ilk aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilk aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2010 Perşembe

9,5. Bölümün Devamı


İşte dedim ya hayat sevdiği insanların yollarını ilk aşklarıyla kesiştirmez ki bu konudaki cehaletleri insanlara olan inancını beslesin. En kötü zamanlarda bile bilinçaltında inanabileceği, aşık kalabileceği birileri olsun.

“Al işte Zeynep diye yiyordun kendini, al sana Zeynep. Al işte gör gününü gerizekalı, sanki masal yazıyoruz burada, çocukluk aşkın en saf, en temiz insan çıkacak, kimsin lan sen; çok mu değerlisin?” de demiş olabilir tabi hayat bana. Doğru ya çocukluk hayalleri gerçek olabilecek kadar değerli miydim? Çok az kişiye nasip olur bu, bana olmayacak gibi duruyordu o an için.

Artık hayat benim için yaz yağmurlarındandı; kısa, nadir ve istenmeyen. Etkisiz… Hani olur ya yürürsünüz bir sokakta, hatta Zeynep’inkiler gibi çıkmaz sokaklarda yağmur başlar siz köşeyi dönmeden ve o köşeyi döndüğünüzde biter birden. Aynen öyle, köşebaşı yağmurlarındandı ıslatan beni… Ya da ben buna aşk derdim elimden gelseydi… Yaşamak derdim… Diyemedim… Zaten ben söyleyene kadar dinerdi yağmur, çöl olurdu birden her taraf o ayrı mesele. Jehan Barbur diyor ya:

“Kalabalık bir sokak belki hayat

Sen her köşebaşı

Toplanmamış bir oda benle hayat

Sen yağmur sonrası”

1-2 ay kadar kendimi dağıttım tabi, her gece başka bir yerde, bol bol gülmece, eğlenmece. Savaştan çıkmıştım ve bu benim için zaferimin ön kutlaması olacatı. Her şeyin düzelmesine fazla zaman kalmamıştı. Şu bir yıl, Zeynep için nasıl geçti bilmiyorum pek de ilgilenmiyorum; ama benim için hayatımı toparlamakla geçti. Toparlayamam mı zannettiniz, yok canım! O kadar anlattım, yıkılıp kalacak adam değilim ben.

***

- Seni çok seviyorum Arda

- Ben de Eylül..

Eylül’ün bana zaten ilgisi vardı, ben de farkettim ki Zeynep’te olmayan o masumiyet Eylül’de vardı. Bunu görünce etkilenmemek elimde değildi tabi. Üstelik bana benzer bir hikayesi de vardı.

Her ne kadar kötü şeyler yaşadıktan sonra “Allah düşmanıma vermesin.” Desek de çevremizde benzer hikayeler duymak biri rahatlatır. Artık tek günah keçisi biz değilizdir, kötü şeyler sadece bizim başımıza gelmiyordur, sadece biz hata yapmıyoruzdur, şu dünyanın tek aptalı değilizdir. Hayat bir tek bize düşman değildir vs. vs.

- Arda öyle güzel bir zamanda girdin ki hayatıma, iyi ki varsın.

Eylül’le aynı şeyleri paylaşmamız, kafalarımızın uyuşması bizi daha bir yaklaştırdı. Bir şarkı vardı, “Sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir.” diye giden, artık çok da fazla inanmıyordum ona. Belki aşk için doğru olabilirdi; ama devam edebilecek bir sevgi için ayrı yollara gitmemek gerekiyordu.

Dünya durmuyor.. muş... Oturup sızlanacak değildim, küçük kız çocukları gibi. Hayatımın bana attığın bir kazık için daha kendimi bir yerlere kapatacak, geriye çekilecek değildim. Hani dayak arsızı derler ya, işte öyle olmuştum. Nasıl olsa kenarından, köşesinden düzelir diyordum. Tabi sonra yine bozulmak şartıyla. Geriye sarmak, en baştan başlamak gibi bir lüksüm yoktu, hiç olmayacaktı. Resim yaparken hani berbat ettikçe o yağlı boyanın üstüne kat kat boya sürersiniz ya, önceleri çok güzel girer birbirine o renkler harika nüanslar oluşur; ama bir süre sonra tual o boyayı kaldırmaz, renkler birbirini kabul etmez, renkler artık dans falan etmez. İğrenç bir şekilde durur, tuali biraz kazıyıp da siyah astar atmaktan başka hiçbir şans kalmamıştır. Güç bela tuali kazıyıp siyah astarı attınız mı yeni gibi olur ama kim görecek aslında tualin çiziklerle dolu olduğunu. Artık nasıl olsa alışmıştım, çok da ağır gelmiyordu. Tek kural “Çok fazla inanma.”ydı. Hiçbir şeye fazla saplantılı bağlanmamak gerekiyordu.

Evet, ben yuvarlak bir pistte dönüp duruyorum, hep başa dönüyorum ve tekrar tekrar aynı sonuca ulaşıyorum. Kendime tekrar hak veriyordum, defalarca.

“Bir gün gidecekler.”

Siktirip gitsinler, çok da önemli değil kimse şu saatten sonra.

***

Bir sabah ki ben her şeyi çoktan düzeltmiştim artık, Zeynep aradı, telefonunu silmiştim aslında; ama görünce tanıdım, hatırladım.

- Alo?

- Arda, benim Zeynep.

O da sildiğimi tahmin etmişti heralde ki kendini tanıtma ihtiyacı duymuştu. O an düşündüm, neden arıyordu ki beni. Yeniden geri dönmeye mi çalışacaktı ya da Alp kapısına dayanmıştı da beni yardıma mı çağırıyordu. İçimden geçen tek şey “İkisi de kendi pisliklerinde boğulsun, hiç umrumda değil.” di. İntihar falan mı edecekti de son sözlerini söyleyecekti: “Ben bu hayatta kalmayı hakketmiyorum.” diyerek duygu sömürüsü mü yapacaktı? Nasıl olsa ölen masum kalırdı, mağdur olurdu. Bu durumda Zeynep’i zor günlerinde yalnız bırakan Arda kötü adam Erol Taş olurdu. O yine bir şekilde kurtulmayı, haklı olmayı he şeye tercih edecekti. Ben çok da umrunda olmayacaktım, bana bencil diyorsanız, Zeymep ne? Sadece kendi mutluluğu için kimseyi harcamaktan çekinmeyen biri… Biz buyuz işte…

- Merhaba, naber?

- İyiyim... İyi olmaya çalışıyorum. Sen?

- Aynen, yaşayıp gidiyorum.

- Şey diyecektim, işin yoksa bugün bana gelsene. Yemek yaparız, muhabbet ederiz, film izleriz.... Şey benim, senden özür dilemeye ihtiyacım var...

- Aslında...

Benden özür dilemesinin nedeni, ne beni kandırmış olması ne de hatalarını fark etmesiydi. Kendisi de açık sözlülükle söylüyordu, hoş saklasa da anlardım, o da bunu biliyordu; ruhen buna ihtiyacı olduğu için çağırıyordu beni.

Gitmemeyi düşündüm, gerek yoktu. Anlamsız bir yapmacıklık olacaktı aramızda, onun yanında kendimi sığıntı gibi hissedecektim. Evet doğru kelime bu, biz birbirimizin hayatında sığıntıydık, başka bir anlamı olamazdı bunun. Zaman zaman kapı önüne koyuyorduk birbirimizi, ardından acıyıp içeri alıyorduk, sonra tekrar kapı önüne ya da yangın merdiveninin kenarına. Oysa hiç haberimiz yoktu, bir yangın anında birbirimizin ayağına takılacaktık ve bu hayatlarımıza mâl olacaktı.

Yangın merdivenindeki anlamsız eşyalarıydık birbirimizin, komşular gördüklerinde küfrediyorlardı, “Götürüp şunları çöpe atsanıza, apartmanda yaşamak ne demek bilmiyorsunuz.” deyip. Öyle değil diyorduk biz de içimizden... Oysa hiçbir kağıt toplayıcısı götürmezdi bizi, öyle değersizdik. Yine de sanki kapının önüne konsak anında birileri bizi götürecek gibi davranıyorduk birbirimize; yine de evlerimizi açmıyorduk, belki layık görmüyorduk ya da dediğim gibi işte, sığıntıydık biz...

Ve artık çöpleri çıkarmanın vakti gelmişti, yoksa televizyonlara çıkan çöp evlerden olacaktı bizim ruhumuz da. Hani olur ya yaşlı kadınlar, aileleri tarafından terk edildikleri, sahip oldukları hiç bir şeyleri olmadığı için en ufak bir çöpü dahi biriktiren; işte biz de onlardan olacak, insanların içeri girmeye iğrendiği evlerimizde geberip gidecektik. Henüz ölmek istemiyordum ben, üstelik herkesin acıyacağı bir şekilde… En dayanamayacağım şeydi güçsüz ve acınası hissedilmek. Zeynep bunu zaten fazlasıyla yapmıştı, bundan sonrası beni öldürürdü, altın vuruştu, over-doze’du.

- Aslında işim yok Zeynep, gelebilirim, neden olmasın?

- Çok sevindim, bekliyorum.

- Görüşürüz öyleyse...

- Görüşürüz...

Veda konuşmalarına gitmek gariptir, hele de karşınızdakinin hiçbir fikri yokken. Zeynep’in o gün için güzel planları vardı kim bilir? Yemek yer, film izler, şarap içer ardından da sevişiriz diye bekliyordu. Kendini buna hazırlamıştı, şimdi gittiğimde ikimizin bir geleceği olabilceğine dair konuşmalar yapacaktı belki. Birkaç gün, birkaç ay sonrası için planlar, onu da yaparız, bunu da yaparız gibilerinden; ama ben söyleyene kadar bilmeyecekti bunun bir veda konuşması olduğunu. Üstelik öyle tahmin edebileceğiniz türden basit bir veda da değil, onun canını en fazla yakacak şekilde.

Veda konuşmaları için hazırlanmak gariptir. Tıraş olursunuz, en güzel gömleğinizi giyersiniz, en sevdiğiniz parfümü sürersiniz; kadınsanız normalde yaptığınızdan daha fazla makyaj yapar, daha seksi görünmeye çalışırsınız. Belki de yaptığı yanlışı bir kere daha vurmak istersiniz karşınızdaki sizi hayran hayran izlerken ve sizin aklınızdan bir veda konuşmasının replikleri akarken.

Veda konuşmaları… Karşınızdakinin aptal umutlarını bir anda söndürmek gerçekten gariptir ve bunları söyleyene kadar onun söylediklerine gülümseyerek cevap vermek. Siz cesaretinizi toplayana kadar onun kendi kendine gelin güvey olmasını izlemek. Kabul edin gariptir ve garip bir haz verir. Büyük şeyleri yıkmak her zaman bir zevk verir insana, sadistçe bir zevk kabul ediyorum. Özellikle de büyük hayalleri… Sonrasında pişmanlık bile olsa, bir anlık da olsa zevk verir, intikam her zaman zevk verir.

İşte tüm bunlar için; duş aldım, tıraş oldum, en güzel gömleğimi giydim, en sevdiğim parfümümü sürdüm ve arabada zihnimden geçenleri duymamak için son ses müzik dinledim. Hayatım boyunca Zeynep benim zayıf noktam olmuştu; ama artık ona olan zaafım çekip gitmişti. Ekşimsi bir tat bırakmıştı yerine, bozuk süt gibi. Nefret mi bilemiyorum aslında, nefret bile olsa bu kadar güçlü bir şey hissetmeye niyetim yoktu çünkü ona.

Onu görmeye gidiyordum ve şüphesiz ona büyük bir sürprizim vardı. İsterseniz intikam deyin buna, siz bilirsiniz…

31 Temmuz 2010 Cumartesi

9.5. Bölüm: Pişman Olma İhtimali


Acımadım biliyor musunuz ona? Öyle aciz bir şekilde yatıyordu ya, hiç acımadım. Af dileyecek hali bile yoktu, yine de umrumda değildi. Aptallığım beni o kadar uyuşturmuştu ki; beynimin ona acıyabileceğim tarafı eksilip gitmişti. Kendime acıdıım, güçsüz, kandırılmış falan hissettim hatta Alp mi ne ona bile acıdım; ama Zeynep’e acımadım. Hem acısam ne olur, Zeynep bir şekilde kendini kurtarır nasıl olsa, hiç şüphem yok. O mağdura yatar, şiddet gördüğünü öne sürer ya da bunu gibi bir şey ve tüm dünyayı arkasına alır. Dedim ya zerre şüphem yok, kimseyle ilgili hislerimde yanılmadım; sadece aşık olduğumda sekteye uğradım. Aşık falan da değilim artık zaten.

Siz hiç önce mucize diye bir şeyin var olabileceğine inandırılıp sonra da ortada bırakıldınız mı? Çocukluk hayalleri gerçekleşebilyormuş derken tam, birden “Yok canım böyle bir şey mümkün olsaydı bu kadar zor olur muydu yaşamak?” dediğiniz; ama içten içe “Neden bir sefer de beni seçmiyor hayat, lanetli miyim?” diye düşündüğünüz oldu mu sadece bir an bile? İşte ben uzun bir süre bundan başka bir şey hissetmeden yaşadım.


Ben hayatım boyunca sayılamayacak kadar çok yalan söyledim; arkadaşlarıma, aileme… Aklınız şaşar. Olmadığım biri gibi görünmekte üstüme yok benim; hele ki birinin çıkarcı ya da yapmacık olduğunu anlamayagöreyim yapabileceğim şeylerin sınırı yok. İyiliği hak etmeyen kimseye iyi davranmadım şu ana kadar ben, herkes hak ettiğini yaşasın, umrumda değil dedim. Bazen duygularımın normal insanlardan daha derinde, daha ulaşılmaz olduğunu düşünüyorum. Benim kalbime dokunmak zordur, sevgimi gösteremem, romantik falan değilim. Yine de ben bile aşık olursam kalkanlarımın çoğunu indiririm, karşımdakine büyük yalanlar söylemeye kıyamam, benim için değerli olur karşımdaki ve bu yüzden elimden geldiği kadar etik olmaya çalışırım.

Aşık falan değildim artık
Onu soracak olursanız o hiç değildi.

Her şeyinizi ortaya koymuşken, kumar masasında kendinize ve yanınızdakilere koşulsuz güvenip rest çekmişken, saf bir çocuk gibi her şeye inanmışken, yeniden inandırılmışken, “Bittiiii, hadi bakalım evine dön artık, bitti oyun, floş royalle kaybettin.” dediler mi size, dalga geçer bir şekilde; hatta kahkahalar atarak, siz nasıl olabilir diye inanamazken.

Birini kaybetmekten çok, hayal kırıklığı insanı kıran, yanılmışlık hissi. O değer verdiğiniz insanın aradığınız, yanınıza olabileceğine inandığınız insanla uzaktan yakından ilgisinin olmaması. Hata yapıp bir kenara çekilmek, “becerememişlik” hissi. İlk aşklar yaşanmamışlıklar yüzünden akılda kalıyor işte, yarım kaldığı için. Sadece diyorsun ki şu an belki de o olsaydı daha farklı olurdu; sanki melek ilk aşkımız. Devam etseydi görürdünüz kimmiş, neredeymiş o “ilk aşkınız”? Hepimiz başka hayatlara karışıp değiştik; yine de inanmamayı tercih ediyoruz niyeyse. O yüzden iyidir eski aşkınızın hayatınıza bir daha girmemesi, yine de bunu bilerek ya da bilmeden isteriz, aklımızda bir yeri olur onların.

Ve hayat bizi seviyorsa bunu yapmaz, ilk aşklarımızı bir daha karşımıza çıkarmaz. He yok çıkarıyorsa ve biraz akıllıysak uzak dururuz ondan. Uzak durmuyorsak, bir de üstüne kendimizi şanslı sanıyorsak, hayat bizi bağrına bastı sanıyorsak _ki bu hikayede benim rolüm tam olarak bu oluyor_ … Neyse kendime daha fazla hakaret etmek istemiyorum.

Üstelik o kadar eminim ki benim hikayemin daha önce defalarca yaşanmış ve yazılmış olduğuna. Hiçbir özel yanı yok, çoğu insan kandırıyor sevdiğini, her gün yaşanıyor bunlar, hepimiz birbirimizi aldatıp duruyoruz Acınası bir kanıksama değil mi bu? Niye garip gelmedi çoğunuza, kırık dökük bu kadar şey. Niye sanki çok alışkınmış gibi bakıyorsunuz? Hepiniz mi yorgunsunuz ki, hepimiz mi yorgunuz? Ben de sanki çok önemliymişim, gibi anlatıp duruyorum işte… Mazur görün. Neyse devam edeyim, çoğunuzun ne yazık ki alışık olduğu bu hikayeye:

Öyle bir çocukluk yaptım ki inanmayacaksınız, gerçek dışı gelecek; böyle mantıksız bir kurgu da olmaz diyeceksiniz. Yine de yaptım, nasıl olsa artık birbirimizi kırmanın sınırı yoktu. Sürekli ileri gidip duruyoduk, daha da ileri. Artık sanki birbirimizi kıramayacak yerlerdeydik, birbirimize zarar verebilecek konumda değildik, birbirimiz için o kadar önemli değildik; ama elbette bir yolu olmalıydı onu da kırıp dökmenin. Madem öyle ben neden duracaktım, öyle yok “Bana yakışmaz.”, “Delikanlılığa sığmaz.” tarzı düşüncelerim yoktu. Ben de-
Tamam, yine olayları ortasından anlatmaya başladım, iyice anlaşılmaz hale geldi. Hadi en baştan:

Bu bölümü de anlatmak gelmiyor ya içimden neyse artık ne yapalım... Meyra Anne olmasa hiç öğrenemeyecektim belki, he o zaman ne olurdu; dah fazla aptal durumuna nasıl düşerdim o da ayrı bir merak konusu:

- Alo Zeynep, şükürler olsun. Bin kere aradım seni, neden telefonlarıma cevap vermiyorsun?
- Arda sen misin yavrum?
- Meyra Teyze?
Evet çocuğum benim. Zeynep’i aradın tabi. Hastanedeyiz sorma, sorma başımıza gelenleri.
- Ne oldu? Zeynep yanınızda mı? Bir şey mi oldu ona?
- Ah ah! Elleri kırılsın, o Alp denilen herif mahvetmiş güzel kızımı ne hale getirmiş. Benim kızım kocasından dayak yiyecek kız mıydı? Bunun için mi evlendirdik biz onu? Engel olsaydım keşke evlenmek istediğinde o pis şeytanla.
- Tamam, ben ziyaretinize geleceğim. Sakin olmaya, Zeynep’e destek olmaya çalışın.

Son cümleyi nasıl söyleyebildim bilmiyorum. Olduğum yere yığıldım öyle, şaşırdım, rengim attı bir an. Nasıl olabilirdi bu? Böyle bir yalanı nasıl söylemiş olabilirdi? Ve tabiki “Alp”... Doğru duymuştum... Seni sevmeye hüküm giydim “Alp”...
Oysa çok garipti, sonunda yollarımızın bir şekilde kesişmesi. Sanki hayat bu zaman kadar ikimiz de yeterince büyütüp bizi birbirimiz için iyi gelecek hale getirdikten sonra karşılaştırmıştı. Bir şekilde zamanı gelmişti, ilk değildi benim için; ama “en önemlisi” olabilirdi ve eğer bunun için bir doğru zaman varsa işte gelmişti. Belki bu kadar şeyden sonra yaşadıklarımdan öğrendiğim onsa katı kuraldan sonra mucize olabilecek, beni kaderimin iyi bir yerlere götürebileceğine inandırabilecek bir şeydi Zeynep’in yeniden hayatıma girip böyle baş köşede oturması.

Çünkü madem zamanında hayat bizi ayrı bir yerlere savurmak için elinden geleni yapmıştı, belki de bir nedeni vardı ve şimdi birleştiriyorsa yine bir nedeni vardı. Belki de mutlu olma zamanı gelmişti. Ben hep onun eksikliğini hissetmiştim ve eğer o da bir kere bile doğru söylediyse o da hissetmişti. Zaman bizi hiçbir zaman beklememişti, biz hiçbir zaman birbirimize yetişememiştik; ama bir şekilde kesişmişti işte hayat bizim için. Bunu düşündükçe gülümsüyordum, mutlu oluyordum. Oluyor – dum.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

6. BÖLÜM: MEYRA GÖKMEN

Zeynep, Altan’ı senelerdir sormamıştı bana, biraz durakladım, şaşırdım, düşündüm. Bir sürü şeyden bir şeyler uğruna vazgeçmiş ama yine de bugün baktığında yanında fazla da kimsesi olmayan bir kadındım. Anlatacağım çok şey vardı aslında, kimseyle fazla konuşmazdım. O an bir şey oldu ama, Zeynep beni anlayabilecek gibi bakıyordu. Duvardaki saate kilitlenmişti bakışlarım ve anlatmaya başladım.

- Babanı çok sevdim ben Zeynep. Onunla tanıştığımız zaman ben üniversitede okuyordum, konservatuarda. Tiyatro bütün hayatımdı, sahne de yuvam.

- Peki sonra ne oldu anne, nasıl tanıştınız babamla?

- Sabırlı ol Zeynepciğim, anlatıyorum. Bir Yaz Gecesi Rüya’sını sahneye koyacaktık o gece. Ben Hermia rolünü oynayan Yıldız’ın yedeğiydim. Yıldız çok yetenekli bir kızdı ve işi konusunda da oldukça disiplinliydi; yani biliyordum ki Yıldız’ın yedeği olmanın aslında hiçbir anlamı yoktu. Bir kenarda oturacağım kesindi. Yıldız’dan hiç bahsetmemişimdir sana, yanılıyor muyum kızım?

- Hayır anneciğim, arkadaşın mıydı? Neden hiç bahsetmedin?

- Hayır, arkadaşım değildi; babanın sevgilisiydi.

- Ne? Yani babamla tanıştığınızda babamın sevgilisi mi vardı?

- Aynen öyle tatlım. Hatta ben de Lysander’ı oynayan Halil’le beraberdim. Oyunda Lysander’la Hermia sevgili biliyorsun tatlım. Neyse, babanla tanıştığım anda ondan etkilenmiştim; Altan gençliğinde de çok yakışıklıydı ve etkileyiciydi. İstanbul Üniversitesi’nde Uluslar Arası İlişkiler okuyordu, ailesi zengindi. Yıldız da çok gülzel bir kızdı. Açıkçası o zamanlar böyle olacağını hiç düşünmemiştim. Yıldız sayesinde tanıştım yani babanla.

- Ee sonra ne oldu?

- Baban o gece, oyunun galasının olduğu gece, Yıldız’ı terk etti!

- Aa neden?

- Sonradan anlattığına göre benim için yapmış bunu, benden etkilenmiş çünkü. Ben Yıldız’la aram bozulmasın, gerginlik olmasın diye Altan’a hiçbir şekilde yeşil ışık yakmamıştım. Altan yine de etkilenmişti benden.

- İnanamıyorum, masal gibi!

- O gece Yıldız’ın ağlamaktan gözleri şişti, midesi bozuldu. Yani oyundan bir hafta öncesinden hasta olmamak için her türlü önlemi alan, sesine bir şey olmasın diye kısık sesle konuşan kız o gece oyuna çıkamadı.

- Ve, yedeği olarak sen oynadın!

- Evet, hem de Halil’le. İşte o an kafamın karıştığı andı. Çünkü senin çapkın baban, oyundan önce yanıma gelip şans dilemişti ve çok güzel oynayacağıma emin olduğunu, baba güvendiğini söylemişti. Öte yandan Halil’le karşılıklı oynayacaktım.

- Sonra ne oldu anne?

- Sonrası Bir Yaz Gecesi Rüyası tatlım... Bir şekilde babana deli gibi aşık oldum, her şeyi kontrol etmek imkansız. Bu arada küslükler oldu, gerginlikler, zor günler. Yine de babanı çok seviyordum, onun da beni sevdiğini bilmek bana güç veriyordu.

- Hemen evlendiniz mi?

- Ne yazık ki hayır... Aslında biz istiyorduk evlenmeyi; ama Altan’ın ailesi biraz muhafazakar bir aileydi. Oyunculuk okuyor olmam onlar için pek hoş değildi. Aslında onları da suçlamıyorum, hayat görüşleri buydu; kültürleri, yetiştirilme tarzları... Ne diyebilirdim ki? Beni seçim yapmaya zorluyorlardı. Yıldız için aynı problemler çıkmamıştı; çünkü biliyorlardı ki oğullarının Yıldız’la ciddi bir ilişkisi yoktu. Benimle ise tüm hayatını birlikte geçirmek istediği ilk günlerden belli oluyordu.

- Sen ne yaptın peki?

- Bir seçim yaptım! Beni mutluluğa götüreceğine inandığım yolu seçtim. Onu seviyordum ve onunla bu yola girmezsem ömrüm boyu eksikliğini hissedecektim. Sahneye her çıktığımda, repliğimi unuttuğumda, ayağım dekora takıldığında, yaptığım her hatada hatta aldığım her alkışta mutluluğumu ölçecek ve Altan’la daha fazla mutlu olabileceğimi düşünecektim.

- Bu yüzden bana düşünme diyorsun, çünkü birbirimizi sevdiğimizi biliyorsun.

- Evet canım. Bir insanın hayatında eğitim, kariyer o kadar önemli ki; ama ben bunu en üst sıraya koymak istemedim. Çünkü ben beni mutluluğa bunun götürmeyeceğini düşündüm. Bir başkası farklı düşünebilir belki. Oysa sen gördüğüm kadarıyla benim gençliğimdeki gibisin kızım.. Hayatı mutlu olmak için yaşıyorsun, seni mutlu edeceğine inandığın şeyi yapmalısın. Her zaman arkanda olacağımı bilmeni istiyorum. Evlilik bu, çok büyük bir değişim. Tedirgin olman doğal, kendini üzme, tadını çıkar; tatlı telaşlar bunlar. Üstelik sen bir şeyden vazgeçmiyorsun bile.

- Peki sen anne, vazgeçtiklerin için pişman mısın? Şimdi babam yok, geri istemiyor musun bazı şeyleri, aramıyor musun sahneyi?

- Altan varken aramıyordum; ama ne yalan söyleyeyim artık arıyorum Zeynep. O zamanlar bir şeylerden vazgeçmişliğimi hissetmiyordum, Altan yanımdaydı, sen yanımdaydın; ama artık bunu çok şiddetli hissediyorum. Hiç hesaplamamıştım, evet kariyer en üst noktaya konulmasın diyorsun; ama insanın mesleğin gitmiyor hiç, sevdikleriyse bir gün gidecek öyle kesinmiş ki bu...

- Peki yapılabilecek bir şey yok mu anne? En azından bir tiyatro okulu açabilirsin, çocuklara ders verebilirsin?

- Bilmiyorum Zeynep, yorgunum; senelerdir hem de. Bacaklarımda kilometrelerce koşmuşum gibi bitmek tükenmek bilmeyen bir yorgunluk hissediyorum. Yapabilir miyim bilmiyorum.

- “Yapabilir miyim?” değil anne. Bu işte yalnız olduğunu da nereden çıkarıyorsun ki sen. Pekala da birlikte bir şeyler yapabiliriz. Düğünden sonra ilk işim bunu araştırmak olacak. Öyle ya da böyle yeniden tiyatroya bulaşacaksın, karışacaksın.

Bunları konuşurken ikimizde defalarca hıçkırıklarla ağlamıştık. Zerynep’e bazı şeyleri hissettirmemek içn, hayatın benim için ne kadar zor olduğunu farkettirmemek için elimden geleni yapmıştım çünkü senelerce. Altan’dan bahsetmiştim; ama sadece onun unutmamasını ve çocukluk anılarında “baba” figürünün silinmemesini sağlamak için; ama bunları anlatmak zor gelmişti ikimize de... Şimdi ise Zeynep gidiyordu ve biliyordum ki ben daha da yalnızlaşacaktım. Elimden gelen bir şey yoktu...

Bir yandan da vicdan azabı çekiyordum aslında. Bir kızım vardı, harika bir hayatım olmuştu; ama olmuş-tu işte. Şu an içinde bulunduğum boşlukta bana farklı seçimler yapsaydım neler çıkabilirdi karşıma düşünmeden edemiyordum.

Bir yerlerde başka bir Meyra Gökmen varsa ve Altan’ı değil, tiyatroya devam ettiyse o neler yaşamıştır diye geçiyordu aklımdan. Mutluluk karşılaştırılır mı ki? Derece derece... Merak ediyordum yine de o benden daha mı “fazla” mutlu olurdu? Daha mı “az” yalnız olurdu? Çevresinde daha mı “çok” seveni olurdu? Bu azlık – çokluk kavramı beni deli ediyordu. Artık zamanımı doldurmak için yaşıyordum. Yatakta elimi her öteki tarafa uzattığımda o boşluğu ben hissetmiştim. Bir başkası bunu nasıl bu kadar derin hissedebilirdi? İlk başlarda evden çıktığımda sanki herkes bana bakıyor gibi hissediyordum. Hepsi eksilmişliğimin farkındaydı.

“Bu kadın işte, kocası ölmüş, kızıyla yalnız artık, yalnız.”, “Zamanında her şeyi bıraktı da ne oldu, şimdi yalnız.”

Sanki elbiselerimi ya da ayakkabılarımı giymeyi unutmuş gibiydim, çıplaktım, savunmasızdım. Kemiklerim tamamen kireçle kaplıydı ve her hareketimde eklemlerimden kireç dökülüp kan dolaşımıma katılıyordu. Elimi boşluğa uzatıp onun elini tutarmış gibi yapasım geliyordu. Sonra kendi kendime diyordum.

“Saçmalama, kendine gel, kızın var senin ufacık; devam etmek zorundasın.”

Gerçekten çok çok büyük bir “yokluk”tu. Bir insan ne kadar çok şeyinizse yokluğu sizi o kadar öldürür. Nasıl bir şey, bir yandan yaşayamayacağını düşünürken bir yandan ölümden korkmak? Ben ölürsem, bana bir şey olursa Zeynep tamamen yalnız kalacak diye ödüm kopuyordu. Tek bildiğim eksik de olsam bir şekilde devam etmek zorunda olduğumdu. Sonunda ne oldu, Zeynep büyüdü; artık ne ölmemek için bir nedenim ne de yaşamak için büyük bir isteğim var. Takvimleri eskitiyorum o kadar.

- Zeynep, kızım... Seni çok seviyorum, çok mutlu olursun, diliyorum ki çok mutlu olursun.

- Anneciğim ben de seni çok seviyorum.

- Neyse Zeynep, yeter bu kadar duygusallık. Hadi kuaförle konuşmaya gideceğiz daha. Saç modelini, makyajını nasıl istiyorsan şimdiden anlat; son güne bırakma. Bu sefer stres yapacaksın, ağlayacaksın. Sen o gecenin en güzeli olmalısın tatlım, gözleri şiş gelin olmaz.

- Haklısın anne, zaten sen Ajda ve Feray olmasaydı bu işin içinden çıkamazdım inan. Kendim dekore edeceğim diye evime kimseyi sokmadım biliyorsun Alp’ten başka. Son halini görmeni çok istiyorum. Kuaförden sonra gel bize gidelim, bir kahve yapayım sana yeni evimde.

- Harika olur kızım, hatta arkadaşlarını da çağırsana. Tabi evlendikten sonra güzel bir davet verirsiniz evinizde; ama Feray ve Ajda evi önceden görmeyi hakkediyorlar bence. Dediğin gibi o kadar çalıştılar, sefasını da sürsünler bol köpüklü Türk kahvelerini yudumlayarak.

- Tamam anneciğim, öyle yapalım o zaman. Sabırsızlanıyorum evimi görmeniz için.

- Ben de sabırsızlanıyorum Zeynep. Gece – gündüz yetiştirmen gereken projelerin yanında bir de bunları çizdin, gittin her şeyi kendin satın aldın, bizzat ilgilendin kızım. Senin eserin oldu yuvan. Allah ağız tadıyla oturmayı nasip etsin.

- Amin anneciğim, amin...


Zeynep Gökmen

- Zeyneeep! Evin mükemmel olmuş! Harikasın sen, harika bir mimarsın!

- Feray’cığım biraz abartıyorsun sanki.

- Zeynep, dalga mı geçiyorsun sen! İnce düşünülmüş, küçük ayrıntılar ve dört mevsim fikrini çok güzel yansıtmışsın. Ben de istiyorum valla, benim evimi de sen dekore et.

- Evet Zeynep, Feray haklı burayı harika bir yere çevirmişsin. Bayıldım, tek kelimeyle bayıldım. Diliyorum ki bir sürü mutlu mevsim yaşarsınız bu evde.

- Ajda biliyorsun siz yardım etmeseydiniz, bu kadar şeyi yetiştiremezdim. İş yerinde de bu aralar çok yoğundum biliyorsunuz ve Alp’le de yapamazdım hepsini. Kız filmlerindeki gibi olacak biliyorum, biraz “kız gücü”ne ihtiyacım vardı bayanlar.

- Harika bir iş çıkarmışsınız. Zeynep, kızım hepsinden öte mesleğin bu senin ve bunu bu kadar iyi yapabildiğini bilmek beni gururlandırıyor.

- Anne, teşekkür ederim, seni seviyorum. Hani geçin oturun, sade ve bol köpüklü kahveleriniz hemen geliyor.

Böylece yeni evimde ilk misafirlerimi ağırlamıştım. Beşinci mevsim benim için aşk ve dostluktu. Ben o zamanlar mucizevi bir şekilde bunu yaşıyordum.

Aşk Mevsimi’ni... Dostluk Mevsimi’ni... Mutluluk Mevsimi’ni...

Bütün kararlar verilmişti, her şey hazırdı. Saçlarımı kesinlikle topuz yaptırmayacaktım, yani kabarık olacaktı lüle lüle; ama omuzlarıma dökülmesini istiyordum. Makyajım gümüş tonlarında olacaktı ve bronz tabiki. Annemin de dediği gibi o gecenin en güzeli ben olmalıydım. Feray’ın düğününde kendimi gelin olarak hayal edişim geldi aklıma şimdi. Sabırsızlanıyordum kendi düğünüm için. Bu tip şeyler kadınların estetik ve güzellik zevklerinin tatmini aslında. Alp için bu kadar değer taşımıyordu; ama benim için o gece çekilecek fotoğraflar çok önemliydi.

O gece çekilecek fotoğrafların hayaleti ise babam olacaktı... Hep bir köşede ona da yer olacaktı ve sanki hepimiz ona yer hazırlar gibi bir tarafımı boş bırakacaktık, hiçbirimiz bu konuda konuşmayacaktık. “Baban da seni görse...” cümleleri geçmeyecekti; ama herkes bunu söyleyecekti içinden. Annem de koluna gireceği o yakışıklı adamı çok arayacaktı eminim. O yaz gecesi rüyasını, bir hafta sonra tekrar yaşamak için her şeyini verebilirdi. Ne yazık ki istisnası yoktu ölümün ya da pazarlığı. Babamla dans edemeyecektim düğünümde, onun hüznünü göremeyecektim. Ona “Benim ilk ve büyük aşkım sensin, bunu hiç bir şey değiştiremez.” diyemeyecektim.

Şimdi de desem duyar mı dersiniz...

1 Temmuz 2010 Perşembe

2. BÖLÜMÜN DEVAMI


Ve o günden tam 2 hafta sonra, yine aynı şarkıları dinlerken, yine üstümde mavi dev tişörtüm ve krem rengi mini şortum varken inanılmaz bir şey oldu. O şarkıları bir daha aklımdan çıkarmayacak bir şey... Arkadaşım geri döndü!

- Zeyneeeep!
- Yemek yemeyeceğim anne.


- Misafirlerimiz var!

Şevval teyze falandır, yine şirinlik yapmak zorundan kalacağım derken aşağı indiğimden uzun boylu bir çocuğa rastladım. İşte o çocuk Arda’dan başkası değildi. Değişmişti, yani yüzü mesela, büyümüştü, irileşmişti ve doğrusu boyu gerçekten çok uzamıştı:

- Merhaba!
- Zeynep!

Yeşim Teyze hala cıvıl cıvıldı. Sedef abla çok güzelleşmişti. Özlemiştim doğrusu, onları da Arda’yı da...

- Nasılsın canım?
- İyiyim teşekkürler Yeşim Teyze.
- Nasıl da güzelleşmiş, canım benim.

Sonra Arda’ya yöneldim:

- Merhaba...
- Selam...
- Nasılsın?
- İyiyim, sen?
- Ben de... Çok değişmişsin.
- Sen de canım...
Bol üç noktalı, duraksamalı bir konuşmaydı. İkimizde fazlasıyla şaşkındık çünkü. Birbirimizi bu kadar değişmiş bulmayı ummuyorduk; ama garip bir şekilde onun aslında hiç değişmediğini hissediyordum. O gün yeniden eskisi gibi dertleştik, çok güzeldi. Yeniden kendimi bulmuş, 8’e dönmüş gibiydim. Hatta içimde bir şeyleri değiştirebilme gücü bile vardı. Sonuçta artık okulum adada olmayacaktı, sık sık İstanbul’a geçecektim. (Adalılardan kimse burayı İstanbul saymaz. Hatta İstanbullular da burayı İstanbul kabul etrmez sanırım, ada başkadır..) Arda’la yine bol bol görüşebilirdim. Bu harika olurdu, yeniden yakın arkadaş olurduk, çocukluğumuzdan sonra gençliğimizi de birlikte renklendirirdik. Düşüncesi bile harikaydı. Bir yandan bunları düşünüyordum; bir yandan da Arda’la konuşduk. Tahmin edebileceğiniz gibi: eski günlerden...

- O günü hatırlıyor musun? Tüm kasabayı başbakan buraya gelecek diye birbirine katmıştık.
- Hatırlamaz mıyım! Uydurduğumuz küçük yalan büyümüş, tüm adayı sarmıştı. Herkes buna inanmıştı ve hazırlık yapmaya başlamıştı.
- Hele gazetecilere haber verilmesi, hayatımda o kadar gazeteciyi bir arada görmedim ben. Belediye Başkanının “Öhhöm ben bizzat görüştüm kendisiyle bizleri şereflendirecek.” demesi.
- Olay o kadar büyümüştü ki başbakan yardımcısı açıklama yapmıştı.
- Çünkü o aralar başbakan Amerika’ya gidiyordu.

Bunları konuşurken gözlerimden yaşlar gelmişti gülmekten. Uzun süredir bu kadar gülmemiştim. Biz iki küçük çocuk nasıl da haylazdık böyle. Hatırlaması bile harikaydı.

- Cep telefonun var mı?
- Evet. Dur getireyim de kaydedeyim numaranı.
- Tamam.

Aceleyle odama çıktım, telefonumu o giysi yığınları arasında aramaya başladım. Heyecanlı mıydım? Evet, kesinlikle... Niye ki? Çünkü onu görmek bana iyi gelmişti.

- Tamam, buldum telefonumu.
- Önce sen?
- 05........
- Kaydettim, çaldırıyorum.
- Ben de kaydettim tamamdır.
- Sürekli gidip geleceksin İstanbul’a değil mi?
- Tabi, okulum orada olacak, her gün gidip geleceğim.
- Zor olmayacak mı, keşke taşınsanız.
- Yapma burası harika bir yer, bence siz geri taşınmalısınız.
- Keşke... Ama babam, orasının işine yakın olmasını seviyor, çok alıştı...

Gittiklerinde ise cıvıl cıvıldım. Çocuklar nasıl dünyayı döndürecek gücü hissederler içlerinde, ben de öyleydim. Okulların açılmasına bir hafta kadar vardı. Arda yatılı okula gidecekti, aslında okulu evden o kadar uzak değildi; ama ergenliğin verdiği özgür olma tutkusuyla ailesinden uzak olma fikri onu cezbetmişti.
***

- Nasılsın Sahracığım?
- İyiyim, sen?
- Ben de iyiyim, liseli olmaya son bir hafta =) Harika bir şey değil mi? Kendimi çok tazelenmiş hissediyorum.
- Kız sende bir haller var, aşık mısın nesin? =)
- Yok canım, kime aşık olacağım, hayat güzel, dünya güzel.
- Haklısın tatlım, benim şimdi çıkmam gerekiyor. Annem çağırıyor. Çok çok öptüm.
- Ben de seni öptüm canım, görüşürüz.

Sahra’yla biraz konuştuktan sonra kapattım bilgisayarı. Sahra benim uzaktan kuzenim ve çok yakın arkadaşım. Adaya birkaç yazda bir gelir, sırdaşım ve dostumdur. Beni benden iyi tanır. Bizim kızların sahildeki o sözlerine kulak asmamıştım; ama Sahra... Yoksa...

İnat etmek o kadar anlamsızlaşmıştı ki birden, mutluydum, çok mutluydum, onu görmek bana iyi gelmişti, o şarkıyı hayatım boyunca ne zaman moralim bozuk olsa dinleyecektim; çünkü o benim ilk aşkım... mıydı?

30 Haziran 2010 Çarşamba

2. BÖLÜM: İLK AŞKLAR, SON AŞKLAR


O yazdan sonraki 6 seneyi hızlı çekim olarak yaşadım. Eğer bu bir Türk filmi olsaydı araya sonbaharın sarı yaprakları girebilirdi çok rahat; ama o zaman da olayların nasıl biteceğini tahmin etmek kolay olurdu. Hülya Koçyiğit’in sevgisi bütün her şeyi düzeltebilirdi belki ya da Türkan Şoray’ın o işveli bakışları hiçbir sorun bırakmazdı ortada. Ediz Hun sonunda gerçekleri öğrenir, “Sana haksızlık ettim!” diyerek af dilerdi. Her şey güllük gülistanlık olmuşken “SON” yazısı beliriverirdi, yapım şirketinin adı yazardı. Hollywood filmlerini bile kıskandıracak bir son olurdu böylece. Ancak olaylar pek de öyle gelişmedi. E tabi bu da benim hayatım, biraz maceralı oldu her şey...

Günler güzeldi, ada güzeldi, hayat da... Büyümüştüm artık, babamın olmamasına alışmış mıydım? İnsan böyle şeylere alışamaz, alışsa da sanki büyük bir ihanetmiş gibi kabullenemez... En azından hayat normal bir gidişattaydı. Annemle çok güzel bir hayat kurmuştuk. Babamın işlerini avukatımızın yardımıyla annem ve amcam hallediyorlardı. Tabi bu yüzden oyunculuk hayalleri tamamen suya düşmüştü. Kızını tek başına yetiştirmeye çalışan aynı zamanda kocasından kalanlara sahip çıkan güçlü kadın Meyra Gökmen’in o aralar ne yaşadığını bilemeyecek kadar acemiydim hayatta... Liseye geçmeme bir sene kalmıştı, sınava hazırlanıyordum. Tahmin ettiğim gibi hiçbir yaz tatili eskisi gibi olmamıştı, 8 yaşımda hayatımın yaz tatilleri eski anlamını kaybetmişti. Yaz mevsimi artık bana sadece yapış yapış bir sıcağı ve serinlemek için denize girmeyi, kafa dinlemek için yüzmeyi anlatıyordu. Bu mevsim benim için betimleme yapmaya değecek önemini kaybetmişti.

Kendimi kimseye Arda’ya olduğum kadar yakın hissetmemiştim; ama Özlem, Suna ve Gizem de iyi kızlardı. Arda gittikten sonra okuldaki en yakın arkadaşlarım onlar olmuştu. Okuldaki diyorum; çünkü okul bittikten sonra hayatımda yerleri olacağını tahmin etmiyordum.

Sınavdan sonra üzerimden büyük bir yük kalkmıştı hem de hayat çok güzeldi._Ne çok söylüyorum bunu, kanıtlamaya çalışır gibi... Sanki inanacaksınız da..._ Havalar ısınmıştı. Sık sık denize giriyor sonra da sahilde oturup kızlarla sohbet ediyorduk. Yine dedikodu kazanını kaynatırken Suna ortaya bir konu attı:

- Hadi kızlar, herkes ilk aşkını anlatsın.

Suna cümlesini bitirir bitirmez herkesi bir heyecan sardı. Tabi ben hariç, o zamana kadar hiç aşık olmamıştım. Ozan vardı bizim sınıfta bir, onunla da aramızda önemli bir şey olmamıştı. 1-2 sefer beni eve bırakmıştı en fazla.

Aklıma birden Arda’nın ilk aşkı gelmişti: Cansu. Tabi o zamanlar anlatmıyordu bana; hem çocukça bir şeydi tabiki 7 yaşındaydık. Annem anlatmıştı daha sonradan. Cansu beni sevmezdi, hem de hiç sevmezdi. Belki hırslı bir insan olduğu için kolay kolay sevemediğindendir kimseyi. Belki de Arda’nın yakın arkadaşı olduğumdandır. Gerçi sadece arkadaş olduğumuzu biliyordu o da eminim.

Ben bunları düşünürken konuşma iyice alevlenmişti. Özlem çok gösterişli bir kızdı, zaten 14 değil, 16 gibi gösteriyordu. İki yaş ergenlik dönemlerinde farkediyordu tabi. Liseli kızlar gibiydi, annesi Zuhal teyzeyi de binbir uğraşlarla ikna edip saçlarını kızıla boyadıktan sonra iyice göze batar olmuştu. Yeşil gözleri vardı gerçekten güzel bir kızdı:

- Benim ilk aşkım Bora biliyorsunuz kızlar! Ona deliler gibi aşığım.

Özlem iyi kızdı, hoş kızdı; ama biraz abartırdı sanki olayları. 14 yaşında hayatının aşkını bulmuş olması biraz saçma değil miydi? Üstelik Bora 16 yaşında bir lise öğrencisiydi. Her gün okulundan çıkar Özlem’i almaya gelirdi okul çıkışları.

14 yaşında “hayatının aşkını bulmuş olmak”... Belki kimine sihirli gelir bu, banaysa oldukça ürpertici. Her ne kadar o yaşlarda kime aşık olsam sonsuza kadar süreceğini düşünsem de içten içe bilirdim ki bu sonsuzluk istisnai bir sonsuzluktu. Sonsuza kadar sürmeyen... İşte bu yüzden hayatımın aşkını o yaşta bulursam 17’de belki 18’de kaybederim gibi geliyordu. O yüzden ilk aşkların önemsiz insanlar olması gerektiğini düşünüyordum. İlkler anlamlı olmasa da olurdu. Akşam yemeğinde tabakta son lokma için en güzel yemeği ayırmak gibi bir şey bu. En sona en önemli insanı bırakmak. Nasıl masadan kalkınca en güzel yemeğin tadı kalıyorsa damağında, sahneden inincede hayatıma en önemli insanın sinmesi lazımdı.

Neyse konuya devam edeyim:

Gizem de Erdem’i vardı. Erdem bizim sınıfın en matrak çocuğuydu. Ne zaman birlikte bir yerlere gitsek hepimizi gülmekten kırar geçirirdi. Birbirlerine yakışıyorlar aslında diye düşündüm o an. Bu yakışma olayı sadece bir göz zevkiydi heralde. Yoksa iki insan nasıl yakışabilirlerdi? Bu garip bir yargıydı... İki farklı hayat, görüş, bakışaçısı...

Suna ise derin bir ah çekti:

- Ben sizin kadar şanslı değilim tabi, Ozan bir kerecik dönüp de bana bakmadı. Ahh ahhh!

Evet, Suna’nın ergenlik çağının etkileriyle hayatının aşkı sandığı Ozan biraz önce bahsettiğim Ozan. Ben bunları düşünürken Özlem dürttü birden beni.

- Zeynep! Hadi sen de anlat.
- Neyi?
- Şuna bak dalmış iyice, ooo! Nelerden bahsediyoruz biz burada?
- İlk... ilk aşklardan.
- Heh yola gel şöyle, dökül bakalım.

Ozan’dan bahsedecek değildim herhalde. Suna çok üzülürdü.

- Yok, ben şu ana kadar hiç aşık olmadım.
- Aaaa, yalancıya bak!
- Gerçekten Gizem, daha ilk aşkımla tanışmadım.
- Hani bir çocuk vardı bizim okulda?

Aman Tanrım! Gizem anlamış olabilir miydi?

- Kimden bahsediyorsun tatlım?
- Hani ilk iki sene bizimle okuduktan sonra taşındılar adadan.
- Arda mı?
- Evet o, anlat hadi.
- Arda... Arda benim çocukluk arkadaşım, ilk aşkım değil ki. Sadece arkadaş...
- Biliriz biz o ayakları, hani mankenler yakalanırlar ya birileriyle derler: “Çekmeyin, çekmeyin sadece arkadaşız biz!” diye.
- Gizeeeem!

Sonrası kahkahalar... Oh, bu cehennem azabı sorulardan kurtulmuştum. Ne kadar komikti üstelik Arda ve ben. Yok artık! Arkadaştık biz, yakın arkadaş. Hem son günlerimizi düşününce... Pişmandım aslında, onu o kadar terslediğim için. Sonuçta yalan söylememişti, hatta Arda bana, beni mutlu etsin etmesin her zaman doğruları söyleyen tek insandı. Dürüsttü, güvenilirdi en azından. Her zaman insanlar böyle dostlara sahip olamıyorlardı. Büyüdüğüm nasıl da belli olmuştu birden. Pişmanlıklar...


Pişmanlıklar olacaksa hissettiklerim, büyümek istemiyordum. 8 yaşında kalabilmek için taş sektirdiğimiz sahile dönebilmek için neler vermezdim. Eksilmemiş bir halde.. Dahası böyle bir şeyin olabileceğine inanmam da mümkün değildi, belki 8 olsaydım zaman makinelerine inanabilirdim belki; ama şimdi imkansızdı... Hayallerim küçülmüştü.

- Ben geldim anne!
- Hoşgeldin tatlım, çık yukarı bir duş al. Mahlepli kurabiyelerimden yaptım.
- Dünyanın en hamarat annesi!

Yukarı çıkıp buz gibi suyla duş aldım, buna ihtiyacım vardı, henüz 14 yaşındaydım ve büyüme sancıları çekiyordum. Pişmanlıklar duyuyordum. Saçlarımı havluyla sarmadım, pıt pıt sular damlıyordu odamın parkelerinin üstüne. Gardolabımı açıp krem rengi bir şortla mavi dev bir tişötü üstüme geçirdim. Yatağıma uzandım, biraz müzik dinlemek istiyordum sadece. Candan Erçetin’den “Anlatma Sakın”...

Bana anlatma sakın
Riske girseydin eğer
Yola çıksaydın eğer
Neler yapardın neler

Pişmanlık ne demek şimdi daha iyi hissediyordum. Anlatılmasına, öğretilmesine gerek yoktu. O benim arkadaşımdı, onun hiç yapmadığı gibi kalbini kırdığım bir arkadaşım...

Sen iskeleye bağlı
Fırtınalardan yoksun
Tatlı rüzgara razı
Ben açık denizdeyim
Deniz bu belli olmaz
Huyunu seveyim...

Zaten hayatımda herhangi bir fırtına istemiyordum. Esip gürlemek ya da benzeri, hayır; kesinlikle hayır... Böyle bir şey bana ne zaman iyi gelmişti ki? Ayaklarımı yatağın başına uzatmış bunları düşünüyordum ki şarkı değişti. “Bensiz”

“Mevsimler bensiz kalacak...” diyordu o da.
Hangi mevsim?

- Zeyneeep!
- Tamam anneciğim iniyorum şimdi aşağı.

***

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails