Sahra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sahra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ağustos 2010 Çarşamba

12. Bölümün Devamı - V

Saat 16.00… Geldiğimden beri şarap içiyorum, şişe bitmek üzere. 7-8 kadeh oldu herhalde, başım dönüyor. Her şeyi bitirdiğimi bilmek güzel. Artık yepyeni bir hayat beni bekliyor, tanımadığım bir ülkede bekar ve güzel bir kadın olacağım. Kim bilir yeni arkadaşlarımla kaç gece böyle içip içip sabahlayacağız, kahkahalar atarak sokaklarda dolaşacağız. Bekar 30 yaş kadınları Roma sokaklarında. Tek gecelik ilişkiler, eğlence, bol kahkaha. Tamamen yüzeysel, hayatın anlamını aramadan olacak her şey. Çünkü ben biliyorum aslında hayatın anlamı yok, hiç yok… Bulmamı beklemiyor onu, belki de bulmamı istemiyor. Zamanında Ajda dememiş miydi aşk ona layık olduğunuzu anladığında şeçer sizi diye. Beni seçmedi işte, bu da bir seçenek, bu da bir kader. Elimde şarap kadehi yalpalaya yalpalaya ofisime, eşyalarıma bakıyor ve mırıldanıyorum:

“Dünya... Leyla...
Unutmuş aşk nerede
Dönüp durmuş aynı yerde...

Bak gece gündüz oldu yine
Zaman durdu tek kadehte
Kime ne
Yok bitmez dertler içince
Boş bahane
Vur dibine”

Bitiyor sahiden... Eşyalarımı toplarken hayatımın her yerine yayılmış; her seferinde elime batan toplu iğnelerimi olduğu gibi bırakıp gidiyorum. Masamda fotoğraflar var, Ajda’yla ve Feray’la, Sahra’yla, Koray’la… Çekmecemde Arda’nın beraber olduğumuz zamanlarda bana aldığı film ve müzik cdlerini buluyorum. Jeux d’enfants, City of Angels, Amelie, Dido’nun Life For Rent ve Safe Trip Home albümleri. Dokunmaya bile cesaretim yok, öyle ya ben gitmiyorum; kaçıyorum. Anılarıma dokunmaya cesaret edemememden daha normal ne olabilir ki. Ben delik deşik olmayan bir hayata gidiyorum. Yeni yeni desenler çizmeye, dekore etmeye gidiyorum yeni bir dünyayı. Planım belli, son güne bıraktım kıyafet alışverişlerimi. Önce Nişantaşı, oradan İstiklal ve en son Levent’te MetroCity ve Kanyon.

Tahmin ettiğiniz üzere, sarhoşluğun üstüne bu kadar alışverişten sonra uçakta hiç halim kalmayacak ve derin bir uyku çekebilecektim bu da hiç zorlaştırmayacaktı yolculuğu; içimdeki “yeni başlangıçlar” hevesini söndürecek bir şey düşmeyecekti aklıma uçaktaki 2,5 saat boyunca. Beynimi susturmayı seçiyordum, doğru ya ben kaçıyordum…

Önümüz yaz olduğundan bir sürü yazlık elbise almıştım, rengarenk... Yeni başlangıçlara... Zaten başım da dönüp duruyordu, mağaza çalışanlarına gülücükler saçıyordum. Deli gibi yorgun düşene kadar alışveriş yaptım ve sonra kendimi bir kafeye attım kahve içmek için. Koltukların birine yayıldım öbürüne de benden fazla yer kaplayan poşetlerimi koydum. Aslına bakarsanız bir bavul daha hazırlamam gerekiyordu sırf bunlar için.

Saat 20.30’du eve geldiğimde... Yarım saat sonra da Koray beni alacaktı. İşlerimin böyle sıkışması çok güzeldi aslında, nefes alacak zamanım kalmıyordu. Yeni bir bavul hazırladım hemen, sanırım saat ona beş vardı, kapı çaldı.

- Arda!
- Gidelim mi?
- Seni beklemiyordum. Uçağım gece yarısı ve Koray götürecek beni havaalanına.
- Benimle gel...
- Neden?

- Çantam hazır, birlikte gidelim.
- Ne? Nasıl yani?
- Madem sen İstanbul’da “son” yazdın bu hikayenin altına. Madem başka mekanlar, başka insanlar olması gerekiyor illa romanda; ben de geliyorum. Hiç bırakmayacağım bu hikayenin kahramanı olmayı, hadi yürü.
- Bu saçmalık. Hem telefonum çalıyor bak, Koray arıyor olmalı.
- Ona benimle gideceğini söyle.

Telefonu açarken bir yandan da büyük bir ihtimalle beni aşağıda bekleyen Koray’a ne diyeceğimi düşünüyordum. “Arda beni götürecekmiş.” diyecek halim de yoktu, Arda’yı hadi ben Koray’la gidiyorum diyecek halim de...

- Koray, hemen iniyorum.
- ...
- Aa tamam, iyi misin? Tabi ben kendim giderim, merak etme sen. İyi olduğuna emin misin ama sen?
- ...
- Tamam canım, sonra konuşuruz...

Koray komşusuna yardım ederken merdivenden düşmüş ve bacağını çatlatmış. Beni hastaneden arıyordu, kötü bir şey yokmuş; ama alçıya almışlar ayağını. Uğursuzluk mu getiyorum ben insanlara diye düşünmemek elimde değil.

- Sanırım Koray’ın şanssızlığı senin şansın olmuş.
- Gidelim o zaman.
- Hâlâ benimle gelmeni istemiyorum. Yeni bir hayata başlayacağımı söylemiştim ben.
- O zaman gitme, burada da yeni bir hayata başlayabiliriz.
- Saçmalıyorsun.
- Hayır, seni seviyorum.
- Hadi biraz hızlı git. Pasaport kontrolleri zaten çok uzun süren işler zaten.
- Bana bir neden söyle Zeynep, şu an seni Yeşilköy’e götürmem için tek bir neden söyle. Ters yönde gideceğimi biliyorsun. Ya o uçağa seninle beraber bineceğiz ya da ters yöne gideceğim.
- Hayır, ben o uçağa yalnız bineceğim ve sen de yaşamaya burada devam edeceksin.
- Beni beşinci ve altıncı mektubun arasında bırakmaya niyetlisin öyleyse.

“İşte sevgilim, beşinci ve altıncı mektup arasında bunlar oldu. Sana susuzluğumu iliklerimde hissediyorum artık. İçimden taşıyor, korkuyorum yakacak, yıkacak, zarar verecek diye; ama taşsın ne yapayım... Buraya hiç gelmezsen, bunu hiç okumazsan ya da çok geç kalırsak yine birbirimize bil ki ben beşinci ve altıncı mektuplar arasında seni bekleyeceğim. Yine o çocuk halimle, yine yaz aylarında, mavi bisikletimle...” demişti bana son mektubunu bitirirken, onu orada hapsolmuş halde bırakamazdım aslına bakarsanız; ama çok geçti işte. Şimdi olamazdı, burada olmazdı. O da demişti ya “ya da çok geç kalırsak yine birbirimize.” Diye, çünkü bu bizim rutinimiz olmuştu artık… Zaten ben hiçbir yere zamanında gidemezdim ki sürekli kaçırırdım vapurları, otobüsleri, tramvayları, metroları… Hep yüzüme kapanırdı kapılar, hani olur ya son anda kapı kapanırken kapıyı tutup da kendini içeri atanlar, işte ben hiçbir zaman onlardan olamamıştım. İlk aşkıma zamanında yetişebileceğimi de nereden çıkarmıştım ki…

- İstediğin yerde olabilirsin, senin seçimin; tabi Roma hariç...
- Siz kadınlar saatlerce vitrinlere bakıp her yere geç kalıyorsunuz.
- Ne demek şimdi bu?
- Yine geç kalacaksın, bize...
- Yine mi?
- Bundan seneler önce, liseye başladığımızda... O zaman da geç kalmıştın.
- Of Arda! Ne farkeder? Gidiyorum ben.
- Gitmiyorsun.
- Ne yapıyorsun sen, Arda geri dön; uçağı kaçıracağım.
- Seni kaçırıyorum.

6 Temmuz 2010 Salı

4. BÖLÜM: YENİ BİR HAYAT

Söylesenize bana: Şu mutluluk denilen lanet şey nasıl seçiyor bizi, nasıl karar veriyor gelmeye?

Neyse fazla göbekten daldım, birazcık başa sarmalı...

İstanbul Teknik Üniversitesi, iç mimarlık bölümü. Hep istiyordum zaten, hikayelerimi böyle anlatabilecektim, tarzımı böyle ortaya koyabilecektim. Dediğim gibi Murat da benimle aynı bölümdeydi. Alp de bizimle aynı üniversitede mimarlıkta, Ajda İTÜ’de işletme mühendisliğinde, Ezgi, Çapa Tıp Fakültesi’nde, Sinan Boğaziçi Üniversitesi bilgisayar mühendisliğinde, Berk yine orada Makina Mühendisliğinde; Feray, son sene bölüm değiştirdiğinden Yeditepe Üniversitesi reklamcılıkta yaptık lisanslarımızı. Arda o sene kazanamadı istediği yeri, aslında istediği yeri o da bilmiyordu. Gülçin ODTÜ’ye gitti, inşaat mühendisliğine. Aman benden uzak olsun, kankalarını da götürsün derken Tuna’nın da Alp’le aynı bölümde olduğunu öğrendim. Hakan’dansa kurtulmuştum, Trakya tıp. Ondan da nasıl doktor olacaksa artık diye düşünmedim değil...

İşte böyle... Artık hepimizin farklı bir sıfatı vardı. Havuz derslerimiz vardı ilk dönem İngilizce ve matematik, mühendislerle alıyorduk, diğer derslerimiz de şimdilik fakülte içinde ortaktı; insanlarla tanışırken bölümünü söylemek sana ayrı bir hava katıyordu sanki. Yeni mekanım Taşkışla’ydı.

- Ben Zeynep, iç mimarlıktan.

Pek yabancılık çekmedim, derslerimizin hepsini Murat’la ortak seçmiştik. Tesadüfen projelerde de aynı grupta olduğumuzdan yakın bir arkadaşla başlamıştım üniversiteye. Arada Alp’le de görüşebiliyorduk, bazı derslerimiz ortaktı. Yeni insanlar da vardı tabi. Işıl, Ahu ve Orkun’la tanıştım ilk gün matematik sınıfında. Işıl ve Orkun’la da proje gruplarında aynı grupta olunca daha da yakın arkadaş olduk. Yine mimarlık derslerinden Harun, Ebru, Sedat, Azra da grubumuza katıldı. Ders çıkışlarında, ders aralarında hep Taksim’deydik. Bak sen! Liseye başladığımda İstanbul’u hiç bilmeyen ben her gün İstanbul sokaklarında... Şaka maka çok sevmiştim İstanbul’u. Adadan taşındığımızda zor gelmişti; ama şimdi buradan asla ayrılamayacağımı biliyordum. Tercih listemde İstanbul dışı hiçbir tercih yoktu hatta. Nerden geldiyse bu İstanbul aşkı da bilmiyorum.

Arada birini unuttuğumu farkettim. Sahra... Çocukluk arkadaşım, beni benden iyi tanıyan insan. Onu niye bu kadar seviyorum, bilmiyorum. Belki kusurları olduğu için. Gerçi kusurlar için kesin çizgiler de çizemem ben. Kusurları ve hataları olan insanlar bana her zaman daha gerçek geldiler çünkü. Ütopik insanlar istemedim çevremde, gerekirse kusurları olan gerçek kişilikler. Sahra da Yeditepe Üniversitesi’indeydi, sosyolojide. Üniversiteye başlayınca Sahra’yla daha sık görüşmeye birbirimizin üniversitelerine gelip gitmeye başladık. Bu sayede Feray’ı da görebiliyordum. Sahra bana iyi geliyordu, çünkü beni yargılamıyordu hatalarımda.

Konu çok karışık olunca arada dağılıyor farkındayım. Düz bir çizgi halinde bütün yaşadıklarımı, herkesin duygularını, düşüncelerimi anlatamam. Zik zaklar çiziyor bu hikaye spiraller, eğri büğrü çizgiler... Kolajlar olur ya bir köşesi karalama, bir köşesinde kumaş parçaları, kağıtlar, düğmeler, tüyler, süngerler, geometrik şekiller... Bir sayfayı çevirip arkaya bir şeyler yazmak söz konusu değil, böyle işte dönüşler; virajlar... Mimarlık fakültesinin bana kazandırdığı bir betimleme tarzı sanırım bu da.

Üniversite hayatına geri döneyim şimdi de. Hayatımın en eğlenceli 4 senesi. Evet, 4 senede bitirebildim. Okuması zor bir bölüm iç mimarlık. Antidepresanlarla geçiriyordum final dönemlerini, gözümüzün önünde haftalarca uğraştığımız, kafein komasına girmeden bitiremediğimiz projelerimizi yırtan hocalar falan oluyordu. Bu antidepresanları annemden gizli kullanıyordum tabiki, bilse telaşlanırdı. Yaratıcı olmak için zihinlerini özgürleştirmeye çalışıp bir yandan da o çalışma disiplinine girmek zor geliyordu.

Işıl’la birlikte yapıyorduk genelde projeleri o da Moda’da oturuyordu çünkü. Evlerimiz çok yakındı. Belki bir gün sahilde dolaşırken yan yana geçmiş bile olabilirdik. Zihinlerimizin gerisinde birbirimizin birkaç sene önceki hali duruyordu belki de.

***

Yakın bir arkadaşım oldu hep Murat. Dertleştiğim, gezdiğim, güldüğüm, eğlediğim... Işıl’la beraber olmaya başladılar üçüncü senemizin ortalarında.

Aşk olaylarına girdik yine, bitmez üniversite defteri. Sedat’la başlayalım. Çok ufak tefek bir durumdu aslında. Sedat inanılmaz iyi bir insandı; ama dedim ya ben hata yapan insanları seviyordum. Gençtim ve tehlike arıyordum ya da heyecan, aşk... Komik! Çok komik! Daha ne ister değil mi bir insan? Mükemmellik istemezmişim işte... O bana hiç yansıtmadı bunu; ama Sedat’ı çok kırdım büyük ihtimalle. Görüşmedik üniversite bittikten sonra, şimdi ne yapıyor bilmiyorum. Zamanında Egemen’in gözlerinde Temmuz’a aşık olduğunu gördüğüm andaki ışıltıyı Sedat da benim gözlerimde Nihat’a aşık olduğumda gördü eminim. O kırgınlığı iyi bilirim. O ana kadar hissetmediği kadar terk edilmiş hissettiğini biliyorum. İşte o ışıltı çok başka bir şey, eğer gerçekten sevdiğin biriyse mutlaka görüyorsun; çünkü zamanında ezberliyorsun bakışlarını, gözlerini, yüzünün bütün çizgilerini. Öyle ki uzaktan baktığında yüzünü okuyabilir hale geliyorsun. Sana aşık olan her kişi bütün sırlarını çözüyor sanki, anlıyor kalbinde ne olup bittiğini. Zaten arkadaşlığımız ben Nihat’a aşık olduğum zamanlar çatırdamaya başlamıştı.

Ama elimde değildi; Nihat’a aşık olmuştum.

O, duygusal olmayı bıraktım diyen; ama bu cümlesinde bile duygusallık olan çocuğa aşık olmuştum.

Gülümsemesine en çok da...

Kazanovayı oynayacağım diye yaptığı acemiliklere, verdiği açıklara, kırdığı potlara aşık olmuştum. Beni çok yormuştu, benden gerçekten hoşlandığını bildiğim halde çok yormuştu. Yıllardır aşık olmayan ruhuma da iyi gelmişti bu. Ne zamana kadar iyi gelir, sonu ne olur diye düşünmemek çok güzeldi. Kalbime iyi gelmişti, yeniden bıçak sırtında olmak, heyecanlanabilmek güzeldi. Kim suçlayabilir ki beni bunun için, kim yanlış bir şeyler yaptığımı söyleyebilir? Kim 5 sene sonra ne olacağını sorgulayabilir? Nihat’ı seviyordum, çok da sevdim. Bitti, bir gün bitti... Uzun sürdü, üniversite bittikten sonra yazın ayrıldık onunla. Nerden baksan 3,5 sene. Üniversite, İTÜ, Taşkışla en çok Nihat’ı hatırlatıyor bana. Hayatımda şöyle geriye baktığımda “güzel anılar” aradığımda en çok Nihat’ın yüzünü görüyorum, en çok onun sesini duyuyorum. İyi hatırlıyorum... Ufuk’tan sonra yeniden aşık olmak, çıkmaz sokaktan çıkmak, nefes almak oldu çünkü benim için Nihat. Aşık olabildiğimi hatırladım.

Aşk hikayeleri değil aslında benim anlatacağım şeyin merkezi; ama kendimi anlatırken “aşk”tan bahsetmezsem bir yerim hep eksik kalacak biliyorum. Kendimi ne kadar anlatırsam anlatayım, yeterince ifade edemeyeceğim. Sevebilme yetim olmadan, bu yetimi anlatmadan ben, ben olamam. O yüzden lisedeki komik aşk hikayelerimi bile anlattım. Belki sıkıcı, belki değil... Şunu biliyorum, hayatımda sevemediğimi hissettiğim an içimden bir şeyler kopuyor. Aşk’ı vurgulamak istiyorum...

Arkadaşlıklar... Ajda... Demiştim, ilk gün bana soğuk gelen o kız çok yakın arkadaşım, sırdaşım oldu diye. Sahra gibiydi çünkü, yargılamadı hiç beni. Sezgilerimle, kalbimle hareket ederken “Neden?” diye sormadı bana, anlamaya çalıştı, akıl verdi, destekledi. Ders programlarımızda ortak bir boşluk vardı perşembe günü. İşte lise boyunca farkedemediğim o kızı perşembe buluşmaları yakın bir arkadaşım yaptı. Dahası o hayatımın dönüm noktasında bir kenarda durup bekliyordu, yol göstermeye çalışıyordu. Oysa o zamanlar bilmiyordu, hiç bilmiyordu; virajı almış olmam doğru muydu, yanlış mı? Kimse bilemezdi, henüz ben bile bilmezken...

Arda’yla konuşuyorduk yeniden, o sene üniversite sınavlarına yeniden hazırlanıyordu. Ben biraz sınav koçluğu yapıyordum ona. Arda’nın hayatımda kemikleşmiş bir yeri falan yoktu artık, o an için nereye koymam gerekiyorsa o sıfatı veriyordum kendisine. Kimi zaman bana akıl danışan bir arkadaş, mutluluğumu paylaştığım bir dost, ilk aşk, eski komşu... Sahip olabileceği onlarca sıfat varken o benim için sadece Arda’ydı. Pek de bir önemi yoktu artık.

Sevmek beni tamamlıyor demiştim, aşık olmadan olmuyor. Sanırım Arda kendimi eksik hissettiğimde, sevgiye inancı azaldığında duvarı kuvvetlendirmek için tuğlaların arasına sürdüğüm harçtı. Donmadan bir köşede hep duruyordu, ne zaman içimden taşan duygularım yetmese duvarlarımı kuvvetlendirmeye Arda devreye giriyordu. Bir çeşit takıntı ya da hastalık olmalıydı. Karakterimi tanımlayabilmek için yardım aldığım bir kompulsiyonumdu. Tehlikeli ya da değil, bilmiyorum...

Hayatımdaki insanları anlatmaya devam edeyim. Orkun ve Ahu, bizim grubun çifte kumrularıydı üniversitenin son iki senesi. Geçen hafta evlendiler hatta, inanılmaz mutlulardı. Bazen düşünüyorum, hatta kıskanıyorum. Bu kadar büyük bir mutluluğu hakketmek için ne yapmalıydım ben, ne kadar çaba göstermeliydim? Nasıl bir alt metni olmalıydı ki hayatımın şu an oturduğum yerden kalkıp gidebileyim?

Ezgi’yle Berk yapamadılar bunu mesela, birbirlerini kırdılar, döktüler; parçaladılar, kanattılar. Onlar bunu hakketmediler. Lise grubumuzu dağıtan olay da bu oldu, aşk nasıl bir sürü insanı bir araya getirebiliyorsa bir yerlere savurabiliyor da, eksik bırakabiliyor da...

Mutluluk nasıl seçiyor bizi, neye göre karar veriyor gelmeye?

Osmanlı tarihi padişah dönemleriyle anlatılır ya ben de onun gibi kişisel odaklı anlatıyorum, farkındayım. Olaylar uçup gidiyor, duygular değişiyor; ama kişiler kalıyor çünkü. Onlar da kalacak böyle biliyordum. Üniversite bittiğinde yine yeni repliklerimiz olacak; ama o dudakların arkasında konuşanlar biz olacağız. Ondan kişi odaklı anlatıyorum hep. İsimleri, insanları anlatıyorum. Öyle de devam edeceğim.

***

Derin bir nefes alıp yavaş yavaş bugünüme gelmek istiyorum. O yüzden üniversiteyi de geride bırakacağım.

İç mimardım artık... En büyük hayalimdi bu benim! Yıllardır çabaladığım, kendimi anlatma şeklimdi. Mezun olmak çok güzeldi. Belki hayatım boyunca insanlara çok doğru sıfatlar verememiştim; ama ismimin önünde mesleğimi söylediğimde mutlu oluyordum en azından,beni mutlu eden bir sıfatım olmuştu. Şimdi hafif bıkkın, tam kıvamında bir ruh haliyle “Yapma lütfen, bu kadar da kaybetmedim.” diyorum. Omuzlarımı düşürmüş, gözlerimi devirmiş hafifçe gülümseyerek...

1 Temmuz 2010 Perşembe

2. BÖLÜMÜN DEVAMI


Ve o günden tam 2 hafta sonra, yine aynı şarkıları dinlerken, yine üstümde mavi dev tişörtüm ve krem rengi mini şortum varken inanılmaz bir şey oldu. O şarkıları bir daha aklımdan çıkarmayacak bir şey... Arkadaşım geri döndü!

- Zeyneeeep!
- Yemek yemeyeceğim anne.


- Misafirlerimiz var!

Şevval teyze falandır, yine şirinlik yapmak zorundan kalacağım derken aşağı indiğimden uzun boylu bir çocuğa rastladım. İşte o çocuk Arda’dan başkası değildi. Değişmişti, yani yüzü mesela, büyümüştü, irileşmişti ve doğrusu boyu gerçekten çok uzamıştı:

- Merhaba!
- Zeynep!

Yeşim Teyze hala cıvıl cıvıldı. Sedef abla çok güzelleşmişti. Özlemiştim doğrusu, onları da Arda’yı da...

- Nasılsın canım?
- İyiyim teşekkürler Yeşim Teyze.
- Nasıl da güzelleşmiş, canım benim.

Sonra Arda’ya yöneldim:

- Merhaba...
- Selam...
- Nasılsın?
- İyiyim, sen?
- Ben de... Çok değişmişsin.
- Sen de canım...
Bol üç noktalı, duraksamalı bir konuşmaydı. İkimizde fazlasıyla şaşkındık çünkü. Birbirimizi bu kadar değişmiş bulmayı ummuyorduk; ama garip bir şekilde onun aslında hiç değişmediğini hissediyordum. O gün yeniden eskisi gibi dertleştik, çok güzeldi. Yeniden kendimi bulmuş, 8’e dönmüş gibiydim. Hatta içimde bir şeyleri değiştirebilme gücü bile vardı. Sonuçta artık okulum adada olmayacaktı, sık sık İstanbul’a geçecektim. (Adalılardan kimse burayı İstanbul saymaz. Hatta İstanbullular da burayı İstanbul kabul etrmez sanırım, ada başkadır..) Arda’la yine bol bol görüşebilirdim. Bu harika olurdu, yeniden yakın arkadaş olurduk, çocukluğumuzdan sonra gençliğimizi de birlikte renklendirirdik. Düşüncesi bile harikaydı. Bir yandan bunları düşünüyordum; bir yandan da Arda’la konuşduk. Tahmin edebileceğiniz gibi: eski günlerden...

- O günü hatırlıyor musun? Tüm kasabayı başbakan buraya gelecek diye birbirine katmıştık.
- Hatırlamaz mıyım! Uydurduğumuz küçük yalan büyümüş, tüm adayı sarmıştı. Herkes buna inanmıştı ve hazırlık yapmaya başlamıştı.
- Hele gazetecilere haber verilmesi, hayatımda o kadar gazeteciyi bir arada görmedim ben. Belediye Başkanının “Öhhöm ben bizzat görüştüm kendisiyle bizleri şereflendirecek.” demesi.
- Olay o kadar büyümüştü ki başbakan yardımcısı açıklama yapmıştı.
- Çünkü o aralar başbakan Amerika’ya gidiyordu.

Bunları konuşurken gözlerimden yaşlar gelmişti gülmekten. Uzun süredir bu kadar gülmemiştim. Biz iki küçük çocuk nasıl da haylazdık böyle. Hatırlaması bile harikaydı.

- Cep telefonun var mı?
- Evet. Dur getireyim de kaydedeyim numaranı.
- Tamam.

Aceleyle odama çıktım, telefonumu o giysi yığınları arasında aramaya başladım. Heyecanlı mıydım? Evet, kesinlikle... Niye ki? Çünkü onu görmek bana iyi gelmişti.

- Tamam, buldum telefonumu.
- Önce sen?
- 05........
- Kaydettim, çaldırıyorum.
- Ben de kaydettim tamamdır.
- Sürekli gidip geleceksin İstanbul’a değil mi?
- Tabi, okulum orada olacak, her gün gidip geleceğim.
- Zor olmayacak mı, keşke taşınsanız.
- Yapma burası harika bir yer, bence siz geri taşınmalısınız.
- Keşke... Ama babam, orasının işine yakın olmasını seviyor, çok alıştı...

Gittiklerinde ise cıvıl cıvıldım. Çocuklar nasıl dünyayı döndürecek gücü hissederler içlerinde, ben de öyleydim. Okulların açılmasına bir hafta kadar vardı. Arda yatılı okula gidecekti, aslında okulu evden o kadar uzak değildi; ama ergenliğin verdiği özgür olma tutkusuyla ailesinden uzak olma fikri onu cezbetmişti.
***

- Nasılsın Sahracığım?
- İyiyim, sen?
- Ben de iyiyim, liseli olmaya son bir hafta =) Harika bir şey değil mi? Kendimi çok tazelenmiş hissediyorum.
- Kız sende bir haller var, aşık mısın nesin? =)
- Yok canım, kime aşık olacağım, hayat güzel, dünya güzel.
- Haklısın tatlım, benim şimdi çıkmam gerekiyor. Annem çağırıyor. Çok çok öptüm.
- Ben de seni öptüm canım, görüşürüz.

Sahra’yla biraz konuştuktan sonra kapattım bilgisayarı. Sahra benim uzaktan kuzenim ve çok yakın arkadaşım. Adaya birkaç yazda bir gelir, sırdaşım ve dostumdur. Beni benden iyi tanır. Bizim kızların sahildeki o sözlerine kulak asmamıştım; ama Sahra... Yoksa...

İnat etmek o kadar anlamsızlaşmıştı ki birden, mutluydum, çok mutluydum, onu görmek bana iyi gelmişti, o şarkıyı hayatım boyunca ne zaman moralim bozuk olsa dinleyecektim; çünkü o benim ilk aşkım... mıydı?

28 Haziran 2010 Pazartesi

Teşekkür Yazısı


Teşekkür yazısı;

Annem’e ve İstanbul’a...
Ada’ya...
Liseye...
Zeynep’e... Arda’ya... Alp’e... ve Sahra’ya en çok ona.
Gerçek olmasalar bile...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails