Eylül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eylül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2010 Pazar

11. Bölüm: Hikayedeki Eksik Parçalar


“Yağmurda dudağı dudağım gibi, öylesi sıcacık bir kalbi vardı”

Sertab Erener’in eski bir şarkısı, şöyle devam ediyor:

“Oysa söylenecek bir şarkım vardı

Yaşanacak yıllarım vardı

Zaman beni benden çaldı...”

O kadar yarım kaldım ki o an, bana sorulan soru; “Tüm çocukluğunuzdan, geçmişinizdendünyanızdan, aşkınızdan, son umudunuzdan, saflığınızdan vazgeçiyor musunuz, bir daha eski halinize dönemeyeceğinizi kabul edip, pes ediyor musunuz?” ile eşdeğerdi ve ben çaresizce “evet” dedim. Bir şekilde hayata beyaz bayrak salladım ve yenilgimi kabul ettim ve sağolsun hayat bana hiç acımadan ağır şartlı bir antlaşma imzalattı. Elimden tuttu _elimden tuttu derken, yardım etti manasında değil_ zorla imzamı attırdı, ölüm fermanıma. İşte şimdi de zaferini kutluyor hayat, ne güzel herkes nasıl da mutlu, biraz önce havai fişekler bile patlatıldı. Zaferin kutlu olsun hayat, Arda!

Hala inanamıyordum, insanlar dans ediyordu, eğleniyordu; benim yüzümde ise sanki geçmişten gelmiş, görünmez bir ziyaretçiymişim gibi bir ifade vardı. O mekana, zamana ait değildim, neredeydim ben? Beni yenilgiye uğratmalarını kutluyorlardı, ben niye dans ediyordum ki! Kendimi bu kadar küçük düşürmeme ne gerek vardı? Niye kabul etmiştim, gururumdan çatlayacaktım. Arda’yı küfredip kovsaydım o gün evimden şu an hayatım çok daha güzel olabilirdi. Acaba Eylül benim kim olduğumu biliyor muydu? Eğer bilseydi arda’nın suratına tükürüp gelinliğiyle kaçar gider miydi? Söyleseydim, ben onun ilk aşkıyım, ne zannediyorsun, ben onu kırdığım için sana sarıldı, benim o deseydim!

İnanmazdı…

Çünkü gerçek olmadığını, Arda’nın beni değil kendisini sevdiğini bilirdi, büyük bir ihtimalle de haklı olurdu. Ben de yine, yeniden kendimi küçük düşürmüş olurdum.

Evlendiğim günlerde bulutların üstündeydim, hayatımın aşkını bulmuştum, çocukluğuma ihtiyaç duymuyordum; yokluğunu hissetmiyordum. Artık bana ağır bir kayıpmış gibi gelmiyordu, kendimi buna inandırmıştım; çünkü bu kayıp yerine başka şeyler koymayı becerebilmiştim, gerisi tarifsiz mutluluk olacaktı ve ben sonsuza dek mutlu mutlu yaşayacaktım. Size güzel de bir öğüt çıksın buradan. Her şeyi ayrı yeri vardır; aile, dostlar, aşk, çocukluk, mantık falan falan. Hepsi de lazım, hiçbiri ötekinin yerini tutmaz. Bu bana da not olsun, tabi bir gün gerçekten hayata dönebilirsem… Alp’in ihaneti sonrası çıkmaz sokağımın son ışığı da söndü. İyimser olmaya çalışıyordum, hayatın bana güzel şeyler getireceğine inanmaya... Yine de çok zordu orada bulunmak.

- Dans edelim mi?

- Aa tabi Arda.

- Biraz durgun görünüyorsun tatlım, ters bir durum mu var?

İçimden söyleyip durduğum Dido’nun Don’t Think of Me’si dışında hiçbir şeyim yoktu.

“So you're with her, and not with me,
I hope she's sweet, and so pretty
I hear she cooks delightfully, a little angel beside you
So you're with her, and not with me,
Oh how lucky one man can be
I hear your house is smart and clean,
Oh how lovely with your homecoming queen
Oh how lovely it must be...”

- Yoo, hayır... Gayet iyiyim sadece yorgunum, yanlış anlama işlerim bu aralar çok yoğun.

- Yalnız mı geldin buraya?

- Koray’la geldim, iş arkadaşımla; lavaboya gitti gelir birazdan.

Elimde olmadan Eylül’ün şimdiki haliyle benim Alp’le evlenirkenki halimi karşılaştırıyordum. “Ben ondan daha güzeldim.” diye kendimi avutuyordum. Bunların hepsi yalandı. Hem benden daha güzeldi, hem de tek bildiğim artık kaybettiğimdi.

- Bu gece pek mutlu değilsin Zeynep.

- Yorgunum Koray. Şu son proje çok yordu, hala da yetiştiremedim çizimleri.

- Şu Şenay Hızal’ın evi mi?

- Ev değil o, şato falan... Zaten kadın inanılmaz gösteriş meraklısı, nasıl bitireceğim bilmiyorum.

- Benim kongre salonu işi bitti gibi, yardım ederim ben sana.

Tahmin edebileceğiniz üzere, Koray benim sevgilim. Arda’nın evleneceğini öğrendikten sonra hayatımı raya oturtmaya çalışıyordum. Koray inanılmaz iyi bir insandı, “mükemmel erkek” bile diyebilirim onun için. Artık kayıplarla boğuşmaktan yorulmuştum, ne yapayım? Koray’la devam edebilirdim hayatıma. İlla ki bulutların üzerinde yürümem gerekmiyordu. Şu ana kadar öyle olmuştu da ne olmuştu? Aşık olduğum adamla evlenmiştim de ne olmuştu? Tam çocukluk aşkımla birlikte olmaya başlamıştım da ne olmuştu?

Mutluluk tanımlarımı değiştirmiştim, hayattan beklentilerimi düşürmüştüm. “Sakin” ve “huzurlu” sıfatları bana yetebilirdi. “Aşık” olmam gerekmiyordu, çocukluğumu unutmamam gerekmiyordu; saf,temiz ve berrak olmam gerekmiyordu. Aşık olmaktan geçmiştim ben artık; Koray’a güvenebileceğimi düşünüyordum bu da yeterdi.

Bu geceden daha zor bir gece yaşamamayı diliyorum sadece, böyle zor olmasın artık... Bu kadar kötü şeyi hakketmiyorum, romantik dönem edebiyat eserlerine döndü hayatım. Bari son sahnede de herkes ölsün de tam olsun.

- Kendine gelmişsin bakıyorum?

- Evet biraz şarap iyi geldi sanırım. Yarın da biraz uyursam kendime geleceğim.

- Şu çocuk, Koray... Kim?

- İş arkadaşım demiştim ya.

- Ve?

- Ve sevgilim...

- Ne zamandır?

- Bir ay falan oldu, henüz yeni.

- Kendine dikkat et. Bir daha başına kötü şeyler gelmesini istemiyorum.

Hala “Don’t Think of Me”yi mırıldanıyordum:

And it's too late

And it's too bad,

Don't think of me”

Bir kahkaha attım çok eğleniyormuş gibi. Hayatı mükemmelmiş gibi yapan zengin, sosyeteden, şık giyimli kadınla gibi. Hiç derdim yokmuş gibi, her gece barlarca fink atıyormuş gibi. Hatta o kadar çok güldüm ki zor toparlandım.

- Alkışlıyorum seni, bravo harikasın, güzel şaka gerçekten. Sen bir baksana bana, daha kötü ne olabilir Arda? Berbat bir evlilik yaşadım, ölümün eşiğinden döndüm. Seni kaybettim, her dakika kaybediyorum. Söylesene daha kötü ne olabilir? Bir de burada seninle dans ediyorum hiçbir şey olmamış gibi. Beni nikah şahidin yapıyorsun, hiçbir şey yaşamamışız gibi. Hastaneye geldiğin gün “Sana acı vermeyi o kadar çok istiyorum ki” dememişsin gibi. O yüzden şimdi beni düşünüyormuş gibi yapmayı bırak, kes sesini ve şarkının bitmesini bekle sadece...

- Sana acı vermek için bir şey yapmıyorum ben. Eylül’ü seviyorum. Çok mutluyum, bunun sana acı verip vermediğini düşünemeyecek kadar çok. Umarım bir gün sen de mutlu olursun.

- Büyüdük artık Arda, çok büyüdük...

- Adaya git o zaman, küçükken oynadığımız ıssız pembe evin bahçesine. Şeftali ağacının sağında, hemen sağında bir sandık var, onu bul...

- Neden? Daha ne almak istiyorsun benden. Yoruldum artık, o kadar yoruldum ki gururumu bile bir yana bıraktım Arda. O kadar yoruldum ki mutluluk tanımlarımı değiştirdim, aşık olmam gerekmiyor diye kendimi avutuyorum. Artık bana ne kadar acı vereceksin, bitmedi mi?

- Sadece git Zeynep, sadece git... Hiç mi boşluklar yok hikayende? Hiç mi merak etmiyorsun?

- A haklısın, o kadar harika bir hikaye ki her anını bilmek istiyorum; o kadar hevesliyim ki, her saniyesini öğrenmeliyim. Görmüyor musun yoruldum ben Arda. Artık huzur istiyorum sadece, biraz huzur. Koray’da da bunu buldum, böyle de devam edeceğim merak etme artık beni, serbest bırak.

- Sadece git...

6 Ağustos 2010 Cuma

10. Bölümün Devamı



- Arda, hayatımdaki yerini tartışmayacağız değil mi? Anlatmamı bile bekleyemezsin benden, o kadar farklı, o kadar büyük ki... Çocukluğumsun, gençliğim ve kısa, çok kısa sürmüş olsa da sevgilimsin. Hep öyle kalacaksın. Hiçbir şey düşündüğün gibi değil, sen hep vardın hayatımda... Gittiğinde de odamın hayaletiydin.- Samimiyetinden şüphem yok Zeynep; ama artık tüm dünyam değişti. Sana güveniyorum ve hep arkadaşım olarak kalacaksın. Aslında sana bir şey getirdim ben.

- Nedir o?

Elime aldığım zarf dünyanın sonu değil de neydi?

- Evleniyorum. 2 ay sonra, erkenden bastırdık davetiyeleri; yazın olduğu için insanların tatil planlarına denk gelmesin diye.

Neden açıklıyorsun ki bana Arda? O düğüne gelip gülücükler saçmamı mı bekliyorsun? Yeni çiftimiz adına çok seviniyorum, umarım sonsuza kadar mutlu olurlar mı demeliyim? Umarım mutsuzluktan ölürler!

- Çok sevindim senin adına, hayatını düzene sokmana sevindim. Tanıştırırsın umarım bizi, müstakbel eşinle.

- Eylül’ü seveceğine eminim, çok sevecen biri o.

- Tabi, görümce gibi olacağım.

- Nikah şahitliğimi de yapmalısın hatta. Ne dersin?

- Gerçekten mi? Neden olmasın dedim ya sen hep önemli kalacaksın.

Allah belanı versin Arda. Önemli yanı falan diyorum da büyük bir yapmacıklıkla, hayatımın en iğrenç yönü olarak kalacaksın. Çocukluğumun haylaz yanı bir gün kusursuz, acımasız ve başa çıkamayacağım düşmanım olacağını bilmeliydim.

Bu kadar derin bir intikamı hak etmedim ben. Bunu hak etmedim. Saçma değil mi? Hem de nasıl saçma, ne alaka diyorsunuz. O konuşma birden böyle bir hale nasıl geldi. Onun içindeki intikam isteği ve bendeki suçluluk psikolojisi, inat, gurur belki de güçsüzlük... Arda için savaşmazdım, hem şimdilik gerek de yoktu. Nasıl olsa Alp’den kurtulmuştum. Sezen Aksu’dan gelsin madem:

“Ne ağzımın tadı var, ne canda huzur

Gönül nasıl derin bir kederde

Aşkından ümidi kestim hiç olmazsa

Evim şenlensin, sohbete gel de

Sen hiç fark etmeden kalp kırmadın mı?

Merak edip vicdanına sormadın mı?

Ne yaptım ben sana bu kadar

Nihayet ben de bir anadan doğmadım mı?

Bir daha olmaz bin kere tövbe

Kan davası mı bu

Bu nasıl öfke?

Perişanım şimdi, mutlu oldun mu?

Başını yastığa rahat koydun mu?”

Sanki Ümit Besen şarkısı! “Nikahına beni çağır sevgilim, istersen şahidin olurum senin.” Ne biçim bir arabesk bu? Bizim nesil arabesk şarkılara, filmlere gülüp duruyoruz. Gül bakalım şimdi Zeynep gülebilirsen.

Hikayemin geçmiş kısmı burada bitiyor işte bugünüme geldik. Arda ve Eylül’ün düğünündeyim. Hemen yanlarında oturuyorum, birazdan bana soracaklar “Şahit misiniz?” diye! Hatırlıyor musunuz, ben lise döneminde Ufuk’tan ayrıldıktan sonra Ufuk’a Arda’yı anlatan bir mektup yazmıştım; sonra kendimi suçlu hissedip bir mektup da Arda’ya yazmıştım, özür diler gibi. Şöyle bitiyordu:

evet aşkım bu sokak artık bana ait olmayacak, çıkmaz sokak olmayacak. Ne zor! Benim kendime yeni bir sokak bulmam gerekecek. Ama hiçbir kaldırıma yaslanamayacağım, hiçbir ıssız sokak bu kadar güvende hissettiremeyecek bana kendimi. Hep diken üstünde, gözyaşım gözümde tetikte bekliyor olacağım. O güne kadar ufacık bir hatıra daha bıraksam buradan, bir tanecik daha... ilerde kanıtım bile olmayacak, zihnimde bile canlandıramayacağım. Yine de sen hiç merak etme...

O gün geldiğinde...

O gün inanılmaz güzel olacağım. Etrafa sahte gülücükler saçacağım. Sen bile gerçek sanacaksın. Hiçbir şeyi berbat etmeyeceğim. Hatta her şeyin harika olması için dua bile edeceğim.”

Ben böyle bir günün geleceğine ihtimal vermediğimden atıp tutmuşum işte. Ne diyeyim iyi bok yemişim yani. Saç bakalım o gülücüklerini şimdi Zeynep hanım, et bakalım mutlu olsun diye duanı. Hiçbir şeyi berbat etmeyeceğim demişim bir de cici kız rollerinde.

- Hayır, onlar kardeşler!

Böyle demek için nelerimi vermezdim; mahvolsun her şey, onun da dünyası yıkılsın ya da Eylül, Arda’nın en yakın arkadaşıyla yatmış olsun. _Şaka mı yapıyorum, kız o kadar saf ve masum duruyor ki_ Benimle olsun demiyorum; ama sadece benim yaşadığım kadar kötü bir şey yaşasın. Tabi gel gör ki gülümsemek, ortalığa çok mutluymuş, damadın bu güzel gününü paylaşıyormuş gibi görünmek zorundayım. Neyse bir dakika gecikmemem lazım soru geliyor. Hayatımın içine eden ikinci evet:, buyrunuz

- Evet, şahidiz!

Benim duam tutmuyor şüphesiz şu halime bakarsanız; ama yine de bir umut, defalarca söyleyeceğim, yine söylüyorum: Umarım mutsuzluktan ölürsünüz, umarım…

5 Ağustos 2010 Perşembe

9,5. Bölümün Devamı


İşte dedim ya hayat sevdiği insanların yollarını ilk aşklarıyla kesiştirmez ki bu konudaki cehaletleri insanlara olan inancını beslesin. En kötü zamanlarda bile bilinçaltında inanabileceği, aşık kalabileceği birileri olsun.

“Al işte Zeynep diye yiyordun kendini, al sana Zeynep. Al işte gör gününü gerizekalı, sanki masal yazıyoruz burada, çocukluk aşkın en saf, en temiz insan çıkacak, kimsin lan sen; çok mu değerlisin?” de demiş olabilir tabi hayat bana. Doğru ya çocukluk hayalleri gerçek olabilecek kadar değerli miydim? Çok az kişiye nasip olur bu, bana olmayacak gibi duruyordu o an için.

Artık hayat benim için yaz yağmurlarındandı; kısa, nadir ve istenmeyen. Etkisiz… Hani olur ya yürürsünüz bir sokakta, hatta Zeynep’inkiler gibi çıkmaz sokaklarda yağmur başlar siz köşeyi dönmeden ve o köşeyi döndüğünüzde biter birden. Aynen öyle, köşebaşı yağmurlarındandı ıslatan beni… Ya da ben buna aşk derdim elimden gelseydi… Yaşamak derdim… Diyemedim… Zaten ben söyleyene kadar dinerdi yağmur, çöl olurdu birden her taraf o ayrı mesele. Jehan Barbur diyor ya:

“Kalabalık bir sokak belki hayat

Sen her köşebaşı

Toplanmamış bir oda benle hayat

Sen yağmur sonrası”

1-2 ay kadar kendimi dağıttım tabi, her gece başka bir yerde, bol bol gülmece, eğlenmece. Savaştan çıkmıştım ve bu benim için zaferimin ön kutlaması olacatı. Her şeyin düzelmesine fazla zaman kalmamıştı. Şu bir yıl, Zeynep için nasıl geçti bilmiyorum pek de ilgilenmiyorum; ama benim için hayatımı toparlamakla geçti. Toparlayamam mı zannettiniz, yok canım! O kadar anlattım, yıkılıp kalacak adam değilim ben.

***

- Seni çok seviyorum Arda

- Ben de Eylül..

Eylül’ün bana zaten ilgisi vardı, ben de farkettim ki Zeynep’te olmayan o masumiyet Eylül’de vardı. Bunu görünce etkilenmemek elimde değildi tabi. Üstelik bana benzer bir hikayesi de vardı.

Her ne kadar kötü şeyler yaşadıktan sonra “Allah düşmanıma vermesin.” Desek de çevremizde benzer hikayeler duymak biri rahatlatır. Artık tek günah keçisi biz değilizdir, kötü şeyler sadece bizim başımıza gelmiyordur, sadece biz hata yapmıyoruzdur, şu dünyanın tek aptalı değilizdir. Hayat bir tek bize düşman değildir vs. vs.

- Arda öyle güzel bir zamanda girdin ki hayatıma, iyi ki varsın.

Eylül’le aynı şeyleri paylaşmamız, kafalarımızın uyuşması bizi daha bir yaklaştırdı. Bir şarkı vardı, “Sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir.” diye giden, artık çok da fazla inanmıyordum ona. Belki aşk için doğru olabilirdi; ama devam edebilecek bir sevgi için ayrı yollara gitmemek gerekiyordu.

Dünya durmuyor.. muş... Oturup sızlanacak değildim, küçük kız çocukları gibi. Hayatımın bana attığın bir kazık için daha kendimi bir yerlere kapatacak, geriye çekilecek değildim. Hani dayak arsızı derler ya, işte öyle olmuştum. Nasıl olsa kenarından, köşesinden düzelir diyordum. Tabi sonra yine bozulmak şartıyla. Geriye sarmak, en baştan başlamak gibi bir lüksüm yoktu, hiç olmayacaktı. Resim yaparken hani berbat ettikçe o yağlı boyanın üstüne kat kat boya sürersiniz ya, önceleri çok güzel girer birbirine o renkler harika nüanslar oluşur; ama bir süre sonra tual o boyayı kaldırmaz, renkler birbirini kabul etmez, renkler artık dans falan etmez. İğrenç bir şekilde durur, tuali biraz kazıyıp da siyah astar atmaktan başka hiçbir şans kalmamıştır. Güç bela tuali kazıyıp siyah astarı attınız mı yeni gibi olur ama kim görecek aslında tualin çiziklerle dolu olduğunu. Artık nasıl olsa alışmıştım, çok da ağır gelmiyordu. Tek kural “Çok fazla inanma.”ydı. Hiçbir şeye fazla saplantılı bağlanmamak gerekiyordu.

Evet, ben yuvarlak bir pistte dönüp duruyorum, hep başa dönüyorum ve tekrar tekrar aynı sonuca ulaşıyorum. Kendime tekrar hak veriyordum, defalarca.

“Bir gün gidecekler.”

Siktirip gitsinler, çok da önemli değil kimse şu saatten sonra.

***

Bir sabah ki ben her şeyi çoktan düzeltmiştim artık, Zeynep aradı, telefonunu silmiştim aslında; ama görünce tanıdım, hatırladım.

- Alo?

- Arda, benim Zeynep.

O da sildiğimi tahmin etmişti heralde ki kendini tanıtma ihtiyacı duymuştu. O an düşündüm, neden arıyordu ki beni. Yeniden geri dönmeye mi çalışacaktı ya da Alp kapısına dayanmıştı da beni yardıma mı çağırıyordu. İçimden geçen tek şey “İkisi de kendi pisliklerinde boğulsun, hiç umrumda değil.” di. İntihar falan mı edecekti de son sözlerini söyleyecekti: “Ben bu hayatta kalmayı hakketmiyorum.” diyerek duygu sömürüsü mü yapacaktı? Nasıl olsa ölen masum kalırdı, mağdur olurdu. Bu durumda Zeynep’i zor günlerinde yalnız bırakan Arda kötü adam Erol Taş olurdu. O yine bir şekilde kurtulmayı, haklı olmayı he şeye tercih edecekti. Ben çok da umrunda olmayacaktım, bana bencil diyorsanız, Zeymep ne? Sadece kendi mutluluğu için kimseyi harcamaktan çekinmeyen biri… Biz buyuz işte…

- Merhaba, naber?

- İyiyim... İyi olmaya çalışıyorum. Sen?

- Aynen, yaşayıp gidiyorum.

- Şey diyecektim, işin yoksa bugün bana gelsene. Yemek yaparız, muhabbet ederiz, film izleriz.... Şey benim, senden özür dilemeye ihtiyacım var...

- Aslında...

Benden özür dilemesinin nedeni, ne beni kandırmış olması ne de hatalarını fark etmesiydi. Kendisi de açık sözlülükle söylüyordu, hoş saklasa da anlardım, o da bunu biliyordu; ruhen buna ihtiyacı olduğu için çağırıyordu beni.

Gitmemeyi düşündüm, gerek yoktu. Anlamsız bir yapmacıklık olacaktı aramızda, onun yanında kendimi sığıntı gibi hissedecektim. Evet doğru kelime bu, biz birbirimizin hayatında sığıntıydık, başka bir anlamı olamazdı bunun. Zaman zaman kapı önüne koyuyorduk birbirimizi, ardından acıyıp içeri alıyorduk, sonra tekrar kapı önüne ya da yangın merdiveninin kenarına. Oysa hiç haberimiz yoktu, bir yangın anında birbirimizin ayağına takılacaktık ve bu hayatlarımıza mâl olacaktı.

Yangın merdivenindeki anlamsız eşyalarıydık birbirimizin, komşular gördüklerinde küfrediyorlardı, “Götürüp şunları çöpe atsanıza, apartmanda yaşamak ne demek bilmiyorsunuz.” deyip. Öyle değil diyorduk biz de içimizden... Oysa hiçbir kağıt toplayıcısı götürmezdi bizi, öyle değersizdik. Yine de sanki kapının önüne konsak anında birileri bizi götürecek gibi davranıyorduk birbirimize; yine de evlerimizi açmıyorduk, belki layık görmüyorduk ya da dediğim gibi işte, sığıntıydık biz...

Ve artık çöpleri çıkarmanın vakti gelmişti, yoksa televizyonlara çıkan çöp evlerden olacaktı bizim ruhumuz da. Hani olur ya yaşlı kadınlar, aileleri tarafından terk edildikleri, sahip oldukları hiç bir şeyleri olmadığı için en ufak bir çöpü dahi biriktiren; işte biz de onlardan olacak, insanların içeri girmeye iğrendiği evlerimizde geberip gidecektik. Henüz ölmek istemiyordum ben, üstelik herkesin acıyacağı bir şekilde… En dayanamayacağım şeydi güçsüz ve acınası hissedilmek. Zeynep bunu zaten fazlasıyla yapmıştı, bundan sonrası beni öldürürdü, altın vuruştu, over-doze’du.

- Aslında işim yok Zeynep, gelebilirim, neden olmasın?

- Çok sevindim, bekliyorum.

- Görüşürüz öyleyse...

- Görüşürüz...

Veda konuşmalarına gitmek gariptir, hele de karşınızdakinin hiçbir fikri yokken. Zeynep’in o gün için güzel planları vardı kim bilir? Yemek yer, film izler, şarap içer ardından da sevişiriz diye bekliyordu. Kendini buna hazırlamıştı, şimdi gittiğimde ikimizin bir geleceği olabilceğine dair konuşmalar yapacaktı belki. Birkaç gün, birkaç ay sonrası için planlar, onu da yaparız, bunu da yaparız gibilerinden; ama ben söyleyene kadar bilmeyecekti bunun bir veda konuşması olduğunu. Üstelik öyle tahmin edebileceğiniz türden basit bir veda da değil, onun canını en fazla yakacak şekilde.

Veda konuşmaları için hazırlanmak gariptir. Tıraş olursunuz, en güzel gömleğinizi giyersiniz, en sevdiğiniz parfümü sürersiniz; kadınsanız normalde yaptığınızdan daha fazla makyaj yapar, daha seksi görünmeye çalışırsınız. Belki de yaptığı yanlışı bir kere daha vurmak istersiniz karşınızdaki sizi hayran hayran izlerken ve sizin aklınızdan bir veda konuşmasının replikleri akarken.

Veda konuşmaları… Karşınızdakinin aptal umutlarını bir anda söndürmek gerçekten gariptir ve bunları söyleyene kadar onun söylediklerine gülümseyerek cevap vermek. Siz cesaretinizi toplayana kadar onun kendi kendine gelin güvey olmasını izlemek. Kabul edin gariptir ve garip bir haz verir. Büyük şeyleri yıkmak her zaman bir zevk verir insana, sadistçe bir zevk kabul ediyorum. Özellikle de büyük hayalleri… Sonrasında pişmanlık bile olsa, bir anlık da olsa zevk verir, intikam her zaman zevk verir.

İşte tüm bunlar için; duş aldım, tıraş oldum, en güzel gömleğimi giydim, en sevdiğim parfümümü sürdüm ve arabada zihnimden geçenleri duymamak için son ses müzik dinledim. Hayatım boyunca Zeynep benim zayıf noktam olmuştu; ama artık ona olan zaafım çekip gitmişti. Ekşimsi bir tat bırakmıştı yerine, bozuk süt gibi. Nefret mi bilemiyorum aslında, nefret bile olsa bu kadar güçlü bir şey hissetmeye niyetim yoktu çünkü ona.

Onu görmeye gidiyordum ve şüphesiz ona büyük bir sürprizim vardı. İsterseniz intikam deyin buna, siz bilirsiniz…

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails