düğün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düğün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2010 Cuma

10. Bölümün Devamı



- Arda, hayatımdaki yerini tartışmayacağız değil mi? Anlatmamı bile bekleyemezsin benden, o kadar farklı, o kadar büyük ki... Çocukluğumsun, gençliğim ve kısa, çok kısa sürmüş olsa da sevgilimsin. Hep öyle kalacaksın. Hiçbir şey düşündüğün gibi değil, sen hep vardın hayatımda... Gittiğinde de odamın hayaletiydin.- Samimiyetinden şüphem yok Zeynep; ama artık tüm dünyam değişti. Sana güveniyorum ve hep arkadaşım olarak kalacaksın. Aslında sana bir şey getirdim ben.

- Nedir o?

Elime aldığım zarf dünyanın sonu değil de neydi?

- Evleniyorum. 2 ay sonra, erkenden bastırdık davetiyeleri; yazın olduğu için insanların tatil planlarına denk gelmesin diye.

Neden açıklıyorsun ki bana Arda? O düğüne gelip gülücükler saçmamı mı bekliyorsun? Yeni çiftimiz adına çok seviniyorum, umarım sonsuza kadar mutlu olurlar mı demeliyim? Umarım mutsuzluktan ölürler!

- Çok sevindim senin adına, hayatını düzene sokmana sevindim. Tanıştırırsın umarım bizi, müstakbel eşinle.

- Eylül’ü seveceğine eminim, çok sevecen biri o.

- Tabi, görümce gibi olacağım.

- Nikah şahitliğimi de yapmalısın hatta. Ne dersin?

- Gerçekten mi? Neden olmasın dedim ya sen hep önemli kalacaksın.

Allah belanı versin Arda. Önemli yanı falan diyorum da büyük bir yapmacıklıkla, hayatımın en iğrenç yönü olarak kalacaksın. Çocukluğumun haylaz yanı bir gün kusursuz, acımasız ve başa çıkamayacağım düşmanım olacağını bilmeliydim.

Bu kadar derin bir intikamı hak etmedim ben. Bunu hak etmedim. Saçma değil mi? Hem de nasıl saçma, ne alaka diyorsunuz. O konuşma birden böyle bir hale nasıl geldi. Onun içindeki intikam isteği ve bendeki suçluluk psikolojisi, inat, gurur belki de güçsüzlük... Arda için savaşmazdım, hem şimdilik gerek de yoktu. Nasıl olsa Alp’den kurtulmuştum. Sezen Aksu’dan gelsin madem:

“Ne ağzımın tadı var, ne canda huzur

Gönül nasıl derin bir kederde

Aşkından ümidi kestim hiç olmazsa

Evim şenlensin, sohbete gel de

Sen hiç fark etmeden kalp kırmadın mı?

Merak edip vicdanına sormadın mı?

Ne yaptım ben sana bu kadar

Nihayet ben de bir anadan doğmadım mı?

Bir daha olmaz bin kere tövbe

Kan davası mı bu

Bu nasıl öfke?

Perişanım şimdi, mutlu oldun mu?

Başını yastığa rahat koydun mu?”

Sanki Ümit Besen şarkısı! “Nikahına beni çağır sevgilim, istersen şahidin olurum senin.” Ne biçim bir arabesk bu? Bizim nesil arabesk şarkılara, filmlere gülüp duruyoruz. Gül bakalım şimdi Zeynep gülebilirsen.

Hikayemin geçmiş kısmı burada bitiyor işte bugünüme geldik. Arda ve Eylül’ün düğünündeyim. Hemen yanlarında oturuyorum, birazdan bana soracaklar “Şahit misiniz?” diye! Hatırlıyor musunuz, ben lise döneminde Ufuk’tan ayrıldıktan sonra Ufuk’a Arda’yı anlatan bir mektup yazmıştım; sonra kendimi suçlu hissedip bir mektup da Arda’ya yazmıştım, özür diler gibi. Şöyle bitiyordu:

evet aşkım bu sokak artık bana ait olmayacak, çıkmaz sokak olmayacak. Ne zor! Benim kendime yeni bir sokak bulmam gerekecek. Ama hiçbir kaldırıma yaslanamayacağım, hiçbir ıssız sokak bu kadar güvende hissettiremeyecek bana kendimi. Hep diken üstünde, gözyaşım gözümde tetikte bekliyor olacağım. O güne kadar ufacık bir hatıra daha bıraksam buradan, bir tanecik daha... ilerde kanıtım bile olmayacak, zihnimde bile canlandıramayacağım. Yine de sen hiç merak etme...

O gün geldiğinde...

O gün inanılmaz güzel olacağım. Etrafa sahte gülücükler saçacağım. Sen bile gerçek sanacaksın. Hiçbir şeyi berbat etmeyeceğim. Hatta her şeyin harika olması için dua bile edeceğim.”

Ben böyle bir günün geleceğine ihtimal vermediğimden atıp tutmuşum işte. Ne diyeyim iyi bok yemişim yani. Saç bakalım o gülücüklerini şimdi Zeynep hanım, et bakalım mutlu olsun diye duanı. Hiçbir şeyi berbat etmeyeceğim demişim bir de cici kız rollerinde.

- Hayır, onlar kardeşler!

Böyle demek için nelerimi vermezdim; mahvolsun her şey, onun da dünyası yıkılsın ya da Eylül, Arda’nın en yakın arkadaşıyla yatmış olsun. _Şaka mı yapıyorum, kız o kadar saf ve masum duruyor ki_ Benimle olsun demiyorum; ama sadece benim yaşadığım kadar kötü bir şey yaşasın. Tabi gel gör ki gülümsemek, ortalığa çok mutluymuş, damadın bu güzel gününü paylaşıyormuş gibi görünmek zorundayım. Neyse bir dakika gecikmemem lazım soru geliyor. Hayatımın içine eden ikinci evet:, buyrunuz

- Evet, şahidiz!

Benim duam tutmuyor şüphesiz şu halime bakarsanız; ama yine de bir umut, defalarca söyleyeceğim, yine söylüyorum: Umarım mutsuzluktan ölürsünüz, umarım…

16 Temmuz 2010 Cuma

8. Bölüm: Evet!



Alp’in annesi Sevda Hanım’la iyi geçinmek oldukça zordu. Özellikle de evimi dekore ederken Alp’ten başkasına hiçbir şey sormamış olmam, yardım kabul etmemem ona zor geliyordu. Alp’in lise zamanlarında içine kapanık oluşuna şaşmıyordum. Sevda Hanım oldukça kontrolcü biriydi, işleri organize etmek istiyordu; ama kendi düğünüm için bunu ona bırakacak değildim. Çok işim olmasına rağmen her şeyi ben ayarlamak istiyordum. Mesela düğün için aklımda kır düğünü vardı. Daha dinamik, daha genç işi geliyordu bana, böyle ferah sonra. Bunu daha sonra Alp’e söylediğimde o da onayladı, “Gidip görüşelim.” dedi. Sevda Hanım ise daha orijinal bir düğün düşünüyormuş meğerse bizim için. Sanırımı Sevda Hanım’dan biraz bahsetmeliyim önce.

Klasik Türk annelerinden falan değil öncelikle söyleyeyim. Geleneksel bir tip değil, yaşına göre marjinal, gösterişli sayılabilir hatta. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Heykeltıraşlık bölümünden mezun. Hep bir sanat çevresi içerisinde, entelektüel. Her konuda bilgisi olan, inanılmaz güzel bir kadın; aynı zamanda dominant bir karakter, mükemmeliyetçi. Beni oğluna layık görmeyeceği konusunda oldukça emindim zaten. Bir de şans eseri, Alp’le ilişkimizin ,yani adı konulmamış zamanlarımızdan bahsediyorum, karmaşıklığını öğrenince bana daha da bir farklı gözle bakar oldu. Onun gözünde Alp’le önceleri gönül eğlendiren kızdım. Şimdi sonuç ne olursa olsun, o zaman oğluyla dalga geçtiğimi düşünüyordu ve bu önyargısını kırmam imkansızdı. Ben de sadece uyumlu davranmaya, fazla sesimi çıkarmamaya çalışıyordum. Elbet birgün alışacaktı, Alp’in yanında beni görmeye, evliliğimize. Alp sabretmeme değerdi.

Yine de sınırlarımı zorluyordu. Onun hayalindeki düğün, yani benim düğünümden bahsediyorum, gösterişli; ama kesinlikle orijinaldi. Kır düğünü onun için fazlasıyla basitti. Gösterişli bir teknede yapılacak düğünü tercih ederdi. Tabi ben değil. Bu durumda Sevda Hanım’la asla kazanamayacağım bir savaşa girmenin anlamı olmadığından, hızlı davranmak zorundaydım. Her şeyi ondan önce yapmak zorundaydım. Sırf bu yüzden normalde adetim olmadığı halde bir ajanda edindim ve her saat ne yapacağımı planladım. Yoksa tüm organizasyonun ve iş hayatımın tepeme yıkılması işten değildi. O yüzden hayat disiplinimi sınava tabi tutan bir dönemden geçtim diyebilirim inanın.

Alp’in babasından hiç bahsetmediğimi farkettim şimdi, Nazım Baba’m. Sevda Hanım’a bu kadar meseafeli yaklaşırken Nazım Baba deyişim sizi şaşırtmış olabilir. Alp’in annesi ve babası ayrılmışlar bundan 12 sene önce_ neden şaşırmadım acaba?_ Sevda Hanım ne kadar kontrolcü, soğuk ve marjinalse Nazım Baba o kadar yumuşak, sıcak, hayatın içinden biriydi. Babam gibi görmeye başlamıştım hatta onu:

- Alp’i çok seviyorsun anladığım kadarıyla Zeynep’ciğim.

- Evet, yani belki Sevda Hanım anlatmıştır size... Biraz farklı bir ilişkiydi en başında. Alp de ben de kafa karışıklıkları yaşıyorduk; ama şimdi her şey berrak, suyun dibini görebiliyorum.

- Tatlım, bu şairane tarzına bayılıyorum öncelikle... Suyun dibini görmek... Hiçbir zaman tamamen göremezsin, birazcık risk almak zorundasın; değeceğine inanıyorum. İkinizin de gözleri parlıyor çünkü, çok mutlu olacağınıza inanıyorum.

- Nazım Baba, bunlar çok güzel dilekler; umarım gerçekleşirler.

- Baba mı? Kızım biliyor musun, Alp bile bana baba demiyor; hiç demedi... Sevda’yla ayrılığımızdan hep beni suçladı, aile olabileceğimizi düşünüyordu ve bundaki tek engeli de benim çıkardığıma inanıyordu. Hiç anlatamadım, hiç açıklayamadım; belki de o görmemeyi seçti, bilemiyorum. Şimdi Alp’in en mutlu günü yaklaşıyor ve o bana benzemekten korkuyor, bunu hissedebiliyorum. “Ya babam gibi olursam da yürütemezsem” diyor. Öyle bile demiyor hatta “Ya o adam gibi olursam...” diyor. Bu beni çok yaralıyor aslında, göstermiyorum, en azından göstermemeye çalışıyorum; ama çok yaralıyor. Hiçbir zaman Sevda’yla Alp’in arasına girmedim; çünkü Alp bensiz büyüyebilirdi; ama annesinin ona vereceklerini ben asla veremezdim. Yine de Alp’in çevresinde olmak için elimden geleni yaptım. O günden güne benden uzaklaştı; ben pervane gibi çevresinde dolandım. Günün birinde de tamamen koptu benden. Belki annesinin bu hali için beni suçluyor, ondan ayrıldığım için Sevda’nın böyle biri olduğunu düşünüyor.

- Bu konuda bana hiçbir şey anlatmadı, sandığınız kadar suçladığını sanmıyorum sizi.

- Ben Sevda’yı çok sevdim kızım. Tek hatam onun değişeceğine inanmaktı, baskıcı tavırlarının değişeceğine inanmaktı. Bir erkek hele de bizim ülkemizde bizim kültürümüzde bir erkeğin bu kadar kontrolcü bir kadınla evli kalması zordur; anlıyorsun değil mi beni?

- Anlıyorum Nazım Baba, çok iyi anlıyorum.

- Oysa Sevda her zaman kırabileceği kalıplar arıyordu. Ne olursa olsun kızım, kırmak dökmek değildir çözüm. Kapılar anahtarlarla da açılır, omuz atılarak da. Hiç unutma ki seni içerde bekleyen zili çalmanı bekler; sana “Kim o?” diye sormak ister ve sonra kendi rızasıyla, kendi sevgisini sana sunarak o kapıyı sana açmayı ister. İçeri girmenin her türlü yolu vardır kızım, birinin ruhuna, kalbine girmenin binbir türlü yolu vardır; ama önemli olan orada mutlu olabilmektir, oraya nasıl girdiğini; senin gücünü kimse sorgulamaz ilerde. Sadece sen sorarsın kendine “Mutlu muyum?” diye, o sorar...

- Bunları hiç düşünmemiştim ben Nazım Baba... Baba diyorum; çünkü sizi öyle görmeye başladım ben.

- Babanı çok özlüyor olmalısın küçüğüm...

- Evet, düğünümü göremeyecek olması beni çok üzüyor.

- Göremeyecek olduğunu kim söyledi sana kızım?

- Görür mü dersiniz?

- Davet edersen onu da düğününe pekala görür...

***

Düğün gecesi...Gerçekten de gecenin yıldızı gibi hissediyordum kendimi. Saçlarım omuzlarıma dökülüyordu; gözlerimi her kırpıştırdığımda gümüş rengi simlerimle gözlerimin ışıltısı birbirine karışıyordu. Harika bir gelinliğim vardı; straples, belime oturan, upuzun kuyruklu, göğüs kısmı taşlarla süslü... Boynumda anneciğimin hediyesi nefis bir gerganlık ve onun küpeleri de kulağımda...

En güzeli de... Tüm bunların en güzeli de...Kolumda Alp’im...

Bu bir masal olmalıydı...

Durun bir dakika, anlatırken bile kaptırdım kendimi. Bu bir masal değil; kendinizi kandırmayın. İyi şeyler olmayacak, şimdiden uyarmalıyım... Hazırlıklı olun, bu bir pembe dizi ya da onun gibi saçma sapan bir şey...

Yine de gecenin en güzeli bendim, çok eğleniyordum. Çekilen fotoğraflardan da belliydi. Bizim millet tam takım oradaydık. Feray- Gökhan, Ajda- Tamer, Berk- Hande çiftleri, Murat, Ezgi, Işıl, Ahu, Orkun, Sinan daha kimler kimler... Canım arkadaşlarım beni yalnız bırakmamışlardı bu mutlu günümde. Benim nikah şahidim Feray’dı, Alp’in de Ajda.

Evet derken yüzümde, sesimde, gözlerimde öyle bir ışıltı vardı ki; sonrasında hemen hemen herkes söyledi bunu. Ait olmak – sahip olmak... İçimde ekonomik özgürlüğünü sağlamış, ailesinden hatrı sayılır bir mal varlığı olan, kültürlü bir kadın olmasında rağmen bir şeylere, bir yerlere, birilerine ait olmak önemliydi. Biraz aitlik, biraz sahiplik... Buna da ihtiyacı var ruhumun. Hiçbir zaman uçlarda olmadım ben, ihtiyacım olanı aldım hayattan ve başım yukarda kabul ettim bunu. Kanıtlamak istediğim şeyler yoktu; tek istediğim mutlu olmaktı. Ben bunun için gelmiştim, kendimi kanıtlamaya değil. Ne kadar güçlü olduğumu, ne kadar çok şeye sahip olduğumu kimsenin bilmesine gerek yoktu. Hatalar da yapabilirdim, harika şeyler de... Bunu bilseler ne olurdu, bilmeseler ne olurdu... O an gerçek olan şey, Alp’le evlendiğim ve mutlu olduğumdu; gerisi hiç önemli değildi.

- Evet!

10 Temmuz 2010 Cumartesi

5. BÖLÜM: EVLİLİK HABERLERİ GELİYOR

Alp’le yakınlaşmaya başladığımız sıralarda Ajda’yla da yakın arkadaş olmaya başladık. Aslında ne yalan söyleyeyim ben Ajda’dan tam tersi bir tepki bekliyordum, karşı çıkmasını, bana kızmasını, Alp’i benden uzak durması için ikna etmesini; çünkü ben her ne kadar kabul etmek istemesem de Alp’in bana karşı olan ilgisini kullanmaktan başka bir şey değildi yaptığım. Ajda benden neden nefret etmiyordu bilemiyorum.

İTÜ Maçka Kampüsü’yle ulaşımımız çok rahat zaten teleferikle birkaç dakika. Ajda öğle yemeğinde, ders aralarında sürekli Taşkışla’ya geliyordu. Acaba Alp’i korumaya mı çalışıyor diyordum içimden. Ters tepmemesi için yavaş yavaş Alp’i benden uzaklaştırmaya mı çalışıyordu? Öğrenmeye çalışıyordum bazen, ağzını arıyordum Ajda’nın. Daha fazla beklememe gerek kalmadan bir gün orta bahçede otururken bu konu açıldı:

- Zeynep.

- Efendim canım?

- Seninle bir şey konuşmak istiyorum.

- Tabi, dinliyorum.

- Alp’le aranızdaki ilişki... Yani isimlendiremiyorum, isimlendirilebilecek bir şey değil bunu sen de biliyorsun. Tek bildiğim garip bir şekilde birbirinize iyi geldiğiniz. Gülay bile Alp için o kadar önemli değil; gördüğüm kadarıyla Nihat da senin için değil. Yani seviyorsunuz onları tamam belki aşık bile olabilirsiniz; ama birbirinize karşı çok ilginç yerlerde duruyorsunuz. Hassas yerlerde... Sadece dikkatli olun, bunu Alp’e de söyledim. Gelecekte neler olur bilemeyiz; ama bugünümüzü güzel kılabiliriz. Size karşı çıkmak gibi bir niyetim yok. Hem kim oluyorum da size karşı çıkabiliyorum?

- Öyle deme Ajda, ikimiz de seni çok seviyoruz. Söylediklerine gelince, oldukça kafam karışık. İnsanları şu an hayatıma yerleştirmekte zorluk çekiyorum. Keşke daha basit olsa, emin olabilsem. Ne hissettiğimi bilsem...

- Bu o kadar kolay değil çünkü Zeynep. Aşkın bir tarifi yok ki malzemeleri harfiyen koyup fırının başında kek gibi kabarmasını bekleyesin. Fırını 45 dakikaya ayarlamak kadar kolay değil. Zamanı gelince o sizi bulacak ya da layık değilseniz bulmayacak. Sadece beklemek en iyisi Zeynepciğim. Tek yapacağınız birbirinizi kırmadan, dökmeden devam etmek...

Ajda’yı seviyordum zaten; ama böyle merhametli yanını ilk defa gösteriyordu. Bu konuşmadan sonra daha da yakın arkadaş olduk. Farkettim ki Alp de o da çok iyi insanlar, onlar beni hiç yargılamamışlardı bense hep önyargıyla yaklaştım ikisine. Bu olanlar bana bunu öğretmişti işte, ilk izlenimlere göre hareket etmek insana hatta çok şey kaybettirebiliyor. Şükrediyordum yine de ben, kaybetmemiştim... Henüz...

***

Mezuniyetten sonra herkesi bir iş bulma telaşı sardı. İstanbul kalabalık bir şehir, ekonomi de malum; bu yüzden bir sürü arkadaşım hiç istemedikleri yerlerde çalışmak zorunda kaldılar. Yine de sevdikleri meslekleri yapıyorlardı, bu da avunulacak bir şeydi. Ezgi tıp fakültesinde olduğundan 2 sene sonra mezun oldu tabi bizden. Hatta şimdi plastik ve rekonstrüktif cerrahi üzerine yüksek lisans yapıyor. Berk’le ayrıldılar 2 sene önce, sanırım Ezgi hayatının dengelerini değiştirdi biraz. Babasını kaybetti üçüncü sınıftayken. Çok iyi bildiğim duygular bunlar... İnsanın öncelikleri, beklentileri, hayatı değişiyor. Hastalıklı bakıyorsun hayata artık. Ölüm insanın içinde garip bir iz bırakıyor, kiminin hayatını olumlu yönde değiştiriyor; kimi düzeltemiyor hiçbir şeyi öyle düşe kalka devam etmek zorunda kalıyor. Belki doğru belki de yanlış bilmiyorum; ama ayrıldılar işte. Berk benden bir sene sonra mezun oldu, hazırlık okuduğundan üniversitede. Otomobil üretimi üzerine çalışan bir firmada çalışmaya başladı. Senelerdir de orada çalışıyor hatta. Sinan hazırlık okuyup üstüne de okulu uzatınca Ezgi’yle aynı sene mezun oldu, çok dalga geçtik tabi bu yüzden onunla. Yüksek lisans da yaptı sonra 2 sene. Sonra askerlik falan derken yeni başladı çalışmaya.

- Ooo sen geç atıldın oğlum hayata, nasıl evleneceksin İrem’le?

- Durun bakalım daha, benim hayatımı yaşama zamanım ne evliliği?

Ajda bir firmada pazarlama müdürü, yine çalıştığı yerden de bir sevgilisi var Tamer. Üstelik genel müdürü.

- Ajda kaptın sen genel müdürü, darısı bizim başımıza.

- Demeyin öyle, utanıyorum bakın.

Arda ikinci sefer girdi üniversite sınavlarına ve Boğaziçi Üniversitesi endüstri mühendisliğinden mezun oldu. Tabi o da hem 2. sefer girip hem de hazırlık okuduğundan geç mezun oldu. Onu ayrıca anlatacağım, işlerin rengi biraz değişti çünkü.

Alp’le ortak firmalarda çalışmaya başladık. Daha sık görüşebiliyorduk bu sayede, iyi oluyordu.Taksim’de olduğumuzdan ikimizde arada Makarnacı’ya, Limonlu Bahçe’ye falan gidiyorduk. Bize göre biraz gençlerin gittiği mekanlar olmuştu oralar; ama biz yine de vazgeçemiyorduk. Gençliğimizde, geçmişimizde gizliydik çünkü ikimiz de. İlişkimiz çok iyi gidiyordu, hani derler ya bulutların üzerindeydim diye. 22 yaşında bir kadın olarak bulutların üzerindeydim, liseli kızlar gibiydim.

Feray bir reklam şirketinde çalışmaya başlamıştı, hiç değişmedi üniversite boyunca. Hâlâ cıvıl cıvıldı, yine reklamcılıktan kendisinden 3 yaş büyük bir sevgilisi vardı; Gökhan. 3 sene önce mezun olmuştu tabi o bizden, hayatını kurmuştu.

Sıkı durun: Evet, ilk evlenenimiz Feray oldu... Yeni mezun olmuştuk ve arkadaş grubumuzdan birisi evleniyordu. Çok garip bir histi, bu kadar büyüyebileceğimizi hayal etmiyorduk, sonuçta evlilik büyük bir değişiklikti.

Feray’ın düğünü muhteşemdi. Gökhan’ın ailesi İstanbul’un zengin ailelerinden biriydi zaten. Çırağan Sarayı’nda yaptılar düğünü. Feray Paris’ten aldığı dantelli gelinliğiyle harika görünüyordu. Hoşuma gitmişti, hani eskiler derler ya her genç kızın hayali diye. Ne artık kadınların çalışıyor olması, ne sosyal durumlarının değişmiş olması, ne de ekonomik özgürlükler... Bunların hiçbiri şu gelinlik tutkusunu tamamen öldüremiyor, bunu gördüm ben. Feray’a bakıp kendimi onun yerinde hayal ettim, kuğu gibi, gecenin yıldızı... Yanımda Alp olacaktı tabiki, şu ana kadar Alp’in hayata bakışaçısından bahsetmekten dış görünüşünü hiç anlatmadığımı farkettim ve gerçekten şaşırdım. Tanıştığımızda öyle değildi tabi yani lisede; ama sonradan dış görünüşü çok değişti. Alp’le bir ortama girdiğimizde hemen bakışlar bize dönüyordu. Kadınlar bana kıskançlıkla bakıyorlardı. Uzun boylu, esmer ve yakışıklıydı çünkü, ve gülüşü çok güzeldi. O muzip gülüşü beni cezbetmişti. Tanrım! Neler anlatıyorum böyle... Neyse Feray’ın düğününe döneyim.

Bütün ünlü zengin aileler oradaydı, herkes inanılmaz şık ve etkileyiciydi. Sürekli flaşlar patlıyordu ve o geceki fotoğraflarda Alp’le kolkola gözükmek çok hoşuma gitmişti. Onun da beni “benim” diye sahiplenmesi hoşuma gidiyordu. Günümüz metropol kadınına göre çok mu ilkel kalıyor bu düşünceler... Öyle... Ne yapayım? Seviyordum Alp’e ait olmayı, onun benim olmasını.

Ne yapıyorum ben böyle? Hep Alp’i anlattım; gerçekten de o zaman böyleydim. Hayatım Alp’le doluydu.

Feray’ın çiçeğini o gece ben tutmuştum. Alp bana bakmıştı ve o an kıpkırmızı olduğumu hissetmiştim. Evlilik delisi evde kalmış kızlar gibi bir durumdu bu.

Feray’dan 2 sene sonra Ajda evlendi, çiçek işe yaramamıştı anlaşılan, Tamer’le. Tamer kendisinden 15 yaş büyüktü aslında, o yüzden Ajda’nın onunla evlenmesini istemedik hiç. 15 yaş fazla gibiydi, hepimize öyle geliyordu. Bunda Tamer’in daha önce evlenmiş olmasının da payı büyüktü ve bir kızının olmasının da. 2 sene evli kalmış ve 14 yaşında bir kızı vardı, Ece. Ajda iyi bir kızdı; ama ilk izlenimi hemen hemen herkeste aynıydı. Ajda’yı sevmek zordu ve Ece de açık bir şekilde Ajda’yı sevmiyordu. Ece’ye göre Ajda annesi ve babası arasındaki tek sorundu. Bu yüzden de belki de Ajda’ya asla alışamayacaktı. Tamer’in kızı ve Ajda arasında seçim yapmayacağı da oldukça aşikardı. İşte bu yüzden hiçbirimiz istemedik şu meşhur genel müdürü.

Ajda’yla ilk defa kavga ettim hatta sırf bu yüzden. Ne yazık ki Feray’ın düğünü gibi olmadı Ajda’nınki. Ajda bu küslüğü unutmak için hepimize davetiye yollamıştı; sırf bu yüzden gittik tam takım. Yine de keyifli değildik, bir görevi yerine getiriyor gibiydik. Şimdi olsa Ajda’yı kırmamak için elimden geleni yapardım; çünkü o zaman bilmediğimiz bir şey vardı. Birkaç aylık gerginlikten sonra Ajda’nın ne kadar iyi bir insan olduğunu Ece de farkedecekti. Ondan sonra Ajda da bir şey farkedecekti; Tamer’in ne kadar iyi bir insan olduğunu. Bu kadar mutlu olacaklarını hiçbirimiz tahmin edememiştik.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails