kırmızı alarm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kırmızı alarm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Temmuz 2010 Perşembe

4,5. BÖLÜM: MUTLULUK

Öğrenciliğe bir sene aradan sonra tam gaz üniversite! Bir senemi boş geçirmek öğrenciliğin ne güzel bir şey olduğunu hatırlamamı sağlamıştı aslında. Öğrenciyken gideceğiniz yer, yaptığınız şey, yapmanız gerekenler, hedefleriniz belli çünkü. Yolunuz size ihtiyacınız olan her şeyi veriyor, belirsizlik zor bir şey. Neye sahip olduğumu ve olacağımı bilememek beni çıldırtıyordu zaman zaman. Elimde bir şeyler olmalıydı benim, hatta ne kadar fazla olursa o kadar iyiydi. Kucağımda ne kadar çok yumurta taşırsam biri kırıldığında zararım o kadar az olacaktı. İnsanlar için de geçerli bu, meslek için de, başarı için de aşk için de...

Sepete elimden geldiğince fazla yumurta koymalıydım; çünkü yumurtaların hepsi kırılgandır, istisnası yoktur. Başarmıştım da, endüstri mühendisliğini kazandığımı söylemiştim zaten, lisede öğrendiğim bir sürü şeyi yanıma almış, yeni insanlarla tanışmak için yola çıkmıştım. Zor ya da kolay, bir şekilde bunları da yaşamalıydım. Zannettiğimden çok daha iyi gözlem yapabiliyordum artık, lise bana çok şey katmıştı. Kimin ne düşündüğünü tahmin etmek zor değildi; aslında biraz dikkat etseniz hepiniz görürsünüz. Kimse tahmin edilemez değil, ele veriyor kendini her seferinde insanlar. Bakışlarıyla senelerce içlerinde duran zaaflarını, kinlerini... Sadece bakmasını bilin, birinin gözlerine bakabilmek demek onu çözebilmek demektir. İnsanların gözlerine bakmaya çekinirseniz kaybedersiniz, anlayamazsınız, kandırılırsınız. Malum, tek yanılgım hatta yenilgim hariç tıkır tıkır işleyen bir yeteneğimdi bu benim.

Hep kendim odaklı anlatıyorum galiba; ama hayat bu. O kadar değişkendir ki siz farketmeden derinizin altına girer ve sizi içinizden bir yerden değiştirir. Tanıyamazsınız kendinizi... Yeri yok bunun, yaşı ya da zamanı... Birden döner, döner, döner hayat. Hayat beni değiştiriyordu, büyütüyordu ve ben de anlatıyorum şimdi bunları. Gerisi önemli değil.

Üniversite ortamı çok daha farklıydı tabi, bir kere çok rahattım; orada lisedeki gibi dört sene birlikte vakit geçirip hareketlerine dikkat etmeni gerektirecek bir durum yoktu. Düşmanlarımla aynı küçük dünyayı paylaşmıyordum. Bana geri dönmeyecekti birine attığım yumruk hiç tahmin etmediğim yerlerden. Hayatımdan insan silebilirdim artık, üstünü çizebilirdim. Tek bir darbeyle, hayatımı kontrol edebilirdim. Karışan, uğraşan olmazdı. Hayatın bu yanını seviyorum işte, dizginleri elime verişini seviyorum ve üniversite bunu sonuna kadar kullanabildiğim yer oldu. Hayat benim hayatım ve ona kimi alacağıma sadece ben karar veriyordum.

Mola alıyorum...

Şu ana kadar beni kontrol delisi ve bencil biri olarak tanıdınız. Öyleyim de galiba, inkar edecek değilim. Eskiden nasıl olduysa şimdi de olabilir, her şey bir anda dağılabilir; yerle bir olabilir. Her an iskambil evlerim yıkılabilir, kontrol etmek zorundayım. Derin yaralar almamak için her an tetikte olmak zorundayım. Kim geliyor, kim gidiyor, seviyor, nefret ediyor, ne planlıyor bilmek zorundayım. Her an yıkılabilir çünkü her şey. Her şey berbat olabilir.

Beni bencil olarak tanıdınız, değilim. Gerçekten değilim, sadece o zamanlar birinin beni düşünmesine ihtiyacım vardı ve ne yazık ki bu kişi yine ben olmuştum. Sadece bekleyin, ben o kadar bencil biri değilim. Sadece canım yandığında zırhımı örüyorum o kadar. Yaralanmamak için... Sağlam durmalıyım, beton gibi. Siz hiç beton bir heykel gibi durmaya çalıştınız mı?

Kötü bir insan değilim inanın, en fazla bu hikayenin kötü adamı olabilirim. Yine de her hikayeye birkaç kötü karakter lazım değil midir? Ben olmasam sıkılırdınız, bu kadar karışmazdı çünkü her şey. Dediğim gibi her hikayeye lazım benim gibiler.

Tamam, mola bitti. Devam ediyorum:

- Yarın sponsorluk görüşmesine gidiyoruz, sen de gelsene Arda iyi kotarıyorsun bu işi.

- Olur gelirim, yarın sabahtan mı?

- Evet, 10’da randevumuz.

- Tamam, dersim yok benim sabahtan Semih, gelebilirim. İkimiz mi gidiyoruz sadece?

- Begüm gelecek bir de. Onun da ağzı iyi laf yapıyor biliyorsun.

Kendimi çok geliştirdim öncelikle, sempozyumlar, konferanslar, organizasyonlar, sosyal sorumluluk projeleri, sanat etkinlikleri... Üniversiteden mezun olduğumda kabarık bir CV’m olmuştu. Sadece kariyerim açısından değil; dolu dolu bir insandım. Saygı görebilecek kadar entellektüel birikimim vardı. Gerçi bir sene geç girmem ve üstüne hazılık okumuş olmam yüzünden geç mezun olmuştum; ama donanımlıydım. Kendi dünyamı parmağımda çevirebiliyordum işte, bu harikaydı. Hiçbir şey yıkılmayacaktı.

- Bu sene biz düzenliyoruz değil mi kongeyi.

- Kaçar mı hiç Levent? Siz biraz araştırma yapın panelistler üzerine, birkaç isim çıkarın. Listeyi yapalım, görüşürüz hepsiyle teker teker.

- Katılım artsın bu sene ama, daha iyi reklam yapalım.

- Deli misin sen Hande? Daha iyi reklam yapsak okula sığmayız heralde. Zaten zor yetiyor bize burası.

- Arda haklı valla Hande, gözün doysun!

- Haklısının galiba, biraz abartıyorum; insanoğlu gözü aç işte.

Çevremde yine bir sürü insan vardı; güvenebileceklerim daha fazlaydı bunların arasında. Zaten kendini çoktan kanıtlamış insanlardı çünkü çoğu. Bu yüzden üniversite, çoğu kişinin aksine benim için liseden daha yakın arkadaşlar edindiğim yer oldu. Gözüm fazla açıktı lisede, ne yapayım? Her şeyi görebilmek iyi olmuyormuş her zaman. En azından yakınımda güvenemeyeceğim kimse yoktu.

- Abi, sen kaç yaşındasın Allah aşkına! Nasıl bir hayat deneyimin var oğlum senin? Nasıl tahmin ediyorsun böyle her şeyi, müneccim misin nesin?

- O da meslek sırrı, söylenmez Hakan’ım. Sen bana güven, gerisini boşver.

- Yok, yok Hakan’ın da söylediği gibi sen müneccim falansın. Nasıl anladın kızın gözünden, bir hafta önce söylemiştin sen bütün bunları. Kara büyü de yapıyorsan şu Faruk’un kafasına bir göktaşı düşürsene. Yap şunu kardeşine.

- Suat ne adamsın sen! İlla sevecek mi şu kız seni? Ben Faruk’un başna düşürürüm o taşı ama Şimay sana gelmez söyleyeyim. Hem sana başka kız mı yok Allah aşkına!

Hakan, Suat, Nida, Özge ve Umut yakın arkadaşlarım oldular, Liseden de Ege, Metin, Serkan, Mert, Oya ve Gamze’yle sık sık görüşüyordum. Diğerleriyle doğumgünlerinde ya da partilerde... Onlara sorsanız en yakın arkadaşlarıyım tabi. “Canııııım bu aralar görüşemedik en kısa sürede buluşuyoruz, bahane istemem hayatım.” ya da “Oğlum, ne zamandır finaller, vizeler derken görüşemedik, buluşalım ortalığın altını üstüne getirelim yine. Ortamlar bizi özlemiştir.” Oldu, ben sizi görürüm bir ara(!). Ayırt edememeleri çok kötü, insan çevresindekileri iyi seçmeli. Güvenebileceklerini bilmeli, tamam yarın elimizde sopalar kavgaya ya da soğuk savaşa girmiyoruz; ama yine de bunları bilmek insanı iyi hissettiriyor. Ne düşünüyorum biliyor musunuz? Erkeklerin de kadınlar gibi kendilerini güvende hissetmeye ihtiyacı var. Sığınmacı değil ama, kontrolcü olarak; oyun kurucu olarak arkanızdaki takıma güvenmek istiyorsunuz.

- Hadi çekiyorum!

- Özge o fotoğraf makinesini versene şu geçen adama, gel sen de yanımıza.

- Tamam, tamam biliyorum bensiz fotoğraf olmaz.

- Gülümseyin!

Fotoğraf karesi samimiydi artık. Rahattık, bir çevreye ihtiyacımız yoktu; birbirimizi sevdiğimiz için bir aradaydık. Bu fotoğraf için gülümsememe değerdi.

- Bu kızlar niye seni bu kadar çok seviyor Arda?

- Şeytan tüyü var bende de ondan.

- Aa evet, çok seviyoruz bir Arda’yı. Bak takım elbise en çok ona yakışmış mesela bugün, onu konuşuyoruz sabahtan beri.

- Sağol Nida’cığım.

- Bak bir de kibar, e daha ne olsun. İdeal koca adayı!

- Siz de benim hakkımı yiyorsunuz kızlar, benim neyim eksik bundan? Söylesene Özge!

- Umut, ne yalan söyleyeyim sen de tam tersi: Hayırsız koca adayı.

- Aşk olsun Özge, bak ne kadar temiz bir yüzüm var.

Bir de Duygu var tabi, sevgilim. Gidecek gibi bakmayan kızlardan, evet aşığım bu sefer; gerçekten...

Bir mola daha alıyorum.

Şimdi olduğu gibi değişecek benim hakkımda düşündükleriniz, inanıyorum. Kadın olsun, erkek olsun; aşk insanı değiştirir. Sadece biz erkekler, yani çoğumuz; fazla etkilemiyormuş gibi yaparız. Duygularımız değil, beynimiz yönetiyor gibi hep bizi. Maskülen bir duruşun özü bu çünkü. Duygular değil, akıl... Yani güya...

Hani filmlerde olur: Adamı elektrik çarpar, bir de beyin ameliyatlarında olur bu; karakteri değişir. Tamamen başka bir insan olarak uyanır. Aşk da bunun gibi işte, elektrik çarpması ya da beyin ameliyatı. Sadece daha yumuşak, daha kibar darbelerle kendi isteğinizle... Canınızı yakmadan, gerçek aşk, karşılıklı aşk bu işte.

Hadi devam:

- Ben bunu kolay kolay söyleyemezdim Arda, açamazdım kapılarımı bu kadar kimseye. Bütün savunmalarımı, kalkanımı indirmek istiyorum şimdi. Hiçbir duvar kalmadan aramızda, seninle olmak istiyorum. Ben seni sahiden çok seviyorum.

- Duygu... Nasıl girdin benim hayatıma, benim şansımsın sen. Olmasaydın o kadar yarım kalırdım ki; sevemeyen, taş kesilmiş bir adam olurdum. Sadece “Seviyorum.” diyerek nasıl anlatabilirim ki ben. Sen benim hayatımsın, gerçeğimsin, her şeyimsin. Ne demeliyim ki bilmiyorum.

Ne oldu şimdi, senelerdir “beton gibi” sağlam duruşum, her şeyi kontrol etmeye çalışmam? O çok büyük hayat felsefelerim... Ne oldu onlara? Giderlerdi hani hep, sevmezlerdi gerçekten; o yüzden kaptırmamak gerekirdi hani. Her şey her an berbat olabilirdi, iskambilden evlerimi sürekli sağlam tutmalıydım; ne oldu tüm bunlara? Çöktü hepsi, parçalandı. Hurda bir arabanın içinde derin bir uçuruma yuvarlandılar. Ters döndüler, suya gömüldüler; gittiler...

Ters yaşadım biraz ben. Normalde lisede “aptal aşık” olur insanlar ve o yaşlar geçtikten sonra: “Bir daha asla aptal aşık olmam, o kadar aşık olmam.” denir. Kalkanlarla yaşamaya devam edilir. Farkında olmadan aşktan ölesiye korkarak devam ettirilir hayat. Dedim ya ters yaşadım ben; iyi oldu sanırım ya da kötü bilemiyorum.

Aşık olmak bütün dengeleri değiştiriyor, tek frekansa indiriyor karşınızdakinin görüntülerini; istediğiniz şekilde görüyorsunuz o kadar. Oldukça garip ve ben ilk defa bu kadar aşık oluyordum. Yer yer korkuyordum tabi; ama Duygu’ya güvenebileceğimi biliyorum. Gidecek gibi bakmıyordu, diğerleri gibi bakmıyordu. Hatta Zeynep’ten bile daha çok benimsemişti benim yanımı, evi gibi. Gördüğüm en güzel bakışlardı onunkiler.

- Duygu, sana bir şey söyleyeceğim; ama dalga geçme lütfen.

- Neden dalga geçeyim, söyle hadi.

- Eskiden yanımdaki kızların gözlerinde “Bir gün gideceğim.”i okurdum ben. Paranoyakça mı bilmiyorum. Öyle görünüyorlardı, insan sevdiğinin yanını evi gibi benimsemez diye düşünüyordum ben de. O yüzden hep bir şeyler eksik kalıyordu hayatımda, sahte kalıyordu. Bu yüzden sen benim gerçeğimsin diyorum hep. Gördüğüm en güzel bakışlar seninkiler.

- Canım benim, doğru senin yanın evim gibi. Hem tabiki gidecek gibi bakmam. İnsan evinden çıkıp gitmek ister mi? Soğuk bir sabah, sıcak yatağında uyandığında yorgan altından gidecek gibi bakar mı? Sığınmak ister aksine, direnir ne olursa olsun gitmemek için. Sarılır yorganına bırakmaz, sarılır... Sıcacık...

Aşık olmam gerekmiyordu evet, yine de oldum; ergenlikteki genç kızların söylediği gibi hem de: Sırılsıklam. Aşık oldum, iyi ki oldum...

Farkında mısınız bilmiyorum, bu sefer her şeyim vardı. Akademik ve sosyal olarak tamamlanmış gibiydim. Hayat “ben” odaklı değildi. Duygu beni içimden bir yerlerden değiştirmişti, başka bir adama dönüştürmüştü. Sanki dünyanın en iyi insanı yapmıştı beni. Rayına oturuyordu hayatım, dünyam parmaklarımın ucunda biraz nazlı, biraz coşkulu dönüp duruyordu. Dönsün bakalım, biraz mutluluğu ben de hakketmiştim zaten. İsimler biraz yer etsin hayatımda; aklımda olaylar değil yüzler kalsın istiyorum.

Artık içimde hiçbir boşluk yoktu. Alarmlar, sinyaller, yanıp sönen ışıklar yoktu içimde. Gecelerim, uykularım huzurluydu, kollarımda Duygu varmış gibi uyuyordum çünkü. Şizofrence bir iç sesim yoktu, onunla dost olmuştum.

- Artık seninle bir bütünüm, sana beni gömmemeni söylemiştim. Tüm bedenine yayılacak bak sıcaklığım. Yalnızca sevmeye devam et.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

3,5. BÖLÜMÜN DEVAMI

Son iki sene bıraktım yatakhanede kalmayı. Zaten özgürlüğümü elde etmiştim artık, bundan sonrası kontrol edilebilecek bir şey değildi. Sevdiğim ve sevmediğim yönlerim vardı; ama yine de karakterim şekillenmişti artık. Doğru ya da yanlış, siz sevin ya da nefret edin; Arda Atasoy buydu. Duygusuz, ama güçlü; acımasız, ama zeki; kibirli, ama sahip olduğu çok şey olan biriydim ben.

Birkaç önemsiz ilişkim oldu lisenin ilk iki senesinde. Bizim okuldan, yakın çevrelerdeki okullardan, tanıdıkların tanıdıkları falan... Hiçbirinden de pişman değilim, hiçbirine de aşık değildim zaten. Kendimi kaybedip de kontrolümü vermedim kimsenin eline. Lise 3’te birini sevmeye başladım gerçekten. Aşk... Aşık olacağıma inanmıyordum, ondan geçmiştim zaten ben. Nisan’ı seviyordum, yine aklıma başımdaydı yine de yanımda olması içimi ısıtıyordu.

Son iki seneyi ayırdım, biraz bir şeyler değişti aslında bende o sıralar. İyi mi kötü mü bilmiyorum. Zeynepler bizi görmeye geldiler. İnsan heyecanlanıyor, çocukluk arkadaşımdı ve itiraf edemesem de lisenin başlarında aşık olduğum kızdı. Annem Meyra Teyzelere gittikten sonra Zeynep’i görmüşse anlatırdı bazen, güzelleşmiş diye. Aslında garip bir şekilde yakıştırıyordu bizi biliyorum.

Nisan’ı annemle tanıştırdığımda anlamıştım, “Zeynep kadar güzelini bulamadın gitti.” demişti resmen. “Zeynep, Zeynep, Zeynep...” anne yollarımız farklı, çok ayrıldı artık bilmiyor musun sanki. Ben artık farklı bir insanım, sahilde taş sektiren çocuk değilim; Zeynep’in romantik mırıldanmalarını dinleyecek çocuk değilim. O zamanlardan bile ayrıydı aslında; ama şimdi göremiyorum bile onun gittiği yolları. Nerede olduğunu bilmediğim bir hayata, bu kadar yabancılığa gerek yoktu. Benim hayatım kolaydı ve güzeldi zaten. Şimdi düşünüyorum da beni oraya buraya savuracak, meşgul edecek bir sürü şey olmuş lise hayatım boyunca. Yine de bir şeyler değişti; o gün Zeynep’le sohbet etmeye başlayınca özlediğimi anladım. Onun sesini, şen şakrak oluşunu, yeri geldiğinde mantıklı ve olgun cevaplarını, bakışlarını. İşte dolmasa da olur zannettiğim o boşluk, o gün içimde yerini bildiriyordu bana:

- Ben buradayım, gömemedin işte beni; başka bir şeyle tamamlayamadın. Sızlamaya devam edecğeim; artık vazgeç beni susturmaya çalışmaktan. Senden daha güçlüyüm ben, senden besleniyorum çünkü. İstediğim kadarını alabilirim; sana merhametli de davranabilirim tek bir şartım var: Gömme artık beni.

Kırmızı alarm gibi, artık dur diyordu bana. Artık bu kadar acımasız olma, değişmenin vakti geldi; artık nefes al, bırak kendini diye kulak tırmalayıcı çığlıklar atıyordu içimde. Sinirlerimi bozuyor, bazen midemi bulandırıyordu tüm bunlar. Yine de tamamiyle hazırdı iç sesime cevaplarım:

- İster beğen, ister beğenme... Ben böyleyim, boşuna alarm verme. Senin buradaki hiçbir şeyi değiştirmeye gücün yetmez, artık kabullen: Burada patron benim.

Tüm bu “Değişmeyeceğim.” inatlarıma rağmen en çok neden etkilenmiştim biliyor musunuz? Nisan’ın 1,5 senedir “Bir gün gideceğim.” bakışlarına karşılık Zeynep’in bu sabah gelmiş; ama “Hep burada olacağım.” bakışlarını. Hemen evi gibi kabullebilir miydi bir insan daha önce hiç gelmediği bir yeri. Sadece biri, tek birisi için, o orada diye tamamen yabancı bir evi bu kadar sahiplenebilir miydi? Bu kadar güvenebilir miydi insan tüm mantıklı düşüncelerini bir yana bırakıp yağmurun yağacağını düşünmeden sonuna kadar açabilir miydi pencereleri? Sadece ben varım diye Zeynep bunu yapabilir miydi? Kalır mıydı gerçekten yanımda? Tüm bunlara rağmen, onun bakışlarına rağmen bildiğim bir şeyler vardı. Beynimde kendi sesim bu sefer, düşmanım da değil, söyleyip duruyordu; her şey belliydi:

Yine de gidecekti...

Gitti... Daha önce de gitmişti.

Ben de gittim, belki daha bile önce gittim; bilemiyorum.

Önemi var mı?

Sonuçta böyle bir haldeyken her şey kimin haklı olduğunun önemi var mı?

Kimin haklı, kimin güçlü, kimin saf, temiz, kirli, suçlu olduğunun bu kadar önemli olduğu bir hayat bu. Giden kazanır, kalan kaybeder. Terkedilen yenilmiştir, acınasıdır. Savaştan, maçtan, sahadan ya da her neyse, neresiyse işte ondan; oradan mağlup ayrılmıştır.

“Teselli edecekse eğer itiraf edeyim

Yalnızlık sadece terk edilen için değil

Mutlu olacaksan eğer itiraf edeyim

Yalnız kalan sadece terk edilenler değil”

Aslında kimse bilmiyor ki; gece elini boşluğa uzatmaktır her şey. Bütün kavgalar orda bitiyor. Dediğim gibi birimiz gittik, önemli değil ve bana beton gibi güçlü durmam gereken bir krallık yaratma mecburiyeti kaldı sadece. Yine de o şarkıyı dinliyordum bazen.

“Oooh tonight, you killed me with smile

So beautiful and wild, so beautiful and wild.

Through the darkest night comes the brightest light

And the light that shines is deep inside

It’s who you are

Hiç alışamadım yine de, Zeynep’in yanında bir başkasını görmeye, asla. İçimde bir şeyler koptu, sızladı; alışamadım. Yanılmış olmaya alışamadım, Zeynep’in o bakışlarının bana ihanet etmiş olduğu gerçeğine hiç alışamadım.

İhanetin bir sürü tanımı var, bir sürü çeşidi. Yaralayanı var, parçalayanı, talan edeni... En kötüsü de inandığınız şeyleri yerle bir edenidir. Ben Zeynep’in gitmeyeceğine inanıyordum, bir başkasını severken bile. Zaten bir süre de hiçbir şeye inanmadım ondan sonra.

Diyordum ya herkesin bakışlarından bellidir gidip gitmeyeceği diye. Benim ilk yanılgım o olmuştu, belki de insan gerçekten sevince kendisinden başkasını göremiyordu onun gözlerinde.

Oysa söylemiştim ben, aşık olmasam da olur diye... Olurdu, yine yaşardım; ama olmadı işte... Kader...

Neyse konu çok dağıldı, bunlar çok çok sonraki meseleler...

***

Belki tahmin etmişsinizdir; yine de söyleyeyim: Senelerin verdiği “salaş yaşam”ın boşvermişliğinin sonucunda üniversiteyi, sınava ilk girişimde kazanamadım. Ne ÖSS stresi, ne kocaman bir sene yetti toparlamama her şeyi, hele takımdan kovulunca ciddi anlamda sinirlerim bozuldu.

- Arda! Kenara!

- Ne! Beni dışarı almanızın nedenini öğrenebilir miyim? Şu an en skorer oyuncu benim!

- Bana bak Arda Atasoy! İstersen Erman Kunter’in rekorunu kır, böyle oynamaya devam ettiğin sürece topa elini süremeyeceksin. Ya rakibinle dalga geçmeyi ve tek başına şov yapmayı bırakırsın ya da maç boyunca üzerinden eşofmanları çıkaramazsın.

- Bu takım çeyrek finale kadar geldiyse ve üç senedir şampiyonsa bu benim eserim. Benimle nasıl böyle konuşabiliyorsunuz?

- “Senin eserin” mi? Yürü git çocuk benim sinirlerimi zıplatma, yürü git. Adam gibi oynamayı öğrenene ve özür dilemeye karar verene kadar da gelme.

- Çok beklersiniz!

Öyle bir bağırmıştım ki o çeyrek final maçının ortasında koça oyunu bir süreliğine durdurmuşlardı. Elimdeki havluyu tüm gücümle yere atıp soyunma odasına girdim. Sırayı sinirle aynaya fırlattım, darmadağın oldu; çok sinirlenmiştim. Yine de farkındaysanız, klasik sinirlenme sahnelerindeki yumruğunu aynaya geçirme durumu falan yok. Kendime zararım yoktu, derdim kendi egomla değil; çevremdekilerleydi.

- Allah kahretsin!

Bir yandan küfür edip duruyordum, duş bile almadan giyinip çıktım hemen sonra ordan.

- Arda, oğlum ne oldu?

- Sorma anne, sorma. Ben duşa giriyorum.

- Ardaaa!

- Anne kes sesini!

Bir de hayırsız evlat oldum gözünüzde değil mi? Olsun artık ne yapayım. Bir hikayenin “kahramanı” olmayı bile beceremedim ya, hadi neyse... Sorun takımdan kovulduğumda soyunma odasında yaptıklarımdan apaçık belliydi, dedim ya derdim kendimle değil çevremdekilerleydi. Bir şekilde suç onlardaydı, kendimi kimseye affettirmeme, özür dilememe gerek yoktu. Suçlu olan onlardı, hoş özür dileselerdi bile affetmezdim.

“What I’ve felt, what I’ve known

Never shine through in what i've shown

Never be never see, won't see what might have been

You labeled me; i'll label you

So i dub the unforgiven”

ÖSS’yi kazanamadım demiştim; daha doğrusu kendime yakıştırabileceğim bir yeri kazanamadım. İyi sayılabilecek bir lisede okuyup da hedeflerimi küçük tutacak değildim. Hiçbir zaman küçük tutmamıştım zaten hedeflerimi; çünkü şu hayatta şımarık bir çocuk gibi hemen hemen her istediğimi elde etmiştim. İşte lisenin bana öğrettiği başka bir şey daha:

“Yeterince akıllıca oynarsam istediğim oyunun sonunda her şey benim olabilir.”

Ters köşeye yatmaya fazla alışık değildim.. Yine de hayata dişlerimi geçirmiştim, bırakmaya niyetim yoktu. Hayatım bundan memnun olsa da olmasa da istediğimi almalıydım. Hırslıydım ben, kendime zarar verebilecek kadar hırslıydım O yaşta gastritimin olmasından belliydi bu; gerçi anlattığım “salaş yaşam”ın değişmez üyeleri olan sigara ve alkolün de etkisi vardı; ama stres ve hırs birinci etkendi. Kişiliğim sağlığımı bozuyordu, ruhum bedenimi tırmalıyordu, acıtıyor ve kanatıyordu; gerçek anlamda bir kırmızı alarm bu sefer. Ne şizofrenik sesler, ne güç dengeleri, bir şeyi içime gömme çabaları; bu sefer her şey somut. Tabi o zamanlar bunları böyle yorumlayamıyordum. Hırs o zamanlar en çok ihtiyacım olan şeydi, dostumdu; ben yukarı çıkmalıydım. Bunun için de ne gerekiyorsa yapmaya hazırdım.

Üniversite sınavlarına ikinci kez hazırlanırken artık kaybetmek diye bir seçeneğim yoktu; birden göz yaşartıcı şekilde “sorumluluk abidesi” olup çıkmıştım ya da başarısızlığa tahammülüm yoktu, bir kere kaybedince kendime gelmiştim; bilemiyorum. Bu kadar hırsın sonucu olarak ikinci sene istediğim yeri kazandım elbette. Ona ihtiyacım olduğunu söylemiştim. Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümüne girdim. Şaşırmayacağınızı biliyorum; tabiki üniversite hayatım, liseyi aratmadı. Yine bir sürü şeyler değiştirdi bende. Ben artık kalıplaştığımı düşünürken daha öğrenmem gereken çok şey varmış, bunu gördüm. Daha yolun başındaymışım meğerse.

Şu an acı bir gerçekle yüzleşiyorum: Ben anlatmayı bitirene kadar hepiniz benden nefret edeceksiniz, farkındayım. Yani şu ana kadar nefret etmediyseniz tabi. En azından dürüstüm öyle değil mi? İçimden ne geçiyorsa söylüyorum; neysem oyum. Biliyorum hikayelerin başrolleri kötü karakterler olmazdı genelde; ama kader işte bu sefer böyle denk geldi. Ne yapalım? Herkesin bir hikayesi var; kendisini hikayenin meleği konumnda anlattığı; benimki onlardan değil. Aslında ben biraz daha anlattıktan sonra hiçbirimizin yerinde olmak istemeyeceksiniz. Yine de illa peri masalı duymak istiyorsanız, güzel masallar da önerebilirim size; elimden tek gelen bu, üzgünüm...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails