6. şarkı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6. şarkı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ağustos 2010 Çarşamba

12. Bölümün Devamı - V

Saat 16.00… Geldiğimden beri şarap içiyorum, şişe bitmek üzere. 7-8 kadeh oldu herhalde, başım dönüyor. Her şeyi bitirdiğimi bilmek güzel. Artık yepyeni bir hayat beni bekliyor, tanımadığım bir ülkede bekar ve güzel bir kadın olacağım. Kim bilir yeni arkadaşlarımla kaç gece böyle içip içip sabahlayacağız, kahkahalar atarak sokaklarda dolaşacağız. Bekar 30 yaş kadınları Roma sokaklarında. Tek gecelik ilişkiler, eğlence, bol kahkaha. Tamamen yüzeysel, hayatın anlamını aramadan olacak her şey. Çünkü ben biliyorum aslında hayatın anlamı yok, hiç yok… Bulmamı beklemiyor onu, belki de bulmamı istemiyor. Zamanında Ajda dememiş miydi aşk ona layık olduğunuzu anladığında şeçer sizi diye. Beni seçmedi işte, bu da bir seçenek, bu da bir kader. Elimde şarap kadehi yalpalaya yalpalaya ofisime, eşyalarıma bakıyor ve mırıldanıyorum:

“Dünya... Leyla...
Unutmuş aşk nerede
Dönüp durmuş aynı yerde...

Bak gece gündüz oldu yine
Zaman durdu tek kadehte
Kime ne
Yok bitmez dertler içince
Boş bahane
Vur dibine”

Bitiyor sahiden... Eşyalarımı toplarken hayatımın her yerine yayılmış; her seferinde elime batan toplu iğnelerimi olduğu gibi bırakıp gidiyorum. Masamda fotoğraflar var, Ajda’yla ve Feray’la, Sahra’yla, Koray’la… Çekmecemde Arda’nın beraber olduğumuz zamanlarda bana aldığı film ve müzik cdlerini buluyorum. Jeux d’enfants, City of Angels, Amelie, Dido’nun Life For Rent ve Safe Trip Home albümleri. Dokunmaya bile cesaretim yok, öyle ya ben gitmiyorum; kaçıyorum. Anılarıma dokunmaya cesaret edemememden daha normal ne olabilir ki. Ben delik deşik olmayan bir hayata gidiyorum. Yeni yeni desenler çizmeye, dekore etmeye gidiyorum yeni bir dünyayı. Planım belli, son güne bıraktım kıyafet alışverişlerimi. Önce Nişantaşı, oradan İstiklal ve en son Levent’te MetroCity ve Kanyon.

Tahmin ettiğiniz üzere, sarhoşluğun üstüne bu kadar alışverişten sonra uçakta hiç halim kalmayacak ve derin bir uyku çekebilecektim bu da hiç zorlaştırmayacaktı yolculuğu; içimdeki “yeni başlangıçlar” hevesini söndürecek bir şey düşmeyecekti aklıma uçaktaki 2,5 saat boyunca. Beynimi susturmayı seçiyordum, doğru ya ben kaçıyordum…

Önümüz yaz olduğundan bir sürü yazlık elbise almıştım, rengarenk... Yeni başlangıçlara... Zaten başım da dönüp duruyordu, mağaza çalışanlarına gülücükler saçıyordum. Deli gibi yorgun düşene kadar alışveriş yaptım ve sonra kendimi bir kafeye attım kahve içmek için. Koltukların birine yayıldım öbürüne de benden fazla yer kaplayan poşetlerimi koydum. Aslına bakarsanız bir bavul daha hazırlamam gerekiyordu sırf bunlar için.

Saat 20.30’du eve geldiğimde... Yarım saat sonra da Koray beni alacaktı. İşlerimin böyle sıkışması çok güzeldi aslında, nefes alacak zamanım kalmıyordu. Yeni bir bavul hazırladım hemen, sanırım saat ona beş vardı, kapı çaldı.

- Arda!
- Gidelim mi?
- Seni beklemiyordum. Uçağım gece yarısı ve Koray götürecek beni havaalanına.
- Benimle gel...
- Neden?

- Çantam hazır, birlikte gidelim.
- Ne? Nasıl yani?
- Madem sen İstanbul’da “son” yazdın bu hikayenin altına. Madem başka mekanlar, başka insanlar olması gerekiyor illa romanda; ben de geliyorum. Hiç bırakmayacağım bu hikayenin kahramanı olmayı, hadi yürü.
- Bu saçmalık. Hem telefonum çalıyor bak, Koray arıyor olmalı.
- Ona benimle gideceğini söyle.

Telefonu açarken bir yandan da büyük bir ihtimalle beni aşağıda bekleyen Koray’a ne diyeceğimi düşünüyordum. “Arda beni götürecekmiş.” diyecek halim de yoktu, Arda’yı hadi ben Koray’la gidiyorum diyecek halim de...

- Koray, hemen iniyorum.
- ...
- Aa tamam, iyi misin? Tabi ben kendim giderim, merak etme sen. İyi olduğuna emin misin ama sen?
- ...
- Tamam canım, sonra konuşuruz...

Koray komşusuna yardım ederken merdivenden düşmüş ve bacağını çatlatmış. Beni hastaneden arıyordu, kötü bir şey yokmuş; ama alçıya almışlar ayağını. Uğursuzluk mu getiyorum ben insanlara diye düşünmemek elimde değil.

- Sanırım Koray’ın şanssızlığı senin şansın olmuş.
- Gidelim o zaman.
- Hâlâ benimle gelmeni istemiyorum. Yeni bir hayata başlayacağımı söylemiştim ben.
- O zaman gitme, burada da yeni bir hayata başlayabiliriz.
- Saçmalıyorsun.
- Hayır, seni seviyorum.
- Hadi biraz hızlı git. Pasaport kontrolleri zaten çok uzun süren işler zaten.
- Bana bir neden söyle Zeynep, şu an seni Yeşilköy’e götürmem için tek bir neden söyle. Ters yönde gideceğimi biliyorsun. Ya o uçağa seninle beraber bineceğiz ya da ters yöne gideceğim.
- Hayır, ben o uçağa yalnız bineceğim ve sen de yaşamaya burada devam edeceksin.
- Beni beşinci ve altıncı mektubun arasında bırakmaya niyetlisin öyleyse.

“İşte sevgilim, beşinci ve altıncı mektup arasında bunlar oldu. Sana susuzluğumu iliklerimde hissediyorum artık. İçimden taşıyor, korkuyorum yakacak, yıkacak, zarar verecek diye; ama taşsın ne yapayım... Buraya hiç gelmezsen, bunu hiç okumazsan ya da çok geç kalırsak yine birbirimize bil ki ben beşinci ve altıncı mektuplar arasında seni bekleyeceğim. Yine o çocuk halimle, yine yaz aylarında, mavi bisikletimle...” demişti bana son mektubunu bitirirken, onu orada hapsolmuş halde bırakamazdım aslına bakarsanız; ama çok geçti işte. Şimdi olamazdı, burada olmazdı. O da demişti ya “ya da çok geç kalırsak yine birbirimize.” Diye, çünkü bu bizim rutinimiz olmuştu artık… Zaten ben hiçbir yere zamanında gidemezdim ki sürekli kaçırırdım vapurları, otobüsleri, tramvayları, metroları… Hep yüzüme kapanırdı kapılar, hani olur ya son anda kapı kapanırken kapıyı tutup da kendini içeri atanlar, işte ben hiçbir zaman onlardan olamamıştım. İlk aşkıma zamanında yetişebileceğimi de nereden çıkarmıştım ki…

- İstediğin yerde olabilirsin, senin seçimin; tabi Roma hariç...
- Siz kadınlar saatlerce vitrinlere bakıp her yere geç kalıyorsunuz.
- Ne demek şimdi bu?
- Yine geç kalacaksın, bize...
- Yine mi?
- Bundan seneler önce, liseye başladığımızda... O zaman da geç kalmıştın.
- Of Arda! Ne farkeder? Gidiyorum ben.
- Gitmiyorsun.
- Ne yapıyorsun sen, Arda geri dön; uçağı kaçıracağım.
- Seni kaçırıyorum.

12 Ağustos 2010 Perşembe

11. Bölümün Devamı

Birdenbire nasıl değişmişti her şey. Birkaç dakika önce şu mektubu okumadan önce dünyanın en kuytu köşesindeki en çaresiz insanıyken kalbimin atışlarını duymaya başlamıştım.Beşinci ve altıncı mektuplar arasında bir şeyler olmuştu ve bana dönebilirdi belki. Tıpkı Candan Erçetin’in Anlatma Sakın’ı ve Bensiz’i arasında gelmesi gibi, hayatıma hızlı çekim yaşadığım o zamanlardan sonra tekrar girmesi gibi. Albümün ismi ismi “Neden”di, gül kokusu vardı şarkı sözlerini yazdığı kaset kapağında. Bu gerçekten çok garipti; çünkü başka arkadaşlarımınkinde yoktu bu koku, sadece bendeki kasetin kapağı çok yoğun bir şekilde gül kokuyordu.

Biraz uzak

Biraz yakın

Neredesin hiç anlayamadım...

Ne zaman sayfalarca özlesem seni

Hep onlar

Yıllardır kokusu aynı kasetten

Beşinci şarkı

Ya da altıncı

Şimdi ikisi arasında bir yerdeyim

Geleceğini bilsem bir gün

Tüm ömrümü iki şarkı arasında geçiririm

Biraz uzaksın

Biraz yakın

Sen kimsin, hiç anlayamadım...

Beş ya da altı

İki şarkı arası

Yine baştan, yeni baştan

Bir gün yine gelirsin diye

Hiç başka şarkı çalmadı

Beş ya da altı...

Bazen yakın

Bazen uzak

Belki burdaydın

Sonra bulamadım...

Ne zaman yoklasa ruhum beni, yerimi

Söyle ona ikisinin ortasındayım

Sadece oradayım

Bir adım atmadım

Ne başa

Ne sona

Sen orada büyüdün, ben burada

Hiç adım atmadım

Masalsı bir tadı vardı çocukken aşkın

Bir an büyüdük, yaralandık

Yırttık attık, acımadık

İkisini arası

İki şarkı arası bir aşktı bizimki de

Sadece o kadar

Bir an

Bir nefes

Bir dokunuş....

Beş ya da altı

İçimden söylediğim iki şarkı

İkisi de o rüzgara razı

Hep uzak

Hep uzak

Seni hep sakladım

Ufacık ellerimde

Canım acıya acıya”

Yine de binlerce soru işareti yükselmişti şimdi de havaya. Ya bu da intikam planının son parçasıysa? Bir daha kaldıramayacağım bir darbesi olurdu Arda’nın. Cesaretimi toplayıp böyle büyük bir riski alacak durumda değildim. Çok fazla kaybetmiştim zaten, canımın daha fazla acımasını istemiyordum. Daha fazlasını kim kaldırabilirdi ki?

Son mektuptu bu dediğim gibi. Her şeyi sandığa koydum, onu yeniden gömecektim. Sanki hiç gelmemişim gibi gidecektim adadan. Hayatımı öylesine yaşamaya devam edecektim, her şey çok daha kolay olcaktı.

“In a Manner of speaking
I just want to say
that I could never forget the way
you told me everything
by saying nothing…”

In a Manner of Speaking’in yakıcı bir melodisi vardı, fon müziği olmuştu sanki o anki halime. Şeftali ağacına dalmıştı gözüm, bir yandan ağlıyordum bir yandan da ağzımda hissediyordum şeftalilerin tadını. Gözyaşlarımın o tuzlu tadı gitmiş yerine şeftali tadı gelmiş gibi.

Bu ufak sandığı, bir şeyleri değiştimeyi başarabileceğini sanan bu mektupları yeniden ait olduğu yere, toprağın altına koymalıydım. Babam öldüğünde düşündüğüm gibi toprağın gözenekleri nefes almak için yetersizdir. Böylece mektuplar nefessiz kalıp solup gideceklerdi.

Ve böylece suçlarından arınacaktı mektuplar, bana nefret kusanlar bile, Arda’nın bana verebileceği tek şey_ki o da saf bir aşk değilmiş ne yazık ki nefretle karışık_ toprağın altında öylece bekleyecekti. Dedim ya suçlarından arınacaktı, çünkü unutmamak gerekir:

Ölenler temize çıkar… Aklanır… Toprağın gibi temizler her şeyi, toz bıraksa da geride… çNefes aldırmasa da… Çünkü gerçek bu, ölenler temize çıkabilir sadece…

Her depresif sahnenin olmazsa olmazıdır, bardaktan boşanırcasına yağmur. İnanın benim depresif sahnemin de bundan eksiği yoktu. Dolayısıyla deli gibi yağmaya başladı, bir yandan rüzgar esiyordu, üşümüştüm. Soğuk bir nisan günüydü, ne kadar normal görüyormuş gibi anlatıyorum artık değil mi? Alıştım, görüyorsunuz, siz hala alışamadınız mı yoksa. Geçmişimi anlattığım hikaye bitti; ama ileride de iyi şeyler olacak gibi durmuyor ki… Ellerim, üstüm başım çamur olmuştu sandığı gömeceğim diye; ama o kadar hızlı yağıyordu ki yağmur cılk çamur olan toprağı elimle bir tarafa itemiyordum bile.

Yağmurda mezar kazmaya çalışan mezarcı gibiydim. Ceseti gömemiyordum, bembeyaz kefeni çamur olmuştu; ne kadar ölü olduğu belli oluyordu artık. Cansız bir nesneydi, hiçbir şeydi. Yine de gömmek zorundaydım, yoksa mide bulandırıcı ceset kokusu her tarafı saracaktı. Yağmuru hissedemesin diye gömebildiğim kadar derine gömmeliydim. İşimi bu kadar iyi yapan bir mezarcıydım işte.

Aslında bana sorsalardı, onları yakar; pisliklerle dolu Marmara Denizi’ne savururdum külleri, İstanbul’a, adaya…

Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum sinirden, gömdüm o sandığı ve koşa koşa çıktım bahçeden...Berbat ada maceram, hiçbir şey ifade etmeden, hiçbir şeyi değiştirmeden böyle bitti.

***

Gece hiç uyuyamadım. En sonunda pes edip çıktım yataktan, battaniyemi üstüme aldım ve film arşivimden bir şeyler bulmaya çalıştım. 2009 yapımı romantik bir filmde karar kıldım: (500) Days of Summer. Fazla hatırlamıyordum gerçi filmi; ama hüsrana uğrayan bir aşk hikayesi olduğunu anımsıyordum. Aşık olmaya korkan bir kadınla, hayatının aşkını arayan bir adamın hikayesi. Ayrılıp da arkadaş kalmaya karar verdiklerinde Tom’un Summer’ın doğumgünü partisine gittiği expectations & reality sahnesi öyle yaktı ki canımı. O sahnede çalan parçayı defalarca defalarca dinledim.

“He never ever saw it coming at all, he never ever saw it coming at all, he never ever saw it coming at all

it's al-right, it's al-right, it's al-right, it's al-right, it's al-right

no one's got it all, no one's got it all, no one's got it all


Power to the people, we don't want it
We want pleasure and the t.v.s try to rape us
And i guess that they're succeeding
Now we're going to these meetings
But we're not doin' any meetin'
And `we're trying to be faithful but we're cheatin', cheatin', cheatin'`

I’m the hero of the story don't need to be saved, i'm the hero of the story don't need to be saved"

“It’s alright” derken her şeyin ne kadar berbat olduğunu defalarca söylüyordum aslında. Her şey harika, her şey mükemmel... Çok mutluyum. Her şey bitti çünkü, ben cesaret edemeyeceğim yeniden parçalanmaya. Sessiz sakin yaşayacağım ve yaşlanacağım. Mutlu olmak zorunda değilim ya illa ki... Her şey açık, her şey net. Artık aşk olmayacaktı hayatımın orta yerinde, liseli romantik kız değildim zaten ben de. Aşk beni tamamlıyor diye düşünmek demode olmuştu hem. Her şey güzeldi işte... “It’s al-right.”

`I’m the hero of the story
don't need to be saved`

Nasıl söylüyordu oysa kurtarılmaya muhtaç olduğunu, nasıl da haykırıyordu tut elimi diye. Yine de yok, yok benim ihtiyacım kurtarılmaya. Bu hikayenin kurtarılmaya ihtiyacı olmayan kahramanıyım ben. Superman benim, ihtiyacım yok kimseye. Kriptonit bile zarar veremez bu saatten sonra bana nasıl olsa kaybedecek hiçbir şeyim yok.

Her şey mükemmel, bitti ya çok mutluyum artık. Sessiz sakin köşemdeyim ya artık, yeni kararlar işte. Dün gece bu kararları aldım ben. Hayatım artık çok güzel olacak artık. Filmin yine aynı sahnesini açtım, yine aynı şarkıyı. Beklentiler & Gerçekler… Televizyonun ışığıyla yazmaya başladım.

“Karlı bir günün keskin soğuğuydu bana gelişlerin

Hep bir yanı içimi acıtan, bembeyaz...

Saflığının yanında, hep bir karanlık

Bir yanım duru

Bir yanım korkar, aksime damlayacak çamurdan

Karlı bir günün, belli belirsiz kristalleriydi sözlerin

Avuçlarımı açar uykulu gözlerle bakardım

Ellerim üşürdü

Şekilleri donuk, köşeleri kör bıçak gibi

Defalarca keser ellerimi

Bir damla kanatmadan,

Acıtır mı diye sorsan, o ayrı

Bazen gelişlerin

Bazen gidişlerin

Hep bir karanlık dedim

İçimin bir yanı, penceremin ışığı

Biraz korkutucu, çokca üşüten bir geceden

Yaprakları zamana yenik düşmüş dallarındır gökyüzü

Perdeyi aralamaya korkmaktan değil

Kardan ya da soğuktan da

Tek derdim, sokağın köşesi

Bir de kapalı penceremden içeri sızan anılar

Bu geceden, senden, benden daha soğuklar

Bir gökyüzüm vardı

Onu da bu gece aldı, durmadı

Bir saniye durmadı, arkasına bakmadı

Bakmadı....”

Tamam, bitti artık bütün macera. Arkama bakmayacağım, benim kanatlarım son gözyaşlarımda çoktan yanıp kül oldu. Öyle ya kimin kanatları var ki artık bu dünyada, böyle de yaşayabilirim. Ne fark eder?

30 Haziran 2010 Çarşamba

2. BÖLÜM: İLK AŞKLAR, SON AŞKLAR


O yazdan sonraki 6 seneyi hızlı çekim olarak yaşadım. Eğer bu bir Türk filmi olsaydı araya sonbaharın sarı yaprakları girebilirdi çok rahat; ama o zaman da olayların nasıl biteceğini tahmin etmek kolay olurdu. Hülya Koçyiğit’in sevgisi bütün her şeyi düzeltebilirdi belki ya da Türkan Şoray’ın o işveli bakışları hiçbir sorun bırakmazdı ortada. Ediz Hun sonunda gerçekleri öğrenir, “Sana haksızlık ettim!” diyerek af dilerdi. Her şey güllük gülistanlık olmuşken “SON” yazısı beliriverirdi, yapım şirketinin adı yazardı. Hollywood filmlerini bile kıskandıracak bir son olurdu böylece. Ancak olaylar pek de öyle gelişmedi. E tabi bu da benim hayatım, biraz maceralı oldu her şey...

Günler güzeldi, ada güzeldi, hayat da... Büyümüştüm artık, babamın olmamasına alışmış mıydım? İnsan böyle şeylere alışamaz, alışsa da sanki büyük bir ihanetmiş gibi kabullenemez... En azından hayat normal bir gidişattaydı. Annemle çok güzel bir hayat kurmuştuk. Babamın işlerini avukatımızın yardımıyla annem ve amcam hallediyorlardı. Tabi bu yüzden oyunculuk hayalleri tamamen suya düşmüştü. Kızını tek başına yetiştirmeye çalışan aynı zamanda kocasından kalanlara sahip çıkan güçlü kadın Meyra Gökmen’in o aralar ne yaşadığını bilemeyecek kadar acemiydim hayatta... Liseye geçmeme bir sene kalmıştı, sınava hazırlanıyordum. Tahmin ettiğim gibi hiçbir yaz tatili eskisi gibi olmamıştı, 8 yaşımda hayatımın yaz tatilleri eski anlamını kaybetmişti. Yaz mevsimi artık bana sadece yapış yapış bir sıcağı ve serinlemek için denize girmeyi, kafa dinlemek için yüzmeyi anlatıyordu. Bu mevsim benim için betimleme yapmaya değecek önemini kaybetmişti.

Kendimi kimseye Arda’ya olduğum kadar yakın hissetmemiştim; ama Özlem, Suna ve Gizem de iyi kızlardı. Arda gittikten sonra okuldaki en yakın arkadaşlarım onlar olmuştu. Okuldaki diyorum; çünkü okul bittikten sonra hayatımda yerleri olacağını tahmin etmiyordum.

Sınavdan sonra üzerimden büyük bir yük kalkmıştı hem de hayat çok güzeldi._Ne çok söylüyorum bunu, kanıtlamaya çalışır gibi... Sanki inanacaksınız da..._ Havalar ısınmıştı. Sık sık denize giriyor sonra da sahilde oturup kızlarla sohbet ediyorduk. Yine dedikodu kazanını kaynatırken Suna ortaya bir konu attı:

- Hadi kızlar, herkes ilk aşkını anlatsın.

Suna cümlesini bitirir bitirmez herkesi bir heyecan sardı. Tabi ben hariç, o zamana kadar hiç aşık olmamıştım. Ozan vardı bizim sınıfta bir, onunla da aramızda önemli bir şey olmamıştı. 1-2 sefer beni eve bırakmıştı en fazla.

Aklıma birden Arda’nın ilk aşkı gelmişti: Cansu. Tabi o zamanlar anlatmıyordu bana; hem çocukça bir şeydi tabiki 7 yaşındaydık. Annem anlatmıştı daha sonradan. Cansu beni sevmezdi, hem de hiç sevmezdi. Belki hırslı bir insan olduğu için kolay kolay sevemediğindendir kimseyi. Belki de Arda’nın yakın arkadaşı olduğumdandır. Gerçi sadece arkadaş olduğumuzu biliyordu o da eminim.

Ben bunları düşünürken konuşma iyice alevlenmişti. Özlem çok gösterişli bir kızdı, zaten 14 değil, 16 gibi gösteriyordu. İki yaş ergenlik dönemlerinde farkediyordu tabi. Liseli kızlar gibiydi, annesi Zuhal teyzeyi de binbir uğraşlarla ikna edip saçlarını kızıla boyadıktan sonra iyice göze batar olmuştu. Yeşil gözleri vardı gerçekten güzel bir kızdı:

- Benim ilk aşkım Bora biliyorsunuz kızlar! Ona deliler gibi aşığım.

Özlem iyi kızdı, hoş kızdı; ama biraz abartırdı sanki olayları. 14 yaşında hayatının aşkını bulmuş olması biraz saçma değil miydi? Üstelik Bora 16 yaşında bir lise öğrencisiydi. Her gün okulundan çıkar Özlem’i almaya gelirdi okul çıkışları.

14 yaşında “hayatının aşkını bulmuş olmak”... Belki kimine sihirli gelir bu, banaysa oldukça ürpertici. Her ne kadar o yaşlarda kime aşık olsam sonsuza kadar süreceğini düşünsem de içten içe bilirdim ki bu sonsuzluk istisnai bir sonsuzluktu. Sonsuza kadar sürmeyen... İşte bu yüzden hayatımın aşkını o yaşta bulursam 17’de belki 18’de kaybederim gibi geliyordu. O yüzden ilk aşkların önemsiz insanlar olması gerektiğini düşünüyordum. İlkler anlamlı olmasa da olurdu. Akşam yemeğinde tabakta son lokma için en güzel yemeği ayırmak gibi bir şey bu. En sona en önemli insanı bırakmak. Nasıl masadan kalkınca en güzel yemeğin tadı kalıyorsa damağında, sahneden inincede hayatıma en önemli insanın sinmesi lazımdı.

Neyse konuya devam edeyim:

Gizem de Erdem’i vardı. Erdem bizim sınıfın en matrak çocuğuydu. Ne zaman birlikte bir yerlere gitsek hepimizi gülmekten kırar geçirirdi. Birbirlerine yakışıyorlar aslında diye düşündüm o an. Bu yakışma olayı sadece bir göz zevkiydi heralde. Yoksa iki insan nasıl yakışabilirlerdi? Bu garip bir yargıydı... İki farklı hayat, görüş, bakışaçısı...

Suna ise derin bir ah çekti:

- Ben sizin kadar şanslı değilim tabi, Ozan bir kerecik dönüp de bana bakmadı. Ahh ahhh!

Evet, Suna’nın ergenlik çağının etkileriyle hayatının aşkı sandığı Ozan biraz önce bahsettiğim Ozan. Ben bunları düşünürken Özlem dürttü birden beni.

- Zeynep! Hadi sen de anlat.
- Neyi?
- Şuna bak dalmış iyice, ooo! Nelerden bahsediyoruz biz burada?
- İlk... ilk aşklardan.
- Heh yola gel şöyle, dökül bakalım.

Ozan’dan bahsedecek değildim herhalde. Suna çok üzülürdü.

- Yok, ben şu ana kadar hiç aşık olmadım.
- Aaaa, yalancıya bak!
- Gerçekten Gizem, daha ilk aşkımla tanışmadım.
- Hani bir çocuk vardı bizim okulda?

Aman Tanrım! Gizem anlamış olabilir miydi?

- Kimden bahsediyorsun tatlım?
- Hani ilk iki sene bizimle okuduktan sonra taşındılar adadan.
- Arda mı?
- Evet o, anlat hadi.
- Arda... Arda benim çocukluk arkadaşım, ilk aşkım değil ki. Sadece arkadaş...
- Biliriz biz o ayakları, hani mankenler yakalanırlar ya birileriyle derler: “Çekmeyin, çekmeyin sadece arkadaşız biz!” diye.
- Gizeeeem!

Sonrası kahkahalar... Oh, bu cehennem azabı sorulardan kurtulmuştum. Ne kadar komikti üstelik Arda ve ben. Yok artık! Arkadaştık biz, yakın arkadaş. Hem son günlerimizi düşününce... Pişmandım aslında, onu o kadar terslediğim için. Sonuçta yalan söylememişti, hatta Arda bana, beni mutlu etsin etmesin her zaman doğruları söyleyen tek insandı. Dürüsttü, güvenilirdi en azından. Her zaman insanlar böyle dostlara sahip olamıyorlardı. Büyüdüğüm nasıl da belli olmuştu birden. Pişmanlıklar...


Pişmanlıklar olacaksa hissettiklerim, büyümek istemiyordum. 8 yaşında kalabilmek için taş sektirdiğimiz sahile dönebilmek için neler vermezdim. Eksilmemiş bir halde.. Dahası böyle bir şeyin olabileceğine inanmam da mümkün değildi, belki 8 olsaydım zaman makinelerine inanabilirdim belki; ama şimdi imkansızdı... Hayallerim küçülmüştü.

- Ben geldim anne!
- Hoşgeldin tatlım, çık yukarı bir duş al. Mahlepli kurabiyelerimden yaptım.
- Dünyanın en hamarat annesi!

Yukarı çıkıp buz gibi suyla duş aldım, buna ihtiyacım vardı, henüz 14 yaşındaydım ve büyüme sancıları çekiyordum. Pişmanlıklar duyuyordum. Saçlarımı havluyla sarmadım, pıt pıt sular damlıyordu odamın parkelerinin üstüne. Gardolabımı açıp krem rengi bir şortla mavi dev bir tişötü üstüme geçirdim. Yatağıma uzandım, biraz müzik dinlemek istiyordum sadece. Candan Erçetin’den “Anlatma Sakın”...

Bana anlatma sakın
Riske girseydin eğer
Yola çıksaydın eğer
Neler yapardın neler

Pişmanlık ne demek şimdi daha iyi hissediyordum. Anlatılmasına, öğretilmesine gerek yoktu. O benim arkadaşımdı, onun hiç yapmadığı gibi kalbini kırdığım bir arkadaşım...

Sen iskeleye bağlı
Fırtınalardan yoksun
Tatlı rüzgara razı
Ben açık denizdeyim
Deniz bu belli olmaz
Huyunu seveyim...

Zaten hayatımda herhangi bir fırtına istemiyordum. Esip gürlemek ya da benzeri, hayır; kesinlikle hayır... Böyle bir şey bana ne zaman iyi gelmişti ki? Ayaklarımı yatağın başına uzatmış bunları düşünüyordum ki şarkı değişti. “Bensiz”

“Mevsimler bensiz kalacak...” diyordu o da.
Hangi mevsim?

- Zeyneeep!
- Tamam anneciğim iniyorum şimdi aşağı.

***

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails