıyordu. İçimden geçen tek şey “İkisi de kendi pisliklerinde boğulsun, hiç umrumda değil.” di. İntihar falan mı edecekti de son sözlerini söyleyecekti: “Ben bu hayatta kalmayı hakketmiyorum.” diyerek duygu sömürüsü mü yapacaktı? Nasıl olsa ölen masum kalırdı, mağdur olurdu. Bu durumda Zeynep’i zor günlerinde yalnız bırakan Arda kötü adam Erol Taş olurdu. O yine bir şekilde kurtulmayı, haklı olmayı he şeye tercih edecekti. Ben çok da umrunda olmayacaktım, bana bencil diyorsanız, Zeymep ne? Sadece kendi mutluluğu için kimseyi harcamaktan çekinmeyen biri… Biz buyuz işte…

- Merhaba, naber?

- İyiyim... İyi olmaya çalışıyorum. Sen?

- Aynen, yaşayıp gidiyorum.

- Şey diyecektim, işin yoksa bugün bana gelsene. Yemek yaparız, muhabbet ederiz, film izleriz.... Şey benim, senden özür dilemeye ihtiyacım var...

- Aslında...

Benden özür dilemesinin nedeni, ne beni kandırmış olması ne de hatalarını fark etmesiydi. Kendisi de açık sözlülükle söylüyordu, hoş saklasa da anlardım, o da bunu biliyordu; ruhen buna ihtiyacı olduğu için çağırıyordu beni.

Gitmemeyi düşündüm, gerek yoktu. Anlamsız bir yapmacıklık olacaktı aramızda, onun yanında kendimi sığıntı gibi hissedecektim. Evet doğru kelime bu, biz birbirimizin hayatında sığıntıydık, başka bir anlamı olamazdı bunun. Zaman zaman kapı önüne koyuyorduk birbirimizi, ardından acıyıp içeri alıyorduk, sonra tekrar kapı önüne ya da yangın merdiveninin kenarına. Oysa hiç haberimiz yoktu, bir yangın anında birbirimizin ayağına takılacaktık ve bu hayatlarımıza mâl olacaktı.

Yangın merdivenindeki anlamsız eşyalarıydık birbirimizin, komşular gördüklerinde küfrediyorlardı, “Götürüp şunları çöpe atsanıza, apartmanda yaşamak ne demek bilmiyorsunuz.” deyip. Öyle değil diyorduk biz de içimizden... Oysa hiçbir kağıt toplayıcısı götürmezdi bizi, öyle değersizdik. Yine de sanki kapının önüne konsak anında birileri bizi götürecek gibi davranıyorduk birbirimize; yine de evlerimizi açmıyorduk, belki layık görmüyorduk ya da dediğim gibi işte, sığıntıydık biz...

Ve artık çöpleri çıkarmanın vakti gelmişti, yoksa televizyonlara çıkan çöp evlerden olacaktı bizim ruhumuz da. Hani olur ya yaşlı kadınlar, aileleri tarafından terk edildikleri, sahip oldukları hiç bir şeyleri olmadığı için en ufak bir çöpü dahi biriktiren; işte biz de onlardan olacak, insanların içeri girmeye iğrendiği evlerimizde geberip gidecektik. Henüz ölmek istemiyordum ben, üstelik herkesin acıyacağı bir şekilde… En dayanamayacağım şeydi güçsüz ve acınası hissedilmek. Zeynep bunu zaten fazlasıyla yapmıştı, bundan sonrası beni öldürürdü, altın vuruştu, over-doze’du.

- Aslında işim yok Zeynep, gelebilirim, neden olmasın?

- Çok sevindim, bekliyorum.

- Görüşürüz öyleyse...

- Görüşürüz...

Veda konuşmalarına gitmek gariptir, hele de karşınızdakinin hiçbir fikri yokken. Zeynep’in o gün için güzel planları vardı kim bilir? Yemek yer, film izler, şarap içer ardından da sevişiriz diye bekliyordu. Kendini buna hazırlamıştı, şimdi gittiğimde ikimizin bir geleceği olabilceğine dair konuşmalar yapacaktı belki. Birkaç gün, birkaç ay sonrası için planlar, onu da yaparız, bunu da yaparız gibilerinden; ama ben söyleyene kadar bilmeyecekti bunun bir veda konuşması olduğunu. Üstelik öyle tahmin edebileceğiniz türden basit bir veda da değil, onun canını en fazla yakacak şekilde.

Veda konuşmaları için hazırlanmak gariptir. Tıraş olursunuz, en güzel gömleğinizi giyersiniz, en sevdiğiniz parfümü sürersiniz; kadınsanız normalde yaptığınızdan daha fazla makyaj yapar, daha seksi görünmeye çalışırsınız. Belki de yaptığı yanlışı bir kere daha vurmak istersiniz karşınızdaki sizi hayran hayran izlerken ve sizin aklınızdan bir veda konuşmasının replikleri akarken.

Veda konuşmaları… Karşınızdakinin aptal umutlarını bir anda söndürmek gerçekten gariptir ve bunları söyleyene kadar onun söylediklerine gülümseyerek cevap vermek. Siz cesaretinizi toplayana kadar onun kendi kendine gelin güvey olmasını izlemek. Kabul edin gariptir ve garip bir haz verir. Büyük şeyleri yıkmak her zaman bir zevk verir insana, sadistçe bir zevk kabul ediyorum. Özellikle de büyük hayalleri… Sonrasında pişmanlık bile olsa, bir anlık da olsa zevk verir, intikam her zaman zevk verir.

İşte tüm bunlar için; duş aldım, tıraş oldum, en güzel gömleğimi giydim, en sevdiğim parfümümü sürdüm ve arabada zihnimden geçenleri duymamak için son ses müzik dinledim. Hayatım boyunca Zeynep benim zayıf noktam olmuştu; ama artık ona olan zaafım çekip gitmişti. Ekşimsi bir tat bırakmıştı yerine, bozuk süt gibi. Nefret mi bilemiyorum aslında, nefret bile olsa bu kadar güçlü bir şey hissetmeye niyetim yoktu çünkü ona.

Onu görmeye gidiyordum ve şüphesiz ona büyük bir sürprizim vardı. İsterseniz intikam deyin buna, siz bilirsiniz…

17 Temmuz 2010 Cumartesi

8,5. Bölümün Devamı


Sevmeyi pek bilmezdi babam. Gülmezdi pek, bir şeyler paylaşmazdı. Ağlayabileceğine, kahkaha atabileceğine yani uç tepkiler, uç duygular yaşayabileceğine pek inancım yoktu açıkçası. Dövdüğü de olmuştur beni, dedim ya garip bir disiplin anlayışı vardı.


Sever miydi derseniz, severdi. Ablama daha bir düşkündü, çok kıskanırdı onu. Orkun’la yıllardır beraber olduğunu bile söyleyememiştik babama. Bana daha serbestti; zaten bn lise yıllarımı onlardan biraz uzakta geçirdiğimden düşkünlüğü iyice azalmıştı. Yine de severdi, bilirdim. Gözümüzün içine bakardı, en çok da öyle insanlar sever zaten. Hiç beklemedikleriniz... Ben de öyleydim, hep diyorum ya beton gibi bir insanım ben diye; ama severim, göstermem pek sevgimi_bilmem ki sevdiklerim şımarır mı, ondan mı? Kontrolü elimden mi alırlar?_


***

Bir gün üniversiteden arkadaşlarla Büyükada’ya gittik. Rakı – balık sefasına. Görseniz nasıl eğleniyorum, zannedersiniz en güzel hikayeleri ben yaşıyorum. Şu dünyada en sevdiğim şey, kışın ortasındaki sıcak günler. O günün verdiği enerji hiçbir şeyde yok, işte o gün de öyleydi benim için.

- Sağlığa!

- Dostluğa!


Ertesi gün Heybeliada’ya gitmeye karar verdim. En son gittiğimde her şey berbat gidiyordu, hayatım çok kötüydü. Yerçekimi bir şekilde terk etmişti sanki beni de tüm varlığım, her şeyim havada gereksiz ve amaçsız dolanıyordu. Uzuvlarımı bile yeterince kontrol edemiyordum. Şimdiyse en azından bazı şeyleri aşmış hissediyordum kendimi, belki yüzleşmeye, artık kazandım demeye gidiyordum. Zeynep’le hiçbir şekilde yarınımın olmadığını biliyordum. Bir şeyleri temizlemek iyi gelir diye düşünüyordum belki.


Eski evlerine gittim, her taraf kilitliydi. Çocukluğumun eşiğinde duruyordum ve içeri girebilmem için bir şeyler bulmam şarttı, camı kırdım. Evet, komik değil mi? Kocaman adam olmuşum, cama bildiğiniz taş attım ve kırdım, içeri girdim.


Her taraf toz içindeydi, parkeler kalkmıştı yer yer. Her tarafından bakımsızlık akıyordu çocukluğumuzun ve terk edilmişlik. Koltukların üstü eski püskü kumaşlarla örtülüydü, eminim minderleri pörsümüştü. Üstüne otursam içine göçecektim çocukluğumuzun, eskiciye versek bize seyyar tezgahında taşıdığı o eski radyoyu bile layık görmezdi. Fazlasıyla dramatikti aslında, temsil ettiği şeyleri düşününce...


Zeynep’in odasına çıktım, yatağı hafiften dağınık gibiydi sanki, dağılmış ve sonra üstünkörü düzeltilmiş gibi. Sanki geçmişini dağıtmıştı, onunla hesaplaşmıştı da sonra onu kimse görmesin diye aceleyle düzeltmeye çalışmış; ama yine de yapamamıştı. Kaybolup giden şeyler vardı evrende, kayıp bir enerji, kayıp diyaloglar, sesler, eksilmiş kişilikler... Ne kadar toplarsan topla hiçbir zaman eskisi gibi gözükmeyecekti suretin, ben de hiçbir yere dokumamaya özen gösteriyordum. Varlığımla kaldırdığım toz taneciklerinden bile şüpheleniyordum, sanki eski yerlerine konulmazlarsa onlar bile farklılık yaratacak gibi. Olur ya bir yeri karıştırdıktan sonra her şeyi yerli yerine koyup oradan hemen uzaklaşmak isteyen yaramaz çocuklar, ben de öyleydim işte. Her an beni oradan kapıp götürecek bir nefes hissediyordum ensemde. Korku filmi gibi... Oldukça ironik, çocukluk dedim; hani masumiyet falan olmalıydı, böyle güzel şeyler, kuşlar, böcekler. Korku filmi tanımı çocukluğa ne kadar uyabilirdi ki? Öyle bir şey ki büyümek, çocukluğunuzu tasvir etme yeteneğiniz köreliyor sanki, “masumiyet, masumiyet” deyip duruyorum. Eee? Başka bir sürü şey olmalı öyle değil mi? 3-5 kelimeden fazlası niye gelmiyor aklıma. Bu kadar mı yabancılaştım, nasıl olabilir ki? Bir zamanlar yaşadığım bir şeyi neden yeterince tasvir edemiyorum. Kelimeler anlamlarını bu kadar mı yitirdi?


Çekmeceler, kokmasın; rutubetten şişmesin diye açıktı. Bir tanesi hariç, yatağın başındaki komodinin kapalı çekmecesi... Ne ayrıcalığı vardı ki kapalı çekmecenin? Ne olabilirdi ki içinde, en fazla burada unutulmuş eski dergiler ya da defterler, belki cdler... Yine de madem “çocukluk”, meraklı davranacaktım. Çok eski olduğundan, sertçe çekmem gerekti açmam için. İçinde mektuplar vardı. İki mektup... Beklemediğim bir şeydi, ben başkası tarafından yapılmış bir şey bekliyordum, müzik ya da yazı gibi; ama Zeynep’in anlattığı bir şeyler... Onun mahremiydi, okuyup okumamak arasında kararsız kaldım, belki de korkuyordum. Sonuçta birilerine yazmıştı mektupları, tarihe bakılırsa lisedeyken yazmıştı, iki mektup... O liseli romantik haliyle, o zamanki sevgililerine yazdığı şeyleri okumak kedimi aldatılmış hissetmeme neden olacaktı.


Durun bir dakika, anlatırken yine kaptırdım kendimi, ne lisesi ya? Onlar mı kaldı yani bir dert yanacak? Ohooo bunlara da takılırsam anlatırken, işimiz var...


Mektupların biri A. diye başlıyordu. Alfabenin en işlek hafi olan A ile başlayan bir sürü isim varken bu ben olabilir miyim? O kadar önemli bir yerim olabilir mi onun hayatında? Çıkmaz sokaklardan bahsetmiş, eğer böyle bir şeyse girmedi ki hiç benim olduğum sokağa; hep başka köşeden döndü. Belki karşı sokak çok soğuktu, yağmurluydu; ama yine de gitti...


Benim olduğum sokak dünyada görülmemiş bir şekilde girişinde kapı olan bir sokaktı ve Zeynep hiçbir zaman o kapının arkasında bir sokak olabileceğini tahmin etmemişti. Hoş, kayalıklar ardında cennet tasvirleri yapılacak gibi harika bir film sahnesi de değildi. En fazla birkaç sokak lambası onun da dediği gibi umut falan değil, salt ışık, gerisi ıssız... Hiç ses yok, orada olduğunu bildiren en küçük bir yaşam belirtisi yok, hiçbir şey vaad etmiyor. Neden gelsin ki?

***

Beynimde garip garip düşünceler döndü durdu, zaten o günden sonra da çok uzun süre adaya gitmedim... Gerçi şimdi gidiyoruz sık sık...


14 Temmuz 2010 Çarşamba

7,5. BÖLÜM: BİR GÜN HER ŞEY DEĞİŞİR

Üniversiteden bir sürü şey kazanarak mezun oldum, harika insanlarla tanıştım bir kere. Ait olduğum yerdeydim beş sene boyunca, son sene çalışmaya da başlamıştım zaten. İş dünyası hoşuma gitmişti. Biraz rahat bir insandım çünkü, ofisten çıktığım zaman işimin arkamda kalması hoşuma gidiyordu.

Hakan’la aynı yerde çalışıyorduk zaten. Nida’yla evlendiklerini daha önce söylemiştim. Suat müzmin bekar kalmaya kararlıydı, evlenmeye falan niyeti yoktu. Umut, Japonya’ya gitmişti; okulu bitirdikten sonra. Ayda bir geliyordu, bu da görüşebilmemiz için fırsat oluyordu üniversite tayfası olarak. Özge de ev arıyordu, tesadüfen üst dairemiz kiralıktı; oraya geldi. Böylece yakın arkadaşım olmaktan öte, her sıkıldığımda kapısını çalabileceğim komşum oldu.

Üniversiteyi bitirdiğim yaz ablam Orkun’la evlendi. Çok garip bir histi aslında, ablamı oldukça sahiplenmiştim. Babam da öyleydi tabi. Sert bir insandı babam, ama konu kızına geldi mi her kız babası gibi kedi olurdu. Zaten bu dünyada kural gibidir, sert görünümlü, sevmiyor gibi gözüken insanlar çoğunlukla kız babası olurlardı. Sanki dünya onlara sevebilmeleri için bir şans veriyordu. İlginç bir yer burası, ilginç bir dünya... Düğün günü bütün gün her şeye surat asmış, bağırmış çağırmıştı babam, yay gibi gergindi. Kız babası olmaktan gözüm korktu birden, oğlum olsa ne yalan söyleyeyim paşalar gibi yaşatırdım da ablamın gitmesi bile bu kadar zor gelmişken kızım olsa ne yapardım bilemiyorum. Hele de bu söylediğim “sevgisini gösteremeyen insan” tanımına bu kadar uyuyorken.

- Aa Arda! Ne bu surat, sanki seni kardeşlikten reddediyorum.

- Bilmiyorum abla, sana düşkünümdür biliyorsun.

- Canım benim ya, yürü gel bir kahve içmeye gidelim seninle.

- Kahve – sigara keyfi diyorsun.

- Tabi ya, şöyle abla kardeş...

Klasik abla – kardeş değildik aslında ablamla, aramız çok iyiydi. İlk defa ablamla içki içmiştim o derece, ailemden kopuk olduğum zamanlarda bile ablamla aram hep iyiydi. Şimdi sanki onu Orkun’la paylaşacakmışım gibi geliyordu, Orkun’u sevmediğimden değil de işte...

- Nasıl gidiyor durumlar?

- Kız meselelerini soruyorsan Gizem’le bir şeyler olacak gibi, belli olmaz yine de.

- Sen her türlü birini tatlım, daha doğrusu onlar seni bulur.

- Aman belamı bulmayayım da sonunda.

- Delisin Arda!

- Sen nasılsın, heyecan var mı?

- Olmaz mı? Evleniyorum!

- Ben yapamam valla evlilik falan.

- Görürüm seni, ben de lisede “Evlenmeyeceğim, ne çocuğu” diyordum, sonradan çocuğu olmasını istiyor insan.

- Üniversiteye geçtikten sonra ben de öyle düşünmeye başlamıştım aslında; ama evlilik... bilemiyorum...

- Bir sigara daha ver bakayım ablana. Annem deyip duruyordu ya şu sigarayı bırakmazsanız kapının önüne koyacağım sizi diye!

- Tabi biz abla – kardeş baca gibi tüttüğümüzden olabilir. Tek keyfimiz bu, şu dünyada. Onu da bırakamam valla.

Büyüdüğünüzü gerçekten anladığınız an, birlikte çocukluğunuzu geçirdiğiniz insanların evlenmesi oluyor sanırım, en azından benim için öyle oldu.

Bir de beni gerçekten büyüten şey Mert’in ölümü oldu. Liseden en yakın arkadaşlarımdan biri, kare as gibiydik. Bir gece, tamamen sağlıklıyken, tamamen mutluyken, yarın için bizimle buluşmayı planlıyorken, o an aklından kim bilir ne geçiyorken karşıdan gelen mavi bir passat çarpıp tüm hayatını şizofrenlerin çizdiği resimlere benzetiyordu, karmakarışık...

Mert iki aya yakın komada kaldı, haftada bir kere mutlaka uğruyorduk yanına lise tayfası olarak. Öylece, dünyadan bihaber yatıyordu, ertesi gün için planları vardı oysa. Eve gidince ne yapacağını düşünüyordu ya da bunun gibi bir şey...

İki ay sonra uyandı Mert, hafızasının bir bölümü uçmuş gitmişti. Lise 2’ye dönmüştü. 16 yaşından sonrası tamamen silinmişti, kendisine dair, çevresine dair, mesleğine, hayatına dair... Son 8 sene bende kaybolsa diye düşündüm bir an.

O kadar çok şey olmuştu ki son sekiz senede, kaybolsa ben de cehennemin dibinde bir yerde kaybolabilirdim. O kadar çok şey öğrenmiştim ki şu son sekiz senede... Bir film vardı hatta, Eternal Sunshine of the Spotless Mind, Jim Carrey ve Kate Winslet’ın oynadığı. Ayrıldıktan sonra birbirlerini hafızalarından sildiriyorlardı. Jim Carrey, bu işlem sırasında vazgeçince Kate Winslett ona “Beni utancına sakla!” diyordu. O da çocukluğunda bir yerlere saklıyordu. Ben de utancıma saklasam son sekiz senemi, hatta bütün hayatımı... Çocukluğumun içine tıksam her şeyi... Silebilirler mi? Kurtarabilirler mi bir şeyleri? Umut var mıdır?

Keşke Mert de hatıralarını saklayacak bir şeyler bulabilseydi. Aşırı kafa karışıklığı onu en başta depresif bir duruma getirdi. Basit bir bunalım gibi gözüküyordu; ama neye, nereye ait olduğunu bilememesi, aynaya bakınca bu kadar nasıl değişebildiğini hayal edememesi, gerçeklikten bu kadar uzaklaşması onu majör depresyona kadar götürdü. Ünlü bir psikiyatrist şöyle der: "Depresyonda bardağın yarısı boştur ya da bardak zar zor görünür. Major depresyonda ise o bardak yoktur; su ve cam, tuzla buz olmuştur. Orada sadece yıkım vardır." Her şeyin birden bu kadar değişebilmesi, o bardağın nerdeyse tamamen dolu olmaktan bu noktaya gelmesi, bu kadar kuruyup kalması her şeyin... Hayretle, hatta dehşete düşmüş bir şekilde izlediğim bir durumdu.

Bazen hiç uyuyamıyordu, öylece pencerenin kenarında dışarıyı izliyordu, bazen bütün gün ayılamıyordu, ilaçların ve depresyonun etkisi olsa gerek. Her gün bir avuç ilaç yutuyordu, hiçbir zaman tam olarak iyileşemeyeceğini, sürekli ilaçlara bağımlı yaşayacağını biliyorduk, tabi siz buna yaşamak derseniz. Ben diyemiyorum, içim kaldırmıyor. Tam 10 kilo vermişti, bir insanın gözünüzün önünde eriyip gitmesi ve bir şey yapamamak o kadar zordu ki. Her gün gözleri biraz daha soluklaşıyor, daha boş bakıyodu. Annesi, Leyla Teyze de günden güne soluyordu. Öyle ki yemek yedirmek için bile saatlerce dil döküyordu Mert’e.

Dinlemiyordu üstelik, hiç kimseyi, hiçbir cümleyi... Kapalı gibiydi dış dünyaya... Her şey için kendini suçlayıp duruyordu, tüm suçu üstüne almış, mahkemesinde hem suçlu hem hakim olmuştu. Üstelik zerre acımıyordu kendine, verebileceği en ağır ceza, en işkenceli idam müstahaktı ona. Geçmişinde _hatırlayabildiği kadarıyla_ olan her şeyin cezasını en ağır şekilde çekmeliydi. Umutsuzluğu kanımı donduruyordu.

Sadece bir sene dayanabildi tüm bunlara, bir sene sonra intihar etti. Çekti gitti...

En yakın arkadaşlarımdan biri, hiçbir suçu olmadan, hiçbir belirtisi olmadan, sadece o gün yanlış yerde diye; böyle iğrenç bir sona mahkum olmuştu. Sadece birkaç saniyeyle... Keşke saklayabilseymiş çocukluğuna her şeyini, belki kurtulabilirmiş...

Bir insanın hayatını değiştiren şey ölümdür, istisnasız; herkes yakınlarından bir ölümü yaşadıktan sonra değişir. Daha çok sevmeye başlar kimileri ya da daha çok ağlamaya, uysallaşır ya da tam tersi... Hiç şüphem yok biliyor musunuz, ölümle yaşamın birbirleriyle can ciğer kardeş olduklarına. Öyle siyah – bayaz gibi iyi- kötü temsili değil. Biri ailenin gözdesi, öteki günah keçisi değil... İkisi de iyi aslında, çünkü sevgi sadece ölümün varlığı hissedildiğinde anlaşılıyor; eğer hepimiz sonsuza kadar yaşasaydık, hoyratça kırar dökerdik birbirimizi. Hep zamanımız olurdu tamir etmek için, kibar davranabilmek için, yeniden ve yeniden kırabilmek için... Ölüm derimizi porselenden yapıyor, her an kırılabilir, tamir edilemeyebilir. Ölüm olmasa, o sonsuz zaman dilimi anlayışa da yetmezdi, nasır tutardı bu düşüncelerin hepsi... Meğerse sevgi dar zamanlara sıkıştırıldığı zaman sevgiymiş. Hep öyle değil mi? Kaybedeceğimizden korkmadığımızı anladığımız anda ihmal etmiyor muyuz sevgimizi, sevdiğimizi... Sanki sonsuza kadar yanımızda kalabilirmiş gibi.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails