taşkışla etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
taşkışla etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2010 Cumartesi

5. BÖLÜM: EVLİLİK HABERLERİ GELİYOR

Alp’le yakınlaşmaya başladığımız sıralarda Ajda’yla da yakın arkadaş olmaya başladık. Aslında ne yalan söyleyeyim ben Ajda’dan tam tersi bir tepki bekliyordum, karşı çıkmasını, bana kızmasını, Alp’i benden uzak durması için ikna etmesini; çünkü ben her ne kadar kabul etmek istemesem de Alp’in bana karşı olan ilgisini kullanmaktan başka bir şey değildi yaptığım. Ajda benden neden nefret etmiyordu bilemiyorum.

İTÜ Maçka Kampüsü’yle ulaşımımız çok rahat zaten teleferikle birkaç dakika. Ajda öğle yemeğinde, ders aralarında sürekli Taşkışla’ya geliyordu. Acaba Alp’i korumaya mı çalışıyor diyordum içimden. Ters tepmemesi için yavaş yavaş Alp’i benden uzaklaştırmaya mı çalışıyordu? Öğrenmeye çalışıyordum bazen, ağzını arıyordum Ajda’nın. Daha fazla beklememe gerek kalmadan bir gün orta bahçede otururken bu konu açıldı:

- Zeynep.

- Efendim canım?

- Seninle bir şey konuşmak istiyorum.

- Tabi, dinliyorum.

- Alp’le aranızdaki ilişki... Yani isimlendiremiyorum, isimlendirilebilecek bir şey değil bunu sen de biliyorsun. Tek bildiğim garip bir şekilde birbirinize iyi geldiğiniz. Gülay bile Alp için o kadar önemli değil; gördüğüm kadarıyla Nihat da senin için değil. Yani seviyorsunuz onları tamam belki aşık bile olabilirsiniz; ama birbirinize karşı çok ilginç yerlerde duruyorsunuz. Hassas yerlerde... Sadece dikkatli olun, bunu Alp’e de söyledim. Gelecekte neler olur bilemeyiz; ama bugünümüzü güzel kılabiliriz. Size karşı çıkmak gibi bir niyetim yok. Hem kim oluyorum da size karşı çıkabiliyorum?

- Öyle deme Ajda, ikimiz de seni çok seviyoruz. Söylediklerine gelince, oldukça kafam karışık. İnsanları şu an hayatıma yerleştirmekte zorluk çekiyorum. Keşke daha basit olsa, emin olabilsem. Ne hissettiğimi bilsem...

- Bu o kadar kolay değil çünkü Zeynep. Aşkın bir tarifi yok ki malzemeleri harfiyen koyup fırının başında kek gibi kabarmasını bekleyesin. Fırını 45 dakikaya ayarlamak kadar kolay değil. Zamanı gelince o sizi bulacak ya da layık değilseniz bulmayacak. Sadece beklemek en iyisi Zeynepciğim. Tek yapacağınız birbirinizi kırmadan, dökmeden devam etmek...

Ajda’yı seviyordum zaten; ama böyle merhametli yanını ilk defa gösteriyordu. Bu konuşmadan sonra daha da yakın arkadaş olduk. Farkettim ki Alp de o da çok iyi insanlar, onlar beni hiç yargılamamışlardı bense hep önyargıyla yaklaştım ikisine. Bu olanlar bana bunu öğretmişti işte, ilk izlenimlere göre hareket etmek insana hatta çok şey kaybettirebiliyor. Şükrediyordum yine de ben, kaybetmemiştim... Henüz...

***

Mezuniyetten sonra herkesi bir iş bulma telaşı sardı. İstanbul kalabalık bir şehir, ekonomi de malum; bu yüzden bir sürü arkadaşım hiç istemedikleri yerlerde çalışmak zorunda kaldılar. Yine de sevdikleri meslekleri yapıyorlardı, bu da avunulacak bir şeydi. Ezgi tıp fakültesinde olduğundan 2 sene sonra mezun oldu tabi bizden. Hatta şimdi plastik ve rekonstrüktif cerrahi üzerine yüksek lisans yapıyor. Berk’le ayrıldılar 2 sene önce, sanırım Ezgi hayatının dengelerini değiştirdi biraz. Babasını kaybetti üçüncü sınıftayken. Çok iyi bildiğim duygular bunlar... İnsanın öncelikleri, beklentileri, hayatı değişiyor. Hastalıklı bakıyorsun hayata artık. Ölüm insanın içinde garip bir iz bırakıyor, kiminin hayatını olumlu yönde değiştiriyor; kimi düzeltemiyor hiçbir şeyi öyle düşe kalka devam etmek zorunda kalıyor. Belki doğru belki de yanlış bilmiyorum; ama ayrıldılar işte. Berk benden bir sene sonra mezun oldu, hazırlık okuduğundan üniversitede. Otomobil üretimi üzerine çalışan bir firmada çalışmaya başladı. Senelerdir de orada çalışıyor hatta. Sinan hazırlık okuyup üstüne de okulu uzatınca Ezgi’yle aynı sene mezun oldu, çok dalga geçtik tabi bu yüzden onunla. Yüksek lisans da yaptı sonra 2 sene. Sonra askerlik falan derken yeni başladı çalışmaya.

- Ooo sen geç atıldın oğlum hayata, nasıl evleneceksin İrem’le?

- Durun bakalım daha, benim hayatımı yaşama zamanım ne evliliği?

Ajda bir firmada pazarlama müdürü, yine çalıştığı yerden de bir sevgilisi var Tamer. Üstelik genel müdürü.

- Ajda kaptın sen genel müdürü, darısı bizim başımıza.

- Demeyin öyle, utanıyorum bakın.

Arda ikinci sefer girdi üniversite sınavlarına ve Boğaziçi Üniversitesi endüstri mühendisliğinden mezun oldu. Tabi o da hem 2. sefer girip hem de hazırlık okuduğundan geç mezun oldu. Onu ayrıca anlatacağım, işlerin rengi biraz değişti çünkü.

Alp’le ortak firmalarda çalışmaya başladık. Daha sık görüşebiliyorduk bu sayede, iyi oluyordu.Taksim’de olduğumuzdan ikimizde arada Makarnacı’ya, Limonlu Bahçe’ye falan gidiyorduk. Bize göre biraz gençlerin gittiği mekanlar olmuştu oralar; ama biz yine de vazgeçemiyorduk. Gençliğimizde, geçmişimizde gizliydik çünkü ikimiz de. İlişkimiz çok iyi gidiyordu, hani derler ya bulutların üzerindeydim diye. 22 yaşında bir kadın olarak bulutların üzerindeydim, liseli kızlar gibiydim.

Feray bir reklam şirketinde çalışmaya başlamıştı, hiç değişmedi üniversite boyunca. Hâlâ cıvıl cıvıldı, yine reklamcılıktan kendisinden 3 yaş büyük bir sevgilisi vardı; Gökhan. 3 sene önce mezun olmuştu tabi o bizden, hayatını kurmuştu.

Sıkı durun: Evet, ilk evlenenimiz Feray oldu... Yeni mezun olmuştuk ve arkadaş grubumuzdan birisi evleniyordu. Çok garip bir histi, bu kadar büyüyebileceğimizi hayal etmiyorduk, sonuçta evlilik büyük bir değişiklikti.

Feray’ın düğünü muhteşemdi. Gökhan’ın ailesi İstanbul’un zengin ailelerinden biriydi zaten. Çırağan Sarayı’nda yaptılar düğünü. Feray Paris’ten aldığı dantelli gelinliğiyle harika görünüyordu. Hoşuma gitmişti, hani eskiler derler ya her genç kızın hayali diye. Ne artık kadınların çalışıyor olması, ne sosyal durumlarının değişmiş olması, ne de ekonomik özgürlükler... Bunların hiçbiri şu gelinlik tutkusunu tamamen öldüremiyor, bunu gördüm ben. Feray’a bakıp kendimi onun yerinde hayal ettim, kuğu gibi, gecenin yıldızı... Yanımda Alp olacaktı tabiki, şu ana kadar Alp’in hayata bakışaçısından bahsetmekten dış görünüşünü hiç anlatmadığımı farkettim ve gerçekten şaşırdım. Tanıştığımızda öyle değildi tabi yani lisede; ama sonradan dış görünüşü çok değişti. Alp’le bir ortama girdiğimizde hemen bakışlar bize dönüyordu. Kadınlar bana kıskançlıkla bakıyorlardı. Uzun boylu, esmer ve yakışıklıydı çünkü, ve gülüşü çok güzeldi. O muzip gülüşü beni cezbetmişti. Tanrım! Neler anlatıyorum böyle... Neyse Feray’ın düğününe döneyim.

Bütün ünlü zengin aileler oradaydı, herkes inanılmaz şık ve etkileyiciydi. Sürekli flaşlar patlıyordu ve o geceki fotoğraflarda Alp’le kolkola gözükmek çok hoşuma gitmişti. Onun da beni “benim” diye sahiplenmesi hoşuma gidiyordu. Günümüz metropol kadınına göre çok mu ilkel kalıyor bu düşünceler... Öyle... Ne yapayım? Seviyordum Alp’e ait olmayı, onun benim olmasını.

Ne yapıyorum ben böyle? Hep Alp’i anlattım; gerçekten de o zaman böyleydim. Hayatım Alp’le doluydu.

Feray’ın çiçeğini o gece ben tutmuştum. Alp bana bakmıştı ve o an kıpkırmızı olduğumu hissetmiştim. Evlilik delisi evde kalmış kızlar gibi bir durumdu bu.

Feray’dan 2 sene sonra Ajda evlendi, çiçek işe yaramamıştı anlaşılan, Tamer’le. Tamer kendisinden 15 yaş büyüktü aslında, o yüzden Ajda’nın onunla evlenmesini istemedik hiç. 15 yaş fazla gibiydi, hepimize öyle geliyordu. Bunda Tamer’in daha önce evlenmiş olmasının da payı büyüktü ve bir kızının olmasının da. 2 sene evli kalmış ve 14 yaşında bir kızı vardı, Ece. Ajda iyi bir kızdı; ama ilk izlenimi hemen hemen herkeste aynıydı. Ajda’yı sevmek zordu ve Ece de açık bir şekilde Ajda’yı sevmiyordu. Ece’ye göre Ajda annesi ve babası arasındaki tek sorundu. Bu yüzden de belki de Ajda’ya asla alışamayacaktı. Tamer’in kızı ve Ajda arasında seçim yapmayacağı da oldukça aşikardı. İşte bu yüzden hiçbirimiz istemedik şu meşhur genel müdürü.

Ajda’yla ilk defa kavga ettim hatta sırf bu yüzden. Ne yazık ki Feray’ın düğünü gibi olmadı Ajda’nınki. Ajda bu küslüğü unutmak için hepimize davetiye yollamıştı; sırf bu yüzden gittik tam takım. Yine de keyifli değildik, bir görevi yerine getiriyor gibiydik. Şimdi olsa Ajda’yı kırmamak için elimden geleni yapardım; çünkü o zaman bilmediğimiz bir şey vardı. Birkaç aylık gerginlikten sonra Ajda’nın ne kadar iyi bir insan olduğunu Ece de farkedecekti. Ondan sonra Ajda da bir şey farkedecekti; Tamer’in ne kadar iyi bir insan olduğunu. Bu kadar mutlu olacaklarını hiçbirimiz tahmin edememiştik.

6 Temmuz 2010 Salı

4. BÖLÜM: YENİ BİR HAYAT

Söylesenize bana: Şu mutluluk denilen lanet şey nasıl seçiyor bizi, nasıl karar veriyor gelmeye?

Neyse fazla göbekten daldım, birazcık başa sarmalı...

İstanbul Teknik Üniversitesi, iç mimarlık bölümü. Hep istiyordum zaten, hikayelerimi böyle anlatabilecektim, tarzımı böyle ortaya koyabilecektim. Dediğim gibi Murat da benimle aynı bölümdeydi. Alp de bizimle aynı üniversitede mimarlıkta, Ajda İTÜ’de işletme mühendisliğinde, Ezgi, Çapa Tıp Fakültesi’nde, Sinan Boğaziçi Üniversitesi bilgisayar mühendisliğinde, Berk yine orada Makina Mühendisliğinde; Feray, son sene bölüm değiştirdiğinden Yeditepe Üniversitesi reklamcılıkta yaptık lisanslarımızı. Arda o sene kazanamadı istediği yeri, aslında istediği yeri o da bilmiyordu. Gülçin ODTÜ’ye gitti, inşaat mühendisliğine. Aman benden uzak olsun, kankalarını da götürsün derken Tuna’nın da Alp’le aynı bölümde olduğunu öğrendim. Hakan’dansa kurtulmuştum, Trakya tıp. Ondan da nasıl doktor olacaksa artık diye düşünmedim değil...

İşte böyle... Artık hepimizin farklı bir sıfatı vardı. Havuz derslerimiz vardı ilk dönem İngilizce ve matematik, mühendislerle alıyorduk, diğer derslerimiz de şimdilik fakülte içinde ortaktı; insanlarla tanışırken bölümünü söylemek sana ayrı bir hava katıyordu sanki. Yeni mekanım Taşkışla’ydı.

- Ben Zeynep, iç mimarlıktan.

Pek yabancılık çekmedim, derslerimizin hepsini Murat’la ortak seçmiştik. Tesadüfen projelerde de aynı grupta olduğumuzdan yakın bir arkadaşla başlamıştım üniversiteye. Arada Alp’le de görüşebiliyorduk, bazı derslerimiz ortaktı. Yeni insanlar da vardı tabi. Işıl, Ahu ve Orkun’la tanıştım ilk gün matematik sınıfında. Işıl ve Orkun’la da proje gruplarında aynı grupta olunca daha da yakın arkadaş olduk. Yine mimarlık derslerinden Harun, Ebru, Sedat, Azra da grubumuza katıldı. Ders çıkışlarında, ders aralarında hep Taksim’deydik. Bak sen! Liseye başladığımda İstanbul’u hiç bilmeyen ben her gün İstanbul sokaklarında... Şaka maka çok sevmiştim İstanbul’u. Adadan taşındığımızda zor gelmişti; ama şimdi buradan asla ayrılamayacağımı biliyordum. Tercih listemde İstanbul dışı hiçbir tercih yoktu hatta. Nerden geldiyse bu İstanbul aşkı da bilmiyorum.

Arada birini unuttuğumu farkettim. Sahra... Çocukluk arkadaşım, beni benden iyi tanıyan insan. Onu niye bu kadar seviyorum, bilmiyorum. Belki kusurları olduğu için. Gerçi kusurlar için kesin çizgiler de çizemem ben. Kusurları ve hataları olan insanlar bana her zaman daha gerçek geldiler çünkü. Ütopik insanlar istemedim çevremde, gerekirse kusurları olan gerçek kişilikler. Sahra da Yeditepe Üniversitesi’indeydi, sosyolojide. Üniversiteye başlayınca Sahra’yla daha sık görüşmeye birbirimizin üniversitelerine gelip gitmeye başladık. Bu sayede Feray’ı da görebiliyordum. Sahra bana iyi geliyordu, çünkü beni yargılamıyordu hatalarımda.

Konu çok karışık olunca arada dağılıyor farkındayım. Düz bir çizgi halinde bütün yaşadıklarımı, herkesin duygularını, düşüncelerimi anlatamam. Zik zaklar çiziyor bu hikaye spiraller, eğri büğrü çizgiler... Kolajlar olur ya bir köşesi karalama, bir köşesinde kumaş parçaları, kağıtlar, düğmeler, tüyler, süngerler, geometrik şekiller... Bir sayfayı çevirip arkaya bir şeyler yazmak söz konusu değil, böyle işte dönüşler; virajlar... Mimarlık fakültesinin bana kazandırdığı bir betimleme tarzı sanırım bu da.

Üniversite hayatına geri döneyim şimdi de. Hayatımın en eğlenceli 4 senesi. Evet, 4 senede bitirebildim. Okuması zor bir bölüm iç mimarlık. Antidepresanlarla geçiriyordum final dönemlerini, gözümüzün önünde haftalarca uğraştığımız, kafein komasına girmeden bitiremediğimiz projelerimizi yırtan hocalar falan oluyordu. Bu antidepresanları annemden gizli kullanıyordum tabiki, bilse telaşlanırdı. Yaratıcı olmak için zihinlerini özgürleştirmeye çalışıp bir yandan da o çalışma disiplinine girmek zor geliyordu.

Işıl’la birlikte yapıyorduk genelde projeleri o da Moda’da oturuyordu çünkü. Evlerimiz çok yakındı. Belki bir gün sahilde dolaşırken yan yana geçmiş bile olabilirdik. Zihinlerimizin gerisinde birbirimizin birkaç sene önceki hali duruyordu belki de.

***

Yakın bir arkadaşım oldu hep Murat. Dertleştiğim, gezdiğim, güldüğüm, eğlediğim... Işıl’la beraber olmaya başladılar üçüncü senemizin ortalarında.

Aşk olaylarına girdik yine, bitmez üniversite defteri. Sedat’la başlayalım. Çok ufak tefek bir durumdu aslında. Sedat inanılmaz iyi bir insandı; ama dedim ya ben hata yapan insanları seviyordum. Gençtim ve tehlike arıyordum ya da heyecan, aşk... Komik! Çok komik! Daha ne ister değil mi bir insan? Mükemmellik istemezmişim işte... O bana hiç yansıtmadı bunu; ama Sedat’ı çok kırdım büyük ihtimalle. Görüşmedik üniversite bittikten sonra, şimdi ne yapıyor bilmiyorum. Zamanında Egemen’in gözlerinde Temmuz’a aşık olduğunu gördüğüm andaki ışıltıyı Sedat da benim gözlerimde Nihat’a aşık olduğumda gördü eminim. O kırgınlığı iyi bilirim. O ana kadar hissetmediği kadar terk edilmiş hissettiğini biliyorum. İşte o ışıltı çok başka bir şey, eğer gerçekten sevdiğin biriyse mutlaka görüyorsun; çünkü zamanında ezberliyorsun bakışlarını, gözlerini, yüzünün bütün çizgilerini. Öyle ki uzaktan baktığında yüzünü okuyabilir hale geliyorsun. Sana aşık olan her kişi bütün sırlarını çözüyor sanki, anlıyor kalbinde ne olup bittiğini. Zaten arkadaşlığımız ben Nihat’a aşık olduğum zamanlar çatırdamaya başlamıştı.

Ama elimde değildi; Nihat’a aşık olmuştum.

O, duygusal olmayı bıraktım diyen; ama bu cümlesinde bile duygusallık olan çocuğa aşık olmuştum.

Gülümsemesine en çok da...

Kazanovayı oynayacağım diye yaptığı acemiliklere, verdiği açıklara, kırdığı potlara aşık olmuştum. Beni çok yormuştu, benden gerçekten hoşlandığını bildiğim halde çok yormuştu. Yıllardır aşık olmayan ruhuma da iyi gelmişti bu. Ne zamana kadar iyi gelir, sonu ne olur diye düşünmemek çok güzeldi. Kalbime iyi gelmişti, yeniden bıçak sırtında olmak, heyecanlanabilmek güzeldi. Kim suçlayabilir ki beni bunun için, kim yanlış bir şeyler yaptığımı söyleyebilir? Kim 5 sene sonra ne olacağını sorgulayabilir? Nihat’ı seviyordum, çok da sevdim. Bitti, bir gün bitti... Uzun sürdü, üniversite bittikten sonra yazın ayrıldık onunla. Nerden baksan 3,5 sene. Üniversite, İTÜ, Taşkışla en çok Nihat’ı hatırlatıyor bana. Hayatımda şöyle geriye baktığımda “güzel anılar” aradığımda en çok Nihat’ın yüzünü görüyorum, en çok onun sesini duyuyorum. İyi hatırlıyorum... Ufuk’tan sonra yeniden aşık olmak, çıkmaz sokaktan çıkmak, nefes almak oldu çünkü benim için Nihat. Aşık olabildiğimi hatırladım.

Aşk hikayeleri değil aslında benim anlatacağım şeyin merkezi; ama kendimi anlatırken “aşk”tan bahsetmezsem bir yerim hep eksik kalacak biliyorum. Kendimi ne kadar anlatırsam anlatayım, yeterince ifade edemeyeceğim. Sevebilme yetim olmadan, bu yetimi anlatmadan ben, ben olamam. O yüzden lisedeki komik aşk hikayelerimi bile anlattım. Belki sıkıcı, belki değil... Şunu biliyorum, hayatımda sevemediğimi hissettiğim an içimden bir şeyler kopuyor. Aşk’ı vurgulamak istiyorum...

Arkadaşlıklar... Ajda... Demiştim, ilk gün bana soğuk gelen o kız çok yakın arkadaşım, sırdaşım oldu diye. Sahra gibiydi çünkü, yargılamadı hiç beni. Sezgilerimle, kalbimle hareket ederken “Neden?” diye sormadı bana, anlamaya çalıştı, akıl verdi, destekledi. Ders programlarımızda ortak bir boşluk vardı perşembe günü. İşte lise boyunca farkedemediğim o kızı perşembe buluşmaları yakın bir arkadaşım yaptı. Dahası o hayatımın dönüm noktasında bir kenarda durup bekliyordu, yol göstermeye çalışıyordu. Oysa o zamanlar bilmiyordu, hiç bilmiyordu; virajı almış olmam doğru muydu, yanlış mı? Kimse bilemezdi, henüz ben bile bilmezken...

Arda’yla konuşuyorduk yeniden, o sene üniversite sınavlarına yeniden hazırlanıyordu. Ben biraz sınav koçluğu yapıyordum ona. Arda’nın hayatımda kemikleşmiş bir yeri falan yoktu artık, o an için nereye koymam gerekiyorsa o sıfatı veriyordum kendisine. Kimi zaman bana akıl danışan bir arkadaş, mutluluğumu paylaştığım bir dost, ilk aşk, eski komşu... Sahip olabileceği onlarca sıfat varken o benim için sadece Arda’ydı. Pek de bir önemi yoktu artık.

Sevmek beni tamamlıyor demiştim, aşık olmadan olmuyor. Sanırım Arda kendimi eksik hissettiğimde, sevgiye inancı azaldığında duvarı kuvvetlendirmek için tuğlaların arasına sürdüğüm harçtı. Donmadan bir köşede hep duruyordu, ne zaman içimden taşan duygularım yetmese duvarlarımı kuvvetlendirmeye Arda devreye giriyordu. Bir çeşit takıntı ya da hastalık olmalıydı. Karakterimi tanımlayabilmek için yardım aldığım bir kompulsiyonumdu. Tehlikeli ya da değil, bilmiyorum...

Hayatımdaki insanları anlatmaya devam edeyim. Orkun ve Ahu, bizim grubun çifte kumrularıydı üniversitenin son iki senesi. Geçen hafta evlendiler hatta, inanılmaz mutlulardı. Bazen düşünüyorum, hatta kıskanıyorum. Bu kadar büyük bir mutluluğu hakketmek için ne yapmalıydım ben, ne kadar çaba göstermeliydim? Nasıl bir alt metni olmalıydı ki hayatımın şu an oturduğum yerden kalkıp gidebileyim?

Ezgi’yle Berk yapamadılar bunu mesela, birbirlerini kırdılar, döktüler; parçaladılar, kanattılar. Onlar bunu hakketmediler. Lise grubumuzu dağıtan olay da bu oldu, aşk nasıl bir sürü insanı bir araya getirebiliyorsa bir yerlere savurabiliyor da, eksik bırakabiliyor da...

Mutluluk nasıl seçiyor bizi, neye göre karar veriyor gelmeye?

Osmanlı tarihi padişah dönemleriyle anlatılır ya ben de onun gibi kişisel odaklı anlatıyorum, farkındayım. Olaylar uçup gidiyor, duygular değişiyor; ama kişiler kalıyor çünkü. Onlar da kalacak böyle biliyordum. Üniversite bittiğinde yine yeni repliklerimiz olacak; ama o dudakların arkasında konuşanlar biz olacağız. Ondan kişi odaklı anlatıyorum hep. İsimleri, insanları anlatıyorum. Öyle de devam edeceğim.

***

Derin bir nefes alıp yavaş yavaş bugünüme gelmek istiyorum. O yüzden üniversiteyi de geride bırakacağım.

İç mimardım artık... En büyük hayalimdi bu benim! Yıllardır çabaladığım, kendimi anlatma şeklimdi. Mezun olmak çok güzeldi. Belki hayatım boyunca insanlara çok doğru sıfatlar verememiştim; ama ismimin önünde mesleğimi söylediğimde mutlu oluyordum en azından,beni mutlu eden bir sıfatım olmuştu. Şimdi hafif bıkkın, tam kıvamında bir ruh haliyle “Yapma lütfen, bu kadar da kaybetmedim.” diyorum. Omuzlarımı düşürmüş, gözlerimi devirmiş hafifçe gülümseyerek...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails