
31 Temmuz 2010 Cumartesi
9.5. Bölüm: Pişman Olma İhtimali

12 Temmuz 2010 Pazartesi
6. BÖLÜM: MEYRA GÖKMEN
Zeynep, Altan’ı senelerdir sormamıştı bana, biraz durakladım, şaşırdım, düşündüm. Bir sürü şeyden bir şeyler uğruna vazgeçmiş ama yine de bugün baktığında yanında fazla da kimsesi olmayan bir kadındım. Anlatacağım çok şey vardı aslında, kimseyle fazla konuşmazdım. O an bir şey oldu ama, Zeynep beni anlayabilecek gibi bakıyordu. Duvardaki saate kilitlenmişti bakışlarım ve anlatmaya başladım.
- Babanı çok sevdim ben Zeynep. Onunla tanıştığımız zaman ben üniversitede okuyordum, konservatuarda. Tiyatro bütün hayatımdı, sahne de yuvam.
- Peki sonra ne oldu anne, nasıl tanıştınız babamla?
- Sabırlı ol Zeynepciğim, anlatıyorum. Bir Yaz Gecesi Rüya’sını sahneye koyacaktık o gece. Ben Hermia rolünü oynayan Yıldız’ın yedeğiydim. Yıldız çok yetenekli bir kızdı ve işi konusunda da oldukça disiplinliydi; yani biliyordum ki Yıldız’ın yedeği olmanın aslında hiçbir anlamı yoktu. Bir kenarda oturacağım kesindi. Yıldız’dan hiç bahsetmemişimdir sana, yanılıyor muyum kızım?
- Hayır anneciğim, arkadaşın mıydı? Neden hiç bahsetmedin?
- Hayır, arkadaşım değildi; babanın sevgilisiydi.
- Ne? Yani babamla tanıştığınızda babamın sevgilisi mi vardı?
- Aynen öyle tatlım. Hatta ben de Lysander’ı oynayan Halil’le beraberdim. Oyunda Lysander’la Hermia sevgili biliyorsun tatlım. Neyse, babanla tanıştığım anda ondan etkilenmiştim; Altan gençliğinde de çok yakışıklıydı ve etkileyiciydi. İstanbul Üniversitesi’nde Uluslar Arası İlişkiler okuyordu, ailesi zengindi. Yıldız da çok gülzel bir kızdı. Açıkçası o zamanlar böyle olacağını hiç düşünmemiştim. Yıldız sayesinde tanıştım yani babanla.
- Ee sonra ne oldu?
- Baban o gece, oyunun galasının olduğu gece, Yıldız’ı terk etti!
- Aa neden?
- Sonradan anlattığına göre benim için yapmış bunu, benden etkilenmiş çünkü. Ben Yıldız’la aram bozulmasın, gerginlik olmasın diye Altan’a hiçbir şekilde yeşil ışık yakmamıştım. Altan yine de etkilenmişti benden.
- İnanamıyorum, masal gibi!
- O gece Yıldız’ın ağlamaktan gözleri şişti, midesi bozuldu. Yani oyundan bir hafta öncesinden hasta olmamak için her türlü önlemi alan, sesine bir şey olmasın diye kısık sesle konuşan kız o gece oyuna çıkamadı.
- Ve, yedeği olarak sen oynadın!
- Evet, hem de Halil’le. İşte o an kafamın karıştığı andı. Çünkü senin çapkın baban, oyundan önce yanıma gelip şans dilemişti ve çok güzel oynayacağıma emin olduğunu, baba güvendiğini söylemişti. Öte yandan Halil’le karşılıklı oynayacaktım.
- Sonra ne oldu anne?
- Sonrası Bir Yaz Gecesi Rüyası tatlım... Bir şekilde babana deli gibi aşık oldum, her şeyi kontrol etmek imkansız. Bu arada küslükler oldu, gerginlikler, zor günler. Yine de babanı çok seviyordum, onun da beni sevdiğini bilmek bana güç veriyordu.
- Hemen evlendiniz mi?
- Ne yazık ki hayır... Aslında biz istiyorduk evlenmeyi; ama Altan’ın ailesi biraz muhafazakar bir aileydi. Oyunculuk okuyor olmam onlar için pek hoş değildi. Aslında onları da suçlamıyorum, hayat görüşleri buydu; kültürleri, yetiştirilme tarzları... Ne diyebilirdim ki? Beni seçim yapmaya zorluyorlardı. Yıldız için aynı problemler çıkmamıştı; çünkü biliyorlardı ki oğullarının Yıldız’la ciddi bir ilişkisi yoktu. Benimle ise tüm hayatını birlikte geçirmek istediği ilk günlerden belli oluyordu.
- Sen ne yaptın peki?
- Bir seçim yaptım! Beni mutluluğa götüreceğine inandığım yolu seçtim. Onu seviyordum ve onunla bu yola girmezsem ömrüm boyu eksikliğini hissedecektim. Sahneye her çıktığımda, repliğimi unuttuğumda, ayağım dekora takıldığında, yaptığım her hatada hatta aldığım her alkışta mutluluğumu ölçecek ve Altan’la daha fazla mutlu olabileceğimi düşünecektim.
- Bu yüzden bana düşünme diyorsun, çünkü birbirimizi sevdiğimizi biliyorsun.
- Evet canım. Bir insanın hayatında eğitim, kariyer o kadar önemli ki; ama ben bunu en üst sıraya koymak istemedim. Çünkü ben beni mutluluğa bunun götürmeyeceğini düşündüm. Bir başkası farklı düşünebilir belki. Oysa sen gördüğüm kadarıyla benim gençliğimdeki gibisin kızım.. Hayatı mutlu olmak için yaşıyorsun, seni mutlu edeceğine inandığın şeyi yapmalısın. Her zaman arkanda olacağımı bilmeni istiyorum. Evlilik bu, çok büyük bir değişim. Tedirgin olman doğal, kendini üzme, tadını çıkar; tatlı telaşlar bunlar. Üstelik sen bir şeyden vazgeçmiyorsun bile.
- Peki sen anne, vazgeçtiklerin için pişman mısın? Şimdi babam yok, geri istemiyor musun bazı şeyleri, aramıyor musun sahneyi?
- Altan varken aramıyordum; ama ne yalan söyleyeyim artık arıyorum Zeynep. O zamanlar bir şeylerden vazgeçmişliğimi hissetmiyordum, Altan yanımdaydı, sen yanımdaydın; ama artık bunu çok şiddetli hissediyorum. Hiç hesaplamamıştım, evet kariyer en üst noktaya konulmasın diyorsun; ama insanın mesleğin gitmiyor hiç, sevdikleriyse bir gün gidecek öyle kesinmiş ki bu...
- Peki yapılabilecek bir şey yok mu anne? En azından bir tiyatro okulu açabilirsin, çocuklara ders verebilirsin?
- Bilmiyorum Zeynep, yorgunum; senelerdir hem de. Bacaklarımda kilometrelerce koşmuşum gibi bitmek tükenmek bilmeyen bir yorgunluk hissediyorum. Yapabilir miyim bilmiyorum.
- “Yapabilir miyim?” değil anne. Bu işte yalnız olduğunu da nereden çıkarıyorsun ki sen. Pekala da birlikte bir şeyler yapabiliriz. Düğünden sonra ilk işim bunu araştırmak olacak. Öyle ya da böyle yeniden tiyatroya bulaşacaksın, karışacaksın.
Bunları konuşurken ikimizde defalarca hıçkırıklarla ağlamıştık. Zerynep’e bazı şeyleri hissettirmemek içn, hayatın benim için ne kadar zor olduğunu farkettirmemek için elimden geleni yapmıştım çünkü senelerce. Altan’dan bahsetmiştim; ama sadece onun unutmamasını ve çocukluk anılarında “baba” figürünün silinmemesini sağlamak için; ama bunları anlatmak zor gelmişti ikimize de... Şimdi ise Zeynep gidiyordu ve biliyordum ki ben daha da yalnızlaşacaktım. Elimden gelen bir şey yoktu...
Bir yandan da vicdan azabı çekiyordum aslında. Bir kızım vardı, harika bir hayatım olmuştu; ama olmuş-tu işte. Şu an içinde bulunduğum boşlukta bana farklı seçimler yapsaydım neler çıkabilirdi karşıma düşünmeden edemiyordum.
Bir yerlerde başka bir Meyra Gökmen varsa ve Altan’ı değil, tiyatroya devam ettiyse o neler yaşamıştır diye geçiyordu aklımdan. Mutluluk karşılaştırılır mı ki? Derece derece... Merak ediyordum yine de o benden daha mı “fazla” mutlu olurdu? Daha mı “az” yalnız olurdu? Çevresinde daha mı “çok” seveni olurdu? Bu azlık – çokluk kavramı beni deli ediyordu. Artık zamanımı doldurmak için yaşıyordum. Yatakta elimi her öteki tarafa uzattığımda o boşluğu ben hissetmiştim. Bir başkası bunu nasıl bu kadar derin hissedebilirdi? İlk başlarda evden çıktığımda sanki herkes bana bakıyor gibi hissediyordum. Hepsi eksilmişliğimin farkındaydı.
“Bu kadın işte, kocası ölmüş, kızıyla yalnız artık, yalnız.”, “Zamanında her şeyi bıraktı da ne oldu, şimdi yalnız.”
Sanki elbiselerimi ya da ayakkabılarımı giymeyi unutmuş gibiydim, çıplaktım, savunmasızdım. Kemiklerim tamamen kireçle kaplıydı ve her hareketimde eklemlerimden kireç dökülüp kan dolaşımıma katılıyordu. Elimi boşluğa uzatıp onun elini tutarmış gibi yapasım geliyordu. Sonra kendi kendime diyordum.
“Saçmalama, kendine gel, kızın var senin ufacık; devam etmek zorundasın.”
Gerçekten çok çok büyük bir “yokluk”tu. Bir insan ne kadar çok şeyinizse yokluğu sizi o kadar öldürür. Nasıl bir şey, bir yandan yaşayamayacağını düşünürken bir yandan ölümden korkmak? Ben ölürsem, bana bir şey olursa Zeynep tamamen yalnız kalacak diye ödüm kopuyordu. Tek bildiğim eksik de olsam bir şekilde devam etmek zorunda olduğumdu. Sonunda ne oldu, Zeynep büyüdü; artık ne ölmemek için bir nedenim ne de yaşamak için büyük bir isteğim var. Takvimleri eskitiyorum o kadar.
- Zeynep, kızım... Seni çok seviyorum, çok mutlu olursun, diliyorum ki çok mutlu olursun.
- Anneciğim ben de seni çok seviyorum.
- Neyse Zeynep, yeter bu kadar duygusallık. Hadi kuaförle konuşmaya gideceğiz daha. Saç modelini, makyajını nasıl istiyorsan şimdiden anlat; son güne bırakma. Bu sefer stres yapacaksın, ağlayacaksın. Sen o gecenin en güzeli olmalısın tatlım, gözleri şiş gelin olmaz.
- Haklısın anne, zaten sen Ajda ve Feray olmasaydı bu işin içinden çıkamazdım inan. Kendim dekore edeceğim diye evime kimseyi sokmadım biliyorsun Alp’ten başka. Son halini görmeni çok istiyorum. Kuaförden sonra gel bize gidelim, bir kahve yapayım sana yeni evimde.
- Harika olur kızım, hatta arkadaşlarını da çağırsana. Tabi evlendikten sonra güzel bir davet verirsiniz evinizde; ama Feray ve Ajda evi önceden görmeyi hakkediyorlar bence. Dediğin gibi o kadar çalıştılar, sefasını da sürsünler bol köpüklü Türk kahvelerini yudumlayarak.
- Tamam anneciğim, öyle yapalım o zaman. Sabırsızlanıyorum evimi görmeniz için.
- Ben de sabırsızlanıyorum Zeynep. Gece – gündüz yetiştirmen gereken projelerin yanında bir de bunları çizdin, gittin her şeyi kendin satın aldın, bizzat ilgilendin kızım. Senin eserin oldu yuvan. Allah ağız tadıyla oturmayı nasip etsin.
- Amin anneciğim, amin...
Zeynep Gökmen
- Zeyneeep! Evin mükemmel olmuş! Harikasın sen, harika bir mimarsın!
- Feray’cığım biraz abartıyorsun sanki.
- Zeynep, dalga mı geçiyorsun sen! İnce düşünülmüş, küçük ayrıntılar ve dört mevsim fikrini çok güzel yansıtmışsın. Ben de istiyorum valla, benim evimi de sen dekore et.
- Evet Zeynep, Feray haklı burayı harika bir yere çevirmişsin. Bayıldım, tek kelimeyle bayıldım. Diliyorum ki bir sürü mutlu mevsim yaşarsınız bu evde.
- Ajda biliyorsun siz yardım etmeseydiniz, bu kadar şeyi yetiştiremezdim. İş yerinde de bu aralar çok yoğundum biliyorsunuz ve Alp’le de yapamazdım hepsini. Kız filmlerindeki gibi olacak biliyorum, biraz “kız gücü”ne ihtiyacım vardı bayanlar.
- Harika bir iş çıkarmışsınız. Zeynep, kızım hepsinden öte mesleğin bu senin ve bunu bu kadar iyi yapabildiğini bilmek beni gururlandırıyor.
- Anne, teşekkür ederim, seni seviyorum. Hani geçin oturun, sade ve bol köpüklü kahveleriniz hemen geliyor.
Böylece yeni evimde ilk misafirlerimi ağırlamıştım. Beşinci mevsim benim için aşk ve dostluktu. Ben o zamanlar mucizevi bir şekilde bunu yaşıyordum.
Aşk Mevsimi’ni... Dostluk Mevsimi’ni... Mutluluk Mevsimi’ni...
Bütün kararlar verilmişti, her şey hazırdı. Saçlarımı kesinlikle topuz yaptırmayacaktım, yani kabarık olacaktı lüle lüle; ama omuzlarıma dökülmesini istiyordum. Makyajım gümüş tonlarında olacaktı ve bronz tabiki. Annemin de dediği gibi o gecenin en güzeli ben olmalıydım. Feray’ın düğününde kendimi gelin olarak hayal edişim geldi aklıma şimdi. Sabırsızlanıyordum kendi düğünüm için. Bu tip şeyler kadınların estetik ve güzellik zevklerinin tatmini aslında. Alp için bu kadar değer taşımıyordu; ama benim için o gece çekilecek fotoğraflar çok önemliydi.
O gece çekilecek fotoğrafların hayaleti ise babam olacaktı... Hep bir köşede ona da yer olacaktı ve sanki hepimiz ona yer hazırlar gibi bir tarafımı boş bırakacaktık, hiçbirimiz bu konuda konuşmayacaktık. “Baban da seni görse...” cümleleri geçmeyecekti; ama herkes bunu söyleyecekti içinden. Annem de koluna gireceği o yakışıklı adamı çok arayacaktı eminim. O yaz gecesi rüyasını, bir hafta sonra tekrar yaşamak için her şeyini verebilirdi. Ne yazık ki istisnası yoktu ölümün ya da pazarlığı. Babamla dans edemeyecektim düğünümde, onun hüznünü göremeyecektim. Ona “Benim ilk ve büyük aşkım sensin, bunu hiç bir şey değiştiremez.” diyemeyecektim.
Şimdi de desem duyar mı dersiniz...
11 Temmuz 2010 Pazar
5. BÖLÜMÜN DEVAMI
- Özür dileriz Ajda, emin olmadığımız, bilmediğimiz bir konuda bu kadar kesin yargılarla gelmemeliydik sana.
- Sizi o kadar çok seviyorum ki, nasıl kızabilirim sizlere. Tamam benden de bir itiraf o zaman. Siz üstüme gelince benim de kafamda endişeler belirmişti, emin olamamıştım bir an. Sonra Tamer bunları elinden geldiğince sildi; ama benim aklımda yine de soru işaretleri vardı. Görmeden, yaşamadan bilemeyeceğim şeyler... Şükürler olsun ki hiçbir olumsuzlukla karşılaşmadım. Daha ne isteyebilirim ki? Ece’yi kızım, ya da kardeşim, gibi seviyorum; ailem harika ve dostlarımda yeniden birlikteyim.
- O zaman şerefe hadi!
- Mutluluğa!
- Hayata!
- Dostluğa!
- Aşka!
Evlilik haberleri devam ediyor. Kısa süre sonra Berk evlendi. Ah ah çiçeği ben yakalamıştım ama... Berk bir iş arkadaşı aracığıyla tesadüfen tanıştığı bir kızla evlendi, Hande. İşte, hayatın kime ne zaman, neler getireceği belli olmuyor. Senelerce birini seviyorsun; ama hayatını sadece üç aydır tanıdığın biriyle birleştirebiliyorsun. Acaba hissediyor mu insan diye düşünüyorum bazen. Yani ben ömrümü Alp’le geçirmeyi gerçekten çok istiyorum; ama benim için de mi böyle olabilir? Yani bir anda Alp’in sevmekten vazgeçip daha yeni tanıştığım bir adamla yaşayabilir miyim? “Hayır Zeynep! Bu sefer hayatı zehir etme kendine, çok mutlusun. Devam et. Alp’in yanında devam et.”
Bizim için farklı bir durumdu Berk’in evlenmesi; çünkü Ezgi hâlâ kendini toparlayamamıştı. Tıp okuyor olması iyi bir şeydi aslında onun için, hayatını kaplayabileceği bir şeyler vardı en azından. Tabiki düğüne gelmedi Ezgi, o kadar güçlü hissetmiyordu kendini. Psikolojik tedavi görüyordu zaten bir yandan. Berk’i o terk etmişti evet, ama bu yalnız hissetmesine engel olmuyordu.
Erkek tarafı olmuştuk bu sefer de işte. Büyüdüğümüzü iyice anlıyorduk artık. Yeni hayatlarımız vardı, işlerimiz, evlerimiz... 24 yaşındaydım Berk evlendiğinde.
Yavaş yavaş hikayemin sonlarına geliyorum. Son 3 seneye giriyoruz işte, hani son 3 sene, son 3 sene diyordumm ya. Buyrun size son 3 sene...
***
O çiçeği tuttum, bari artık işe yarasın!_Tamam belli bir yaştan sonra kadınların çoğu evlilik delisi oluyor, kabul_ 25 yaşındaydım, Alp bana evlenme teklif ettiğinde. Hayatımın en mutlu zamanlarıydı. Yine “Bulutların Üzerinde”ydim. Feray’ın düğününde hayal ettiklerim en sonunda gerçek olabilirdi.
- Çok mutluyum ben seninle Zeynep.
- Alp... Çok tatlısın, ben de çok mutluyum. İyi ki varsın, iyi ki hayatımdasın aşkım.
- Hep hayatında olmak istiyorum. Hep seninle olmak istiyorum ben.
- Ben de, senden ayrı bir hayat düşünemiyorum.
- Evlen benimle o zaman Zeynep, evlenelim...
- Alp! İnanamıyorum sana.
- Haklısın, evlenme teklifi böyle yapılmaz değil mi? Telaştan yüzüğü bile çıkarmadım ceketimin cebinden, diz çökmeliyim tabi bir de. Tamam şimdi oldu, filmlerdeki gibi. Benimle evlenir misin Zeynep?
- Alp! Seni seviyorum, evet, defalarca...
Sonrası hayatımın en büyük koşuşturması. Tabi Feray’ın kaynanası bu işlere çok meraklı olduğundan o çok fazla yaşamadı ya da yaşadı da biz görmedik. Ajda’nın da ablası vardı tabi bu işlerle ilgilenecek; ama ben işleri daha da birbirine karşıtıran bir anneyle kaynanaya sahiptim. Üstelik tek çocuktum. Ben böyle bir telaş görmedim, yaşamadım hayatımda daha önce... Üniversitede proje yaptığım dönemlerde kullandığım antidepresanlarım yeniden sahne aldı hayatımda. Yoksa çıldırmak işten değildi.
Canım arkadaşlarım vardı; ama yanımda. Feray ve Ajda. Arı gibi çalıştılar, onlar da olmasa avuçla hap yutsam yine de işe yaramazdı. En azından hiçbir maddi sıkıntımız yoktu, derdimiz para harcamaktan yorulmaktı aslında bu kadar şımarık davranmamak gerekiyordu. Yine de yeni bir ev, yeni bir düzen o kadar zor geliyordu ki bana. Yıllar önce adadan taşındığımızda da böyle hissetmiştim, bir yerden koparılıp götürülüyordum sanki. Beni hiç bilmediğim bir yere koyacaklardı, oraya alışmak için uğraşacaktım. Alp’i seviyordum; ama yine de benim için farklı bir durum olacaktı bu. Tanımadığım mekanlarda da olsam, elimi tutacak biri olacaktı yanımda.
Zevkli yanları da yok diyemem şimdi, haksızlık olur. Bir kere iki mimarın elinden çıkan bir ev olmuştu evimiz. O yüzden içinde bulunması bile huzur veriyordu insana. Salonumuz krem rengi ve kahverengi ağırlıklıydı. Duvarlarımız şampanya rengi, koltuklarımız krem rengi üzerine kahverengi çiçekliydi. Koyu renk mobilyalarımız vardı, çok şık bir gümüşlüğümüz, ellerimle seçtiğim bir sürü bibloyla doldurmuştum büfenin üstünü. Klasik ve şık kocaman bir ayna da astık duvarımıza ve iki tane de tablo. Birisi benim sevdiğim üzere şehir resmi; kalabalık, insanlar... Ötekisini de Alp seçti, bir sonbahar resmi. Zaten salonumuz sonbahar temasında.
Mutfağımız bahar... Yeşil – krem tonlarında o da. Kapısında yeşil boncuklardan yapılma bir sineklik var, tabi gelip geçerken takılmamak için kurdelelerle kenarlara tutturduk onları. Böyle ayrıntıları düşünerek dekore etmek o kadar hoşuma gitmişti ki evimi, yaşayacağım şeyleri hayal ederek...
Yatak odası yazdı, capcanlı renklerle dekore ettik. Güneş tonları birazcık kırmızı, yazın kumsaldaki gün batımı... Evet aynen böyle... Bu tanımı çok sevmiştim. Kıyafetlerimi, ayakkabılarımı rahatça yerleştirebileceğim bir giysi bölümüm bile vardı, irili ufaklı aynalarım, makyaj masam... Hepsi çok şık ve çok güzeldi.
Dördüncü mevsim olan kış, dinlenme – çalışma odasında kendini gösteriyordu. Mavi ve beyaz tonlarındaydı o odamız da. Bembeyaz pofidik bir koltuk vardı, orada üzerimde battaniyemle kitap okuyacağım günler olacaktı ya da projeksiyonla duvarımıza yansıttıp romantik komedi filmler izleyecektik. Mavi perdeler almıştık orası için, bir çalışma masası, boydan boya kitaplık... Keyif mekanım diyordum oraya...
Bir odamız da boştu, ihtiyacımız olmadığı için eşya almadık şimdilik oraya. İlerde çocuk odası olacaktı.
Bir dakika çocuğum mu olacaktı ileride? Anne olmak o güne kadar fazla üzerinde düşünmediğim bir konuydu. Evlilikle birlikte kendimi “anne” olarak hayal etmeye başladım ve çoğu kadının içinde daha çocuğu olmadan bir parça da olsa kendini gösteren annelik içgüdüsü beni sardı. Alp’le bir çocuğumuzun olması harika olabilirdi, ikimizin bir parçası...
Bir yandan çalışıp bir yandan da hiç yoktan bir yuva yaratmak çok yorucuydu; ama her saniyesine değmişti bitirdiğimde. En büyük eserim olmuştu meslek hayatım boyunca.
- Alp, evimiz şahane oldu değil mi?
- Evet tatlım, sen harika bir mimarsın, ona hiç şüphem yok!
- Meslek hayatımın tartışmasız en güzel eseri, ne devasa bir villa, ne bir sergi salonu geçebilir önüne...
- Zeynep’im evet güzel; ama biz dört mevsimin de ötesine geçeceğiz, beşinci mevsimi yaratacağız aşkımızla. İşte o zaman gerçek anlamda şaheser olacak.
- Alp seni seviyorum...
Evden sonra bir de kıyafet alışverişi vardı. Tabi evli bir kadının sahip olması gereken bir sürü şey vardı. Ev eşyaları, mutfak eşyaları da buna tuz biber oldu tabi. Gelinlik, damatlık derken bir bakmışız düğüne bir hafta kalmış.
- Anne, inanabiliyor musun, kızın evleniyor.
- Tatlım, ne çabuk büyüdün sen böyle.
- Evlilik! Merak ediyorum anne, mutluluk gerçekten çok mu yakınımda?
- Alp’i seviyor musun?
- Evet, hem de çok...
- O zaman kafanı hiç meşgul etme böyle sorgulamalarla... İçini ferah tut.
- Anne?
- Efendim tatlım?
- Babam ve sen... Anlatsana biraz...
5 Temmuz 2010 Pazartesi
3,5. BÖLÜMÜN DEVAMI
Son iki sene bıraktım yatakhanede kalmayı. Zaten özgürlüğümü elde etmiştim artık, bundan sonrası kontrol edilebilecek bir şey değildi. Sevdiğim ve sevmediğim yönlerim vardı; ama yine de karakterim şekillenmişti artık. Doğru ya da yanlış, siz sevin ya da nefret edin; Arda Atasoy buydu. Duygusuz, ama güçlü; acımasız, ama zeki; kibirli, ama sahip olduğu çok şey olan biriydim ben.
Birkaç önemsiz ilişkim oldu lisenin ilk iki senesinde. Bizim okuldan, yakın çevrelerdeki okullardan, tanıdıkların tanıdıkları falan... Hiçbirinden de pişman değilim, hiçbirine de aşık değildim zaten. Kendimi kaybedip de kontrolümü vermedim kimsenin eline. Lise 3’te birini sevmeye başladım gerçekten. Aşk... Aşık olacağıma inanmıyordum, ondan geçmiştim zaten ben. Nisan’ı seviyordum, yine aklıma başımdaydı yine de yanımda olması içimi ısıtıyordu.
Son iki seneyi ayırdım, biraz bir şeyler değişti aslında bende o sıralar. İyi mi kötü mü bilmiyorum. Zeynepler bizi görmeye geldiler. İnsan heyecanlanıyor, çocukluk arkadaşımdı ve itiraf edemesem de lisenin başlarında aşık olduğum kızdı. Annem Meyra Teyzelere gittikten sonra Zeynep’i görmüşse anlatırdı bazen, güzelleşmiş diye. Aslında garip bir şekilde yakıştırıyordu bizi biliyorum.
Nisan’ı annemle tanıştırdığımda anlamıştım, “Zeynep kadar güzelini bulamadın gitti.” demişti resmen. “Zeynep, Zeynep, Zeynep...” anne yollarımız farklı, çok ayrıldı artık bilmiyor musun sanki. Ben artık farklı bir insanım, sahilde taş sektiren çocuk değilim; Zeynep’in romantik mırıldanmalarını dinleyecek çocuk değilim. O zamanlardan bile ayrıydı aslında; ama şimdi göremiyorum bile onun gittiği yolları. Nerede olduğunu bilmediğim bir hayata, bu kadar yabancılığa gerek yoktu. Benim hayatım kolaydı ve güzeldi zaten. Şimdi düşünüyorum da beni oraya buraya savuracak, meşgul edecek bir sürü şey olmuş lise hayatım boyunca. Yine de bir şeyler değişti; o gün Zeynep’le sohbet etmeye başlayınca özlediğimi anladım. Onun sesini, şen şakrak oluşunu, yeri geldiğinde mantıklı ve olgun cevaplarını, bakışlarını. İşte dolmasa da olur zannettiğim o boşluk, o gün içimde yerini bildiriyordu bana:
- Ben buradayım, gömemedin işte beni; başka bir şeyle tamamlayamadın. Sızlamaya devam edecğeim; artık vazgeç beni susturmaya çalışmaktan. Senden daha güçlüyüm ben, senden besleniyorum çünkü. İstediğim kadarını alabilirim; sana merhametli de davranabilirim tek bir şartım var: Gömme artık beni.
Kırmızı alarm gibi, artık dur diyordu bana. Artık bu kadar acımasız olma, değişmenin vakti geldi; artık nefes al, bırak kendini diye kulak tırmalayıcı çığlıklar atıyordu içimde. Sinirlerimi bozuyor, bazen midemi bulandırıyordu tüm bunlar. Yine de tamamiyle hazırdı iç sesime cevaplarım:
- İster beğen, ister beğenme... Ben böyleyim, boşuna alarm verme. Senin buradaki hiçbir şeyi değiştirmeye gücün yetmez, artık kabullen: Burada patron benim.
Tüm bu “Değişmeyeceğim.” inatlarıma rağmen en çok neden etkilenmiştim biliyor musunuz? Nisan’ın 1,5 senedir “Bir gün gideceğim.” bakışlarına karşılık Zeynep’in bu sabah gelmiş; ama “Hep burada olacağım.” bakışlarını. Hemen evi gibi kabullebilir miydi bir insan daha önce hiç gelmediği bir yeri. Sadece biri, tek birisi için, o orada diye tamamen yabancı bir evi bu kadar sahiplenebilir miydi? Bu kadar güvenebilir miydi insan tüm mantıklı düşüncelerini bir yana bırakıp yağmurun yağacağını düşünmeden sonuna kadar açabilir miydi pencereleri? Sadece ben varım diye Zeynep bunu yapabilir miydi? Kalır mıydı gerçekten yanımda? Tüm bunlara rağmen, onun bakışlarına rağmen bildiğim bir şeyler vardı. Beynimde kendi sesim bu sefer, düşmanım da değil, söyleyip duruyordu; her şey belliydi:
Yine de gidecekti...
Gitti... Daha önce de gitmişti.
Ben de gittim, belki daha bile önce gittim; bilemiyorum.
Önemi var mı?
Sonuçta böyle bir haldeyken her şey kimin haklı olduğunun önemi var mı?
Kimin haklı, kimin güçlü, kimin saf, temiz, kirli, suçlu olduğunun bu kadar önemli olduğu bir hayat bu. Giden kazanır, kalan kaybeder. Terkedilen yenilmiştir, acınasıdır. Savaştan, maçtan, sahadan ya da her neyse, neresiyse işte ondan; oradan mağlup ayrılmıştır.
“Teselli edecekse eğer itiraf edeyim
Yalnızlık sadece terk edilen için değil
Mutlu olacaksan eğer itiraf edeyim
Yalnız kalan sadece terk edilenler değil”
Aslında kimse bilmiyor ki; gece elini boşluğa uzatmaktır her şey. Bütün kavgalar orda bitiyor. Dediğim gibi birimiz gittik, önemli değil ve bana beton gibi güçlü durmam gereken bir krallık yaratma mecburiyeti kaldı sadece. Yine de o şarkıyı dinliyordum bazen.
“Oooh tonight, you killed me with smile
So beautiful and wild, so beautiful and wild.
Through the darkest night comes the brightest light
And the light that shines is deep inside
It’s who you are”
Hiç alışamadım yine de, Zeynep’in yanında bir başkasını görmeye, asla. İçimde bir şeyler koptu, sızladı; alışamadım. Yanılmış olmaya alışamadım, Zeynep’in o bakışlarının bana ihanet etmiş olduğu gerçeğine hiç alışamadım.
İhanetin bir sürü tanımı var, bir sürü çeşidi. Yaralayanı var, parçalayanı, talan edeni... En kötüsü de inandığınız şeyleri yerle bir edenidir. Ben Zeynep’in gitmeyeceğine inanıyordum, bir başkasını severken bile. Zaten bir süre de hiçbir şeye inanmadım ondan sonra.
Diyordum ya herkesin bakışlarından bellidir gidip gitmeyeceği diye. Benim ilk yanılgım o olmuştu, belki de insan gerçekten sevince kendisinden başkasını göremiyordu onun gözlerinde.
Oysa söylemiştim ben, aşık olmasam da olur diye... Olurdu, yine yaşardım; ama olmadı işte... Kader...
Neyse konu çok dağıldı, bunlar çok çok sonraki meseleler...
***
Belki tahmin etmişsinizdir; yine de söyleyeyim: Senelerin verdiği “salaş yaşam”ın boşvermişliğinin sonucunda üniversiteyi, sınava ilk girişimde kazanamadım. Ne ÖSS stresi, ne kocaman bir sene yetti toparlamama her şeyi, hele takımdan kovulunca ciddi anlamda sinirlerim bozuldu.
- Arda! Kenara!
- Ne! Beni dışarı almanızın nedenini öğrenebilir miyim? Şu an en skorer oyuncu benim!
- Bana bak Arda Atasoy! İstersen Erman Kunter’in rekorunu kır, böyle oynamaya devam ettiğin sürece topa elini süremeyeceksin. Ya rakibinle dalga geçmeyi ve tek başına şov yapmayı bırakırsın ya da maç boyunca üzerinden eşofmanları çıkaramazsın.
- Bu takım çeyrek finale kadar geldiyse ve üç senedir şampiyonsa bu benim eserim. Benimle nasıl böyle konuşabiliyorsunuz?
- “Senin eserin” mi? Yürü git çocuk benim sinirlerimi zıplatma, yürü git. Adam gibi oynamayı öğrenene ve özür dilemeye karar verene kadar da gelme.
- Çok beklersiniz!
Öyle bir bağırmıştım ki o çeyrek final maçının ortasında koça oyunu bir süreliğine durdurmuşlardı. Elimdeki havluyu tüm gücümle yere atıp soyunma odasına girdim. Sırayı sinirle aynaya fırlattım, darmadağın oldu; çok sinirlenmiştim. Yine de farkındaysanız, klasik sinirlenme sahnelerindeki yumruğunu aynaya geçirme durumu falan yok. Kendime zararım yoktu, derdim kendi egomla değil; çevremdekilerleydi.
- Allah kahretsin!
Bir yandan küfür edip duruyordum, duş bile almadan giyinip çıktım hemen sonra ordan.
- Arda, oğlum ne oldu?
- Sorma anne, sorma. Ben duşa giriyorum.
- Ardaaa!
- Anne kes sesini!
Bir de hayırsız evlat oldum gözünüzde değil mi? Olsun artık ne yapayım. Bir hikayenin “kahramanı” olmayı bile beceremedim ya, hadi neyse... Sorun takımdan kovulduğumda soyunma odasında yaptıklarımdan apaçık belliydi, dedim ya derdim kendimle değil çevremdekilerleydi. Bir şekilde suç onlardaydı, kendimi kimseye affettirmeme, özür dilememe gerek yoktu. Suçlu olan onlardı, hoş özür dileselerdi bile affetmezdim.
“What I’ve felt, what I’ve known
Never shine through in what i've shown
Never be never see, won't see what might have been
You labeled me; i'll label you
So i dub the unforgiven”
ÖSS’yi kazanamadım demiştim; daha doğrusu kendime yakıştırabileceğim bir yeri kazanamadım. İyi sayılabilecek bir lisede okuyup da hedeflerimi küçük tutacak değildim. Hiçbir zaman küçük tutmamıştım zaten hedeflerimi; çünkü şu hayatta şımarık bir çocuk gibi hemen hemen her istediğimi elde etmiştim. İşte lisenin bana öğrettiği başka bir şey daha:
“Yeterince akıllıca oynarsam istediğim oyunun sonunda her şey benim olabilir.”
Ters köşeye yatmaya fazla alışık değildim.. Yine de hayata dişlerimi geçirmiştim, bırakmaya niyetim yoktu. Hayatım bundan memnun olsa da olmasa da istediğimi almalıydım. Hırslıydım ben, kendime zarar verebilecek kadar hırslıydım O yaşta gastritimin olmasından belliydi bu; gerçi anlattığım “salaş yaşam”ın değişmez üyeleri olan sigara ve alkolün de etkisi vardı; ama stres ve hırs birinci etkendi. Kişiliğim sağlığımı bozuyordu, ruhum bedenimi tırmalıyordu, acıtıyor ve kanatıyordu; gerçek anlamda bir kırmızı alarm bu sefer. Ne şizofrenik sesler, ne güç dengeleri, bir şeyi içime gömme çabaları; bu sefer her şey somut. Tabi o zamanlar bunları böyle yorumlayamıyordum. Hırs o zamanlar en çok ihtiyacım olan şeydi, dostumdu; ben yukarı çıkmalıydım. Bunun için de ne gerekiyorsa yapmaya hazırdım.
Üniversite sınavlarına ikinci kez hazırlanırken artık kaybetmek diye bir seçeneğim yoktu; birden göz yaşartıcı şekilde “sorumluluk abidesi” olup çıkmıştım ya da başarısızlığa tahammülüm yoktu, bir kere kaybedince kendime gelmiştim; bilemiyorum. Bu kadar hırsın sonucu olarak ikinci sene istediğim yeri kazandım elbette. Ona ihtiyacım olduğunu söylemiştim. Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümüne girdim. Şaşırmayacağınızı biliyorum; tabiki üniversite hayatım, liseyi aratmadı. Yine bir sürü şeyler değiştirdi bende. Ben artık kalıplaştığımı düşünürken daha öğrenmem gereken çok şey varmış, bunu gördüm. Daha yolun başındaymışım meğerse.
Şu an acı bir gerçekle yüzleşiyorum: Ben anlatmayı bitirene kadar hepiniz benden nefret edeceksiniz, farkındayım. Yani şu ana kadar nefret etmediyseniz tabi. En azından dürüstüm öyle değil mi? İçimden ne geçiyorsa söylüyorum; neysem oyum. Biliyorum hikayelerin başrolleri kötü karakterler olmazdı genelde; ama kader işte bu sefer böyle denk geldi. Ne yapalım? Herkesin bir hikayesi var; kendisini hikayenin meleği konumnda anlattığı; benimki onlardan değil. Aslında ben biraz daha anlattıktan sonra hiçbirimizin yerinde olmak istemeyeceksiniz. Yine de illa peri masalı duymak istiyorsanız, güzel masallar da önerebilirim size; elimden tek gelen bu, üzgünüm...