27 Mayıs 2012 Pazar
Deneme | Oyunlar ve Yolculuklar
24 Şubat 2011 Perşembe
Zaaflar Yorar
Karakter tahlillerinden devam ediyorum...
Yazının şarkısı için Thistle & Weeds - Mumford & Sons
Yazmaya başlayacağım zamanı hissederim, içimden bir şeyler kopmaya hazırlanır ve dinlediğim şarkıyı değiştirmeye gücüm olmaz. Aynı şarkıyı artık sözlerini de müziğini de algılamamaya başlayana kadar dinlerim, beynimi uyuşturmasını beklerim. Aklımdan o kadar fazla şey geçer ki, arka arkaya dizilir satırlar… Hiçbir zaman kağıda dökemeyeceğim kadar, çünkü hiçbir zaman parmaklarım o kadar hızlı olamadı, beynim şu ana kadar emsali bulunmamış bir hızda kısa bir roman yazmaya başlar ve ben hissetmekten yazmaya geçme aşamasında onların yarısından fazlasını kaybederim. Bir annenin ikizlerinden birini düşürmesi gibi, diğerini yaşatmak için güçlü olmaya çalışması gibi… Diğer çocuğuna üzüntüsünün en azını hissettirmek için kendine verdiği direktifler gibi…
Gidenler aslında rahatsızlık verici olacağı için giderler, kim billr? Ağır bir şizofreni oldukları için, kafa derimizi sürekli tırnaklayan bir şey… Aynı yeri, sürekli eşeleyen bir şey, bir süre sonra kanama başlayacak, biliyorum. Yine de biz izin vermeden geçemeyecekler kafatasımızın içine…
Kafatasımızın içine ufacık bir parçamızı çıkararak girdiğinde bu kadar savunmasız kalmanın bacaklarımızı bir ms hastası gibi çözmesini izleyecekler. Birden vücudumuz kendini bırakıp yere çakılmamıza neden olacak. Bilincimiz kapanacak ve kendi düşüncelerimiz, derimize geçmişimizden tırnaklarını geçiren o şey bizi yok edecek.
O yüzden giderler… Bazı fikirler, bazı satırlar, bazı insanlar bu yüzden giderler. Savunmasız kalmaya bu kadar açık olduklarımız zamanla bu yüzden yok olurlar.
Öyle çok düşünce uçar gider beynimizden, zaaflarımız yok olmaz hiçbir zaman. Bir insan, bir yer, bi şarkı… Bir kere içimizde göçüğünü açıp da yerleşti mi sonsuza kadar orada kalır. Bir zaafla yaşamayı öğrenmek o kadar da kolay değildir, çoğu zaman. Bıçağın derimizden içeri gidip kanırtarak derinlere inmesi gibidir zaman zaman… Soğuk bıçağın sıcak kanla ıslanması garip bir his verir.
O yara iziyle başa çıkmak için fazlasıyla güçlü olmak gerekir. Zaaflar o kadar çok içselleşmiştir ki bizimle, onları yok etmek bir uzvumuzu koparıp atmak gibidir. Zordur…
Zaaflar yorar, zayıf noktalar yorar.
Ve kimi zaman yeniden, yeniden ortaya çıkar.
Zaaflar yorar, onu biliyorum.
20 Ağustos 2010 Cuma
12,5. Bölüm: Sonsuzdan Geri Sayım
Yine gitti…
Neden şaşırmadım acaba bu sefer? İlk gidişi olmadığındandır. Sevmediğinden mi sahip çıkmıyor, yoksa sahiplenmeyi bıraktı o da mı göçebe oldu bilmiyorum. Ne hissediyor, ne geçiyor aklından bilmiyorum.
Tek bildiğim dün gece, uçağa binerken bir kere bile arkasına bakmadı. Muhtemelen güçsüzlüğüne ağlıyordu, kendisini öyle görmemi istemedi. Bilir o çünkü ben sevmem güçsüz insanları, belki de sevmediğim o kadar çok yönü vardı ki, ondan nefret etmem için o kadar çok nedenim olmuştu ki, bir de bu eklensin istemiyordu. Dedim ya aklından ne geçiyor bilmiyorum.
Yine tek bildiğim defolup gittiği...
Daha önce de gidecek gibi bakan herkes gibi... Beni her zamanki gibi hayal kırıklığına uğrattı böylece, gazete manşetleri der ya “Gelenek bozulmadı.”… Zeynep beni bu sefer de şaşırtmadı, bir şeyleri değiştirmek için her zaman olduğu gibi savaşmadı… Pek şaşırmadım, onun tarzı bu; geride kalsa yenilmiş hissedecekti sanki, bu haliyle de kaçıyordu bilmiyorum farkında mıydı? Yine de yenildi. Sadece, bana değil o kadar... Ne fark eder? Mutsuzsan kime yenildiğin çok mu önemli sanki, en büyük düşmanında seni dağıtmıştır, en iyi dostun da… Sonuçta bir uçurumdan yuvarlanıp da kayalara çarparak suretini paramparça etmişsen ya da baktığın aynaların hepsi parçalanmış ve elinde batıyorsa seni kimin ittiğinden çok yüzündeki cam kırıklarının acısı yakar canını, kimse kandırmasın kendini…
Hayat devam edecekti şüphesiz, öyle “onsuz yaşayamam.” edalarında değildim. Yıllardır onsuzdum ve hala hayattayım, ölmedim. Aslında ne düşünüyorum biliyor musunuz: muhtemelen biriyle tanışıp iki ay içinde evlenecek; çoluk çocuğa karışacağım. Bir gün her şeyden sıkılıp onun peşine yeniden düşeceğim. Şimdi değil ama 5-6 sene sonra belki yine birlikte olacağız. Sadece bir tetikleyici gerek bana bu flashbackler için bana o kadar, o tetiği biri çekecek, kim olduğu önemli değil; yüzünü bile hatırlamayacağım ve ben her şeyi yeniden hissetmeye başlayacağım…

Takıntı falan değil tüm bunlar, hikaye böyle bitecekti, biliyordum; çünkü biz değiştiremezdik giderek, saklanarak. Korkmayın sevdiği kızın peşini bırakmayan, obsesif katili değilim ben hikayenin, bir sürü kötü şeyiyiyim, etik değil hiçbir yanım; ama kanunları çiğnemedim henüz, merak etmeyin. Yeniden başlamadan önce güç toplamaya ihtiyacım vardı benim, eve gittim. Ona veda etmeye gittiğim gün yaptığım gibi müziği son ses açtım ve aklımdan geçenleri bile duyamadan, gazı kökledim. Rüzgarın canımı acıtmasını öyle istiyordum ki arabanın bütün camlarını açtım. Kaza yapıp ölseydim ne saçma olurdu değil mi? Bu saçma sapan hikayenin harika sonu olurdu değil mi? Ben ölürdüm ve Zeynep de vicdan azabı içinde “Ben neden oldum.” Diye ağlardı. Perde inerdi, alkış!
Kaza falan olmadı, dalga geçiyorum; ortam gerildi gibi geldi de. İki gün boyunca uyudum, telefonumu kapadım; çok önemli bir şey söyleyecek olan gelir ya da kötü haber tez duyulur nasıl olsa diye. Arada kalkıp maillerime bakıyordum, bir şeyler içiyordum ve yeniden uyuyordum.
Pazartesi sabahı gerçekleşmesini umduğum 5-6 senelik planımı yaşamaya başladım; her zamanki gibi erken kalktım. Giyindim, kahvaltı yaptım, ekonomi haberlerine baktım sabah kahvemi yudumlarken. Geri sayım gibiydi, nasıl olsa bir şekilde yeniden devam edecektik. Sertab Erener’in dediği gibi:
“Çünkü ayrılık ve biz aynı cümlede durmuyoruz
Devriliyor cümleler kuramıyoruz
Başka hikayelerde oyunlar oynuyoruz
Kazanmıyoruz üstelik
Hep bozuyoruz.”
Sadece biraz uzun bir yeri sayım... Kocaman bir saat var tepemde sanki, hızla geriye sarıyor. Bir gün gelcek elbet bunun da sonu. Her sonsuzluk sonsuza kadar sürmeyebilir, ne var ki bunda?
Evden çıkarken komşuların kapılarının önüne koydu
ğu gazeteler ayağına takıldığında küfrettim her zamanki gibi. Elime aldım haftasonu gazetelerini, ben iyileşmeye çalışırken neler olmuş bakayım diye.Roma’nın kuzeybatısındaki Fiumicino havaalanına inişe geçtiği sırada yere çakılan Türk Hava Yolları yolcu uçağındaki 158 yolcunun hayatını kaybettiği bildirildi. Kazadan kurtulan olmadı.
Yeşilköy Havalimanı’ndan kalkan Türk Hava Yolları uçağı, Roma kentindeki Fiumicino Havaalanı'na inişe geçtiği sırada pisti ıskalayarak yere çakıldı ve alev aldı.
Havayolu şirketi yetkilisi Ferit Hanedanoğlu, kara kutunun bulunduğunu ve kazanın nedeninin en kısa sürede açığa kavuşturulup gereğinin yapılacağını bildirdi.
ANSA haber ajansına konuşan bir polis yetkilisi, kazadan kurtulan olmadığını doğruladı.
İtalyan Hava Yolları Alitalia, 02.00 sularında düşen uçağın Boeing 737-800 model olduğunu ve altısı uçak mürettebatı olmak üzere toplam 164 kişi taşıdığını bildirdi.”
***
Benim anlatacaklarım burada bitiyor. Her zaman planlar işlemez... Bazen de bitmek zorundadır...
Görenler “aşık” dedi
“Ben aşığım.” Diyemedim
O mutsuz
O aşık
Ben öldüm demeye
Ya da cesaretim yoktu ölmeye
O öldü...
Alp Aydın
Ona bu sefer acıyıp da bağlanmamam için yalan söylemiş, meğer yalnız gitmiş.
Ölmüş…
15 Ağustos 2010 Pazar
12. Bölümün Devamı - II

17 Temmuz 2010 Cumartesi
8,5. Bölüm: Çekmeceleri Karıştırmak
Sanki göçebeyim...
Yine kıtlık çıkacak ya da düşmanlar gelip tarlaları yakacak, hayvaları öldürecek, köyü yağmalayacak ve ben de yeniden göç etmek zorunda kalacağım.
Hiçbir kalıcılığım yok, yuvam gibi benimseyemiyorum. Geçiciyim, fazlasıyla...
Sonra bir yer bulacağım kendime, ardından yine talan, yine yıkım... Hayatımın milyonlarca kısır döngüsünden sadece bir tanesi. Ait olamayacağım hiçbir zaman bir yere, dedim ya göçebeyim.
Bir gün yine kalıcı olamadığım, nasıl olsa gideceğim diye kimseyle fazla diyalog kurmadığım, kısmen yabancı bir yerde öleceğim. Hani olur ya insan evinde, sevdiklerinin yanında ölmek ister. Gurbete gidenler mesela, beni evime, yurduma götürün derler. Ölüm zaten korkutucu, en azından tanıdık bir yatakta olmak ister insan. İşte benim hiçbir zaman “tanıdık” bir yatağım olmayacak.
Bir gün bir yerlere yerleşmekten öyle korkuyorum ki, kalıcı bir eser bırakmak zorunda kalacağım diye. Şimdilik kendimi avutuyorum, yok çünkü sonu benim için. Yine de unutulmaması gereken bir şey var: ait olmak aynı zamanda sahip olmaktır. O yüzden insan bir şeylere ait olmak ister, çünkü içten içe bilir ki kendini bir yere ait hissedemezse hiçbir yere, hiç kimseye sahip olamaz. Mutluluk biraz da teslimiyetten geçiyor, garip... Hayatım boyunca anlam veremedim. Ödün vermemeye çalıştım sadece, istisnasız bir güç aradım. Nereden bilebilirdim ki insanın zayıf noktalarıyla güçlü olduğunu aslında, biraz zayıflamadan asla güçlenemeyeceğimi nasıl bilebilirdim ki, bu tezatı nasıl çözebilirdim?
***
Mezun olduğumda üniversite son sınıfta çalıştığım yerde çalışmaya devam etmiştim. Pazarlama departmanındaydım, en çok istediğim yerlerden biriydi; iş açısından mutluydum. Ekibimden memnundum. En sevdiğim arkadaşlarımdan biri, Hakan, tabi öncelikle, Gülce, Eylül ve Fırat en çok görüştüğüm iş arkadaşlarımdı. Zannettiğim gibi sıkıcı olmamıştı iş hayatım.
- Bu akşam hepinizi yemeğe bekliyoruz, Nida’nın kesin talimatı var ona göre.
- Ooo emir büyük yerden desene Hakan’ım, o zaman boynumuz kıldan ince tabi.
- Gülce geliyorsun değil mi?
- Beni affedin bu akşam lütfen, Yağmur’a sözüm var.
- Olsun onu da al gel işte.
- Yok, başka biz zaman Hakan.
- Eylül? Fırat?
- Ben gelebilirim, işim yok bu akşam.
- Ha şöyle Eylül.
- Tamam ben de gelebilirim; ama hamile hamile yormayalım şimdi Nida’yı.
- Yok canım, olur mu öyle şey, kendisi söyledi çağır; gelsinler diye.
Bir şeyleri düzene koyabilmek güzeldi. Sanırım insan özgürlüğünün yanında biraz da huzur arayabiliyor bazen, kim bilir? Hayatımın karşıma çıkardığı tezatları anlama konusunda oldukça beceriksiz bir insan oldum hep. Belki de ayırmaya çalışıyordum her şeyi. Bir insan ya özgürlüğüne düşkündür, ya düzen arar mesela. Ya da ya aşıktır ya değil, ya vardır bir şey ya yoktur. Benim hayatım siyahlardan ve beyazlardan ibaretti, saçma sapan birbirine girmiş renkler lazım değildi bana. Net bir adamdım. Ya doğru, ya yanlış. Belki bu kafamda kurduğum ütopik bir dünyaydı. Kimin umrunda? Her krallık bir gün yıkılır, her kuralın yanıldığı; uymadığı bir gün gelir.
Düşünülerek özenlice verilmiş bir kararın hayatınızın en kötü kararı olduğu bir gün gelir. Hatta öyle bir gündür ki o, aklınızdan bir sayı tutarsınız _ki mutlaka 3 ve 7’dir o, bunu bilerek üstelik_ ona göre karar verirsiniz, birden hayatınız güllük gülistanlık olur.
Sanırım en başta onları reddetsem de karmaşık gri tonlarına alışmaya başlıyorum, varlıklarını kabulleniyorum. Yavaş yavaş hayatımın rayına oturmasının da etkisi var, oturup düşünebiliyorum. Yer yer ne kadar büyük eksikliklerimin olduğunu farkediyorum, telaşlanıyorum. Sanki bir saat sonra hayatının mülakatına gireceğim; ama hiçbir hazırlığım yok gibi hissediyorum bazen. Yine de ne diyelim, idare ediyorum, yuvarlanıp gidiyorum, yaşıyorum işte...
Bir yandan liseden arkadaşlarımla da görüşüyordum, hatta geçen Ortaköy’e nargileye gittik hep beraber Ortaköy Kahvesi’ne.
- Arda uzatsana nargileyi.
- Abi geçen gün okuldan kaçıp play stationa gittiğimiz günleri konuşuyorduk Metin’le. Ne eğleniyorduk ya.
- Bizim eğlenmediğimiz gün yoktu ki, biraz umursamaz olunca eğlenceli bu hayat.
- Ki biz fazlasıyla umursamazdık değil mi Ege?
- Ayıpsın. Asıl ne garip tipler vardı lisede, Goncalar falan.
- Serkan peşimden koşuyor, o yüzden Arda’yla araları bozuk diye dedikodu yayması zaten.
- Bu kızlardan korkulur zaten, bir Oya’mızla Gamze’miz var işte.
- Aman aman Gonca deme bana.
- Ooo sana Nilay’ı mı hatırlatsak asıl?
- He hatırlat, hatırlat aferin Metin.
- Aman boşverin onların kendini göstermeye çalışma ve sonrasında kendini rezil rüsva etme hikayelerinden bize ne artık.
- Arda zaten en çok sana bulaşmışlardı, gerçi Gonca’nın havasını söndüren de sendin.
- E heralde, ne zannettiniz izin verecek halimiz yoktu heralde; almış yanına da kankalarını, Kemal’le Doğukan’ı, bize kafa tutmaya çalışıyorlar. Neyse yıllar öncenin olayı...
- Dedikodu olunca dayanamadınız değil mi? Erkekler bizden daha dedikoducu diye hep söylüyorum ben.
Sağlığa zararlı ne varsa yapıyorum, kabul ediyorum. “Rayına oturtma” olayı sağlığı kapsamıyordu. Gastritim kötü durumdaydı. Annemle yıllardır aynı konuşmaları yapıp duruyoruz zaten:
- Oğlum yazık değil mi ciğerlerine.
- Anne daha n kadar konuşacağız bu konuyu.
- Sen bırakana kadar, şu saçma sapan şeyi. Zaten midenin durumu da malum, iç ki iyice del o mideni emi?
Sporcuydum aslında içmemem gerektiğini ben de biliyordum; bağımlılık işte, içiliyor bir şekilde. Mutluyken, keyifliyken, mutsuzken, muhabbet ediyorken, sinirlenince; her zaman bahaneyi bulurdum ortalıkta sigara varsa.
Babam sert bir adamdı benim, garip bir disiplin anlayışı vardı. 11 – 12 yaşlarındaydım sanırım bir gün durup dururken sigara vermişti bana, al iç diye. E biliyorum ya zararlı olduğunu kabul etmedim, beni deniyor diye düşünüyordum.
- Al iç ulan eşek sıpası, bir şey demeyeceğim.
Neyse ben aldım ağzıma sigarayı, babam çakmağı getirdi yakacak.
- İçine hava çeksene, böyle nasıl yakacağım ben bunu.
Sanki 11 yaşımda çok biliyorum, sigarayı nasıl yakacağımı. E tabi küçüğüm, çektim içime o dumanı. Gözler yaşardı, öksürmeye başladım, bir süre sonra da ağlamaya. Babamın bana sigaranın kötü olduğunu öğretme yoluydu. İşe yaradı mı derseniz, 4-5 sene işte.
16 Temmuz 2010 Cuma
8. Bölüm: Evet!
Alp’in annesi Sevda Hanım’la iyi geçinmek oldukça zordu. Özellikle de evimi dekore ederken Alp’ten başkasına hiçbir şey sormamış olmam, yardım kabul etmemem ona zor geliyordu. Alp’in lise zamanlarında içine kapanık oluşuna şaşmıyordum. Sevda Hanım oldukça kontrolcü biriydi, işleri organize etmek istiyordu; ama kendi düğünüm için bunu ona bırakacak değildim. Çok işim olmasına rağmen her şeyi ben ayarlamak istiyordum. Mesela düğün için aklımda kır düğünü vardı. Daha dinamik, daha genç işi geliyordu bana, böyle ferah sonra. Bunu daha sonra Alp’e söylediğimde o da onayladı, “Gidip görüşelim.” dedi. Sevda Hanım ise daha orijinal bir düğün düşünüyormuş meğerse bizim için. Sanırımı Sevda Hanım’dan biraz bahsetmeliyim önce.
Klasik Türk annelerinden falan değil öncelikle söyleyeyim. Geleneksel bir tip değil, yaşına göre marjinal, gösterişli sayılabilir hatta. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Heykeltıraşlık bölümünden mezun. Hep bir sanat çevresi içerisinde, entelektüel. Her konuda bilgisi olan, inanılmaz güzel bir kadın; aynı zamanda dominant bir karakter, mükemmeliyetçi. Beni oğluna layık görmeyeceği konusunda oldukça emindim zaten. Bir de şans eseri, Alp’le ilişkimizin ,yani adı konulmamış zamanlarımızdan bahsediyorum, karmaşıklığını öğrenince bana daha da bir farklı gözle bakar oldu. Onun gözünde Alp’le önceleri gönül eğlendiren kızdım. Şimdi sonuç ne olursa olsun, o zaman oğluyla dalga geçtiğimi düşünüyordu ve bu önyargısını kırmam imkansızdı. Ben de sadece uyumlu davranmaya, fazla sesimi çıkarmamaya çalışıyordum. Elbet birgün alışacaktı, Alp’in yanında beni görmeye, evliliğimize. Alp sabretmeme değerdi.
Yine de sınırlarımı zorluyordu. Onun hayalindeki düğün, yani benim düğünümden bahsediyorum, gösterişli; ama kesinlikle orijinaldi. Kır düğünü onun için fazlasıyla basitti. Gösterişli bir teknede yapılacak düğünü tercih ederdi. Tabi ben değil. Bu durumda Sevda Hanım’la asla kazanamayacağım bir savaşa girmenin anlamı olmadığından, hızlı davranmak zorundaydım. Her şeyi ondan önce yapmak zorundaydım. Sırf bu yüzden normalde adetim olmadığı halde bir ajanda edindim ve her saat ne yapacağımı planladım. Yoksa tüm organizasyonun ve iş hayatımın tepeme yıkılması işten değildi. O yüzden hayat disiplinimi sınava tabi tutan bir dönemden geçtim diyebilirim inanın.
Alp’in babasından hiç bahsetmediğimi farkettim şimdi, Nazım Baba’m. Sevda Hanım’a bu kadar meseafeli yaklaşırken Nazım Baba deyişim sizi şaşırtmış olabilir. Alp’in annesi ve babası ayrılmışlar bundan 12 sene önce_ neden şaşırmadım acaba?_ Sevda Hanım ne kadar kontrolcü, soğuk ve marjinalse Nazım Baba o kadar yumuşak, sıcak, hayatın içinden biriydi. Babam gibi görmeye başlamıştım hatta onu:
- Alp’i çok seviyorsun anladığım kadarıyla Zeynep’ciğim.
- Evet, yani belki Sevda Hanım anlatmıştır size... Biraz farklı bir ilişkiydi en başında. Alp de ben de kafa karışıklıkları yaşıyorduk; ama şimdi her şey berrak, suyun dibini görebiliyorum.
- Tatlım, bu şairane tarzına bayılıyorum öncelikle... Suyun dibini görmek... Hiçbir zaman tamamen göremezsin, birazcık risk almak zorundasın; değeceğine inanıyorum. İkinizin de gözleri parlıyor çünkü, çok mutlu olacağınıza inanıyorum.
- Nazım Baba, bunlar çok güzel dilekler; umarım gerçekleşirler.
- Baba mı? Kızım biliyor musun, Alp bile bana baba demiyor; hiç demedi... Sevda’yla ayrılığımızdan hep beni suçladı, aile olabileceğimizi düşünüyordu ve bundaki tek engeli de benim çıkardığıma inanıyordu. Hiç anlatamadım, hiç açıklayamadım; belki de o görmemeyi seçti, bilemiyorum. Şimdi Alp’in en mutlu günü yaklaşıyor ve o bana benzemekten korkuyor, bunu hissedebiliyorum. “Ya babam gibi olursam da yürütemezsem” diyor. Öyle bile demiyor hatta “Ya o adam gibi olursam...” diyor. Bu beni çok yaralıyor aslında, göstermiyorum, en azından göstermemeye çalışıyorum; ama çok yaralıyor. Hiçbir zaman Sevda’yla Alp’in arasına girmedim; çünkü Alp bensiz büyüyebilirdi; ama annesinin ona vereceklerini ben asla veremezdim. Yine de Alp’in çevresinde olmak için elimden geleni yaptım. O günden güne benden uzaklaştı; ben pervane gibi çevresinde dolandım. Günün birinde de tamamen koptu benden. Belki annesinin bu hali için beni suçluyor, ondan ayrıldığım için Sevda’nın böyle biri olduğunu düşünüyor.
- Bu konuda bana hiçbir şey anlatmadı, sandığınız kadar suçladığını sanmıyorum sizi.
- Ben Sevda’yı çok sevdim kızım. Tek hatam onun değişeceğine inanmaktı, baskıcı tavırlarının değişeceğine inanmaktı. Bir erkek hele de bizim ülkemizde bizim kültürümüzde bir erkeğin bu kadar kontrolcü bir kadınla evli kalması zordur; anlıyorsun değil mi beni?
- Anlıyorum Nazım Baba, çok iyi anlıyorum.
- Oysa Sevda her zaman kırabileceği kalıplar arıyordu. Ne olursa olsun kızım, kırmak dökmek değildir çözüm. Kapılar anahtarlarla da açılır, omuz atılarak da. Hiç unutma ki seni içerde bekleyen zili çalmanı bekler; sana “Kim o?” diye sormak ister ve sonra kendi rızasıyla, kendi sevgisini sana sunarak o kapıyı sana açmayı ister. İçeri girmenin her türlü yolu vardır kızım, birinin ruhuna, kalbine girmenin binbir türlü yolu vardır; ama önemli olan orada mutlu olabilmektir, oraya nasıl girdiğini; senin gücünü kimse sorgulamaz ilerde. Sadece sen sorarsın kendine “Mutlu muyum?” diye, o sorar...
- Bunları hiç düşünmemiştim ben Nazım Baba... Baba diyorum; çünkü sizi öyle görmeye başladım ben.
- Babanı çok özlüyor olmalısın küçüğüm...
- Evet, düğünümü göremeyecek olması beni çok üzüyor.
- Göremeyecek olduğunu kim söyledi sana kızım?
- Görür mü dersiniz?
- Davet edersen onu da düğününe pekala görür...
***
Düğün gecesi...Gerçekten de gecenin yıldızı gibi hissediyordum kendimi. Saçlarım omuzlarıma dökülüyordu; gözlerimi her kırpıştırdığımda gümüş rengi simlerimle gözlerimin ışıltısı birbirine karışıyordu. Harika bir gelinliğim vardı; straples, belime oturan, upuzun kuyruklu, göğüs kısmı taşlarla süslü... Boynumda anneciğimin hediyesi nefis bir gerganlık ve onun küpeleri de kulağımda...
En güzeli de... Tüm bunların en güzeli de...Kolumda Alp’im...
Bu bir masal olmalıydı...
Durun bir dakika, anlatırken bile kaptırdım kendimi. Bu bir masal değil; kendinizi kandırmayın. İyi şeyler olmayacak, şimdiden uyarmalıyım... Hazırlıklı olun, bu bir pembe dizi ya da onun gibi saçma sapan bir şey...
Yine de gecenin en güzeli bendim, çok eğleniyordum. Çekilen fotoğraflardan da belliydi. Bizim millet tam takım oradaydık. Feray- Gökhan, Ajda- Tamer, Berk- Hande çiftleri, Murat, Ezgi, Işıl, Ahu, Orkun, Sinan daha kimler kimler... Canım arkadaşlarım beni yalnız bırakmamışlardı bu mutlu günümde. Benim nikah şahidim Feray’dı, Alp’in de Ajda.
Evet derken yüzümde, sesimde, gözlerimde öyle bir ışıltı vardı ki; sonrasında hemen hemen herkes söyledi bunu. Ait olmak – sahip olmak... İçimde ekonomik özgürlüğünü sağlamış, ailesinden hatrı sayılır bir mal varlığı olan, kültürlü bir kadın olmasında rağmen bir şeylere, bir yerlere, birilerine ait olmak önemliydi. Biraz aitlik, biraz sahiplik... Buna da ihtiyacı var ruhumun. Hiçbir zaman uçlarda olmadım ben, ihtiyacım olanı aldım hayattan ve başım yukarda kabul ettim bunu. Kanıtlamak istediğim şeyler yoktu; tek istediğim mutlu olmaktı. Ben bunun için gelmiştim, kendimi kanıtlamaya değil. Ne kadar güçlü olduğumu, ne kadar çok şeye sahip olduğumu kimsenin bilmesine gerek yoktu. Hatalar da yapabilirdim, harika şeyler de... Bunu bilseler ne olurdu, bilmeseler ne olurdu... O an gerçek olan şey, Alp’le evlendiğim ve mutlu olduğumdu; gerisi hiç önemli değildi.
- Evet!
12 Temmuz 2010 Pazartesi
6. BÖLÜM: MEYRA GÖKMEN
Zeynep, Altan’ı senelerdir sormamıştı bana, biraz durakladım, şaşırdım, düşündüm. Bir sürü şeyden bir şeyler uğruna vazgeçmiş ama yine de bugün baktığında yanında fazla da kimsesi olmayan bir kadındım. Anlatacağım çok şey vardı aslında, kimseyle fazla konuşmazdım. O an bir şey oldu ama, Zeynep beni anlayabilecek gibi bakıyordu. Duvardaki saate kilitlenmişti bakışlarım ve anlatmaya başladım.
- Babanı çok sevdim ben Zeynep. Onunla tanıştığımız zaman ben üniversitede okuyordum, konservatuarda. Tiyatro bütün hayatımdı, sahne de yuvam.
- Peki sonra ne oldu anne, nasıl tanıştınız babamla?
- Sabırlı ol Zeynepciğim, anlatıyorum. Bir Yaz Gecesi Rüya’sını sahneye koyacaktık o gece. Ben Hermia rolünü oynayan Yıldız’ın yedeğiydim. Yıldız çok yetenekli bir kızdı ve işi konusunda da oldukça disiplinliydi; yani biliyordum ki Yıldız’ın yedeği olmanın aslında hiçbir anlamı yoktu. Bir kenarda oturacağım kesindi. Yıldız’dan hiç bahsetmemişimdir sana, yanılıyor muyum kızım?
- Hayır anneciğim, arkadaşın mıydı? Neden hiç bahsetmedin?
- Hayır, arkadaşım değildi; babanın sevgilisiydi.
- Ne? Yani babamla tanıştığınızda babamın sevgilisi mi vardı?
- Aynen öyle tatlım. Hatta ben de Lysander’ı oynayan Halil’le beraberdim. Oyunda Lysander’la Hermia sevgili biliyorsun tatlım. Neyse, babanla tanıştığım anda ondan etkilenmiştim; Altan gençliğinde de çok yakışıklıydı ve etkileyiciydi. İstanbul Üniversitesi’nde Uluslar Arası İlişkiler okuyordu, ailesi zengindi. Yıldız da çok gülzel bir kızdı. Açıkçası o zamanlar böyle olacağını hiç düşünmemiştim. Yıldız sayesinde tanıştım yani babanla.
- Ee sonra ne oldu?
- Baban o gece, oyunun galasının olduğu gece, Yıldız’ı terk etti!
- Aa neden?
- Sonradan anlattığına göre benim için yapmış bunu, benden etkilenmiş çünkü. Ben Yıldız’la aram bozulmasın, gerginlik olmasın diye Altan’a hiçbir şekilde yeşil ışık yakmamıştım. Altan yine de etkilenmişti benden.
- İnanamıyorum, masal gibi!
- O gece Yıldız’ın ağlamaktan gözleri şişti, midesi bozuldu. Yani oyundan bir hafta öncesinden hasta olmamak için her türlü önlemi alan, sesine bir şey olmasın diye kısık sesle konuşan kız o gece oyuna çıkamadı.
- Ve, yedeği olarak sen oynadın!
- Evet, hem de Halil’le. İşte o an kafamın karıştığı andı. Çünkü senin çapkın baban, oyundan önce yanıma gelip şans dilemişti ve çok güzel oynayacağıma emin olduğunu, baba güvendiğini söylemişti. Öte yandan Halil’le karşılıklı oynayacaktım.
- Sonra ne oldu anne?
- Sonrası Bir Yaz Gecesi Rüyası tatlım... Bir şekilde babana deli gibi aşık oldum, her şeyi kontrol etmek imkansız. Bu arada küslükler oldu, gerginlikler, zor günler. Yine de babanı çok seviyordum, onun da beni sevdiğini bilmek bana güç veriyordu.
- Hemen evlendiniz mi?
- Ne yazık ki hayır... Aslında biz istiyorduk evlenmeyi; ama Altan’ın ailesi biraz muhafazakar bir aileydi. Oyunculuk okuyor olmam onlar için pek hoş değildi. Aslında onları da suçlamıyorum, hayat görüşleri buydu; kültürleri, yetiştirilme tarzları... Ne diyebilirdim ki? Beni seçim yapmaya zorluyorlardı. Yıldız için aynı problemler çıkmamıştı; çünkü biliyorlardı ki oğullarının Yıldız’la ciddi bir ilişkisi yoktu. Benimle ise tüm hayatını birlikte geçirmek istediği ilk günlerden belli oluyordu.
- Sen ne yaptın peki?
- Bir seçim yaptım! Beni mutluluğa götüreceğine inandığım yolu seçtim. Onu seviyordum ve onunla bu yola girmezsem ömrüm boyu eksikliğini hissedecektim. Sahneye her çıktığımda, repliğimi unuttuğumda, ayağım dekora takıldığında, yaptığım her hatada hatta aldığım her alkışta mutluluğumu ölçecek ve Altan’la daha fazla mutlu olabileceğimi düşünecektim.
- Bu yüzden bana düşünme diyorsun, çünkü birbirimizi sevdiğimizi biliyorsun.
- Evet canım. Bir insanın hayatında eğitim, kariyer o kadar önemli ki; ama ben bunu en üst sıraya koymak istemedim. Çünkü ben beni mutluluğa bunun götürmeyeceğini düşündüm. Bir başkası farklı düşünebilir belki. Oysa sen gördüğüm kadarıyla benim gençliğimdeki gibisin kızım.. Hayatı mutlu olmak için yaşıyorsun, seni mutlu edeceğine inandığın şeyi yapmalısın. Her zaman arkanda olacağımı bilmeni istiyorum. Evlilik bu, çok büyük bir değişim. Tedirgin olman doğal, kendini üzme, tadını çıkar; tatlı telaşlar bunlar. Üstelik sen bir şeyden vazgeçmiyorsun bile.
- Peki sen anne, vazgeçtiklerin için pişman mısın? Şimdi babam yok, geri istemiyor musun bazı şeyleri, aramıyor musun sahneyi?
- Altan varken aramıyordum; ama ne yalan söyleyeyim artık arıyorum Zeynep. O zamanlar bir şeylerden vazgeçmişliğimi hissetmiyordum, Altan yanımdaydı, sen yanımdaydın; ama artık bunu çok şiddetli hissediyorum. Hiç hesaplamamıştım, evet kariyer en üst noktaya konulmasın diyorsun; ama insanın mesleğin gitmiyor hiç, sevdikleriyse bir gün gidecek öyle kesinmiş ki bu...
- Peki yapılabilecek bir şey yok mu anne? En azından bir tiyatro okulu açabilirsin, çocuklara ders verebilirsin?
- Bilmiyorum Zeynep, yorgunum; senelerdir hem de. Bacaklarımda kilometrelerce koşmuşum gibi bitmek tükenmek bilmeyen bir yorgunluk hissediyorum. Yapabilir miyim bilmiyorum.
- “Yapabilir miyim?” değil anne. Bu işte yalnız olduğunu da nereden çıkarıyorsun ki sen. Pekala da birlikte bir şeyler yapabiliriz. Düğünden sonra ilk işim bunu araştırmak olacak. Öyle ya da böyle yeniden tiyatroya bulaşacaksın, karışacaksın.
Bunları konuşurken ikimizde defalarca hıçkırıklarla ağlamıştık. Zerynep’e bazı şeyleri hissettirmemek içn, hayatın benim için ne kadar zor olduğunu farkettirmemek için elimden geleni yapmıştım çünkü senelerce. Altan’dan bahsetmiştim; ama sadece onun unutmamasını ve çocukluk anılarında “baba” figürünün silinmemesini sağlamak için; ama bunları anlatmak zor gelmişti ikimize de... Şimdi ise Zeynep gidiyordu ve biliyordum ki ben daha da yalnızlaşacaktım. Elimden gelen bir şey yoktu...
Bir yandan da vicdan azabı çekiyordum aslında. Bir kızım vardı, harika bir hayatım olmuştu; ama olmuş-tu işte. Şu an içinde bulunduğum boşlukta bana farklı seçimler yapsaydım neler çıkabilirdi karşıma düşünmeden edemiyordum.
Bir yerlerde başka bir Meyra Gökmen varsa ve Altan’ı değil, tiyatroya devam ettiyse o neler yaşamıştır diye geçiyordu aklımdan. Mutluluk karşılaştırılır mı ki? Derece derece... Merak ediyordum yine de o benden daha mı “fazla” mutlu olurdu? Daha mı “az” yalnız olurdu? Çevresinde daha mı “çok” seveni olurdu? Bu azlık – çokluk kavramı beni deli ediyordu. Artık zamanımı doldurmak için yaşıyordum. Yatakta elimi her öteki tarafa uzattığımda o boşluğu ben hissetmiştim. Bir başkası bunu nasıl bu kadar derin hissedebilirdi? İlk başlarda evden çıktığımda sanki herkes bana bakıyor gibi hissediyordum. Hepsi eksilmişliğimin farkındaydı.
“Bu kadın işte, kocası ölmüş, kızıyla yalnız artık, yalnız.”, “Zamanında her şeyi bıraktı da ne oldu, şimdi yalnız.”
Sanki elbiselerimi ya da ayakkabılarımı giymeyi unutmuş gibiydim, çıplaktım, savunmasızdım. Kemiklerim tamamen kireçle kaplıydı ve her hareketimde eklemlerimden kireç dökülüp kan dolaşımıma katılıyordu. Elimi boşluğa uzatıp onun elini tutarmış gibi yapasım geliyordu. Sonra kendi kendime diyordum.
“Saçmalama, kendine gel, kızın var senin ufacık; devam etmek zorundasın.”
Gerçekten çok çok büyük bir “yokluk”tu. Bir insan ne kadar çok şeyinizse yokluğu sizi o kadar öldürür. Nasıl bir şey, bir yandan yaşayamayacağını düşünürken bir yandan ölümden korkmak? Ben ölürsem, bana bir şey olursa Zeynep tamamen yalnız kalacak diye ödüm kopuyordu. Tek bildiğim eksik de olsam bir şekilde devam etmek zorunda olduğumdu. Sonunda ne oldu, Zeynep büyüdü; artık ne ölmemek için bir nedenim ne de yaşamak için büyük bir isteğim var. Takvimleri eskitiyorum o kadar.
- Zeynep, kızım... Seni çok seviyorum, çok mutlu olursun, diliyorum ki çok mutlu olursun.
- Anneciğim ben de seni çok seviyorum.
- Neyse Zeynep, yeter bu kadar duygusallık. Hadi kuaförle konuşmaya gideceğiz daha. Saç modelini, makyajını nasıl istiyorsan şimdiden anlat; son güne bırakma. Bu sefer stres yapacaksın, ağlayacaksın. Sen o gecenin en güzeli olmalısın tatlım, gözleri şiş gelin olmaz.
- Haklısın anne, zaten sen Ajda ve Feray olmasaydı bu işin içinden çıkamazdım inan. Kendim dekore edeceğim diye evime kimseyi sokmadım biliyorsun Alp’ten başka. Son halini görmeni çok istiyorum. Kuaförden sonra gel bize gidelim, bir kahve yapayım sana yeni evimde.
- Harika olur kızım, hatta arkadaşlarını da çağırsana. Tabi evlendikten sonra güzel bir davet verirsiniz evinizde; ama Feray ve Ajda evi önceden görmeyi hakkediyorlar bence. Dediğin gibi o kadar çalıştılar, sefasını da sürsünler bol köpüklü Türk kahvelerini yudumlayarak.
- Tamam anneciğim, öyle yapalım o zaman. Sabırsızlanıyorum evimi görmeniz için.
- Ben de sabırsızlanıyorum Zeynep. Gece – gündüz yetiştirmen gereken projelerin yanında bir de bunları çizdin, gittin her şeyi kendin satın aldın, bizzat ilgilendin kızım. Senin eserin oldu yuvan. Allah ağız tadıyla oturmayı nasip etsin.
- Amin anneciğim, amin...
Zeynep Gökmen
- Zeyneeep! Evin mükemmel olmuş! Harikasın sen, harika bir mimarsın!
- Feray’cığım biraz abartıyorsun sanki.
- Zeynep, dalga mı geçiyorsun sen! İnce düşünülmüş, küçük ayrıntılar ve dört mevsim fikrini çok güzel yansıtmışsın. Ben de istiyorum valla, benim evimi de sen dekore et.
- Evet Zeynep, Feray haklı burayı harika bir yere çevirmişsin. Bayıldım, tek kelimeyle bayıldım. Diliyorum ki bir sürü mutlu mevsim yaşarsınız bu evde.
- Ajda biliyorsun siz yardım etmeseydiniz, bu kadar şeyi yetiştiremezdim. İş yerinde de bu aralar çok yoğundum biliyorsunuz ve Alp’le de yapamazdım hepsini. Kız filmlerindeki gibi olacak biliyorum, biraz “kız gücü”ne ihtiyacım vardı bayanlar.
- Harika bir iş çıkarmışsınız. Zeynep, kızım hepsinden öte mesleğin bu senin ve bunu bu kadar iyi yapabildiğini bilmek beni gururlandırıyor.
- Anne, teşekkür ederim, seni seviyorum. Hani geçin oturun, sade ve bol köpüklü kahveleriniz hemen geliyor.
Böylece yeni evimde ilk misafirlerimi ağırlamıştım. Beşinci mevsim benim için aşk ve dostluktu. Ben o zamanlar mucizevi bir şekilde bunu yaşıyordum.
Aşk Mevsimi’ni... Dostluk Mevsimi’ni... Mutluluk Mevsimi’ni...
Bütün kararlar verilmişti, her şey hazırdı. Saçlarımı kesinlikle topuz yaptırmayacaktım, yani kabarık olacaktı lüle lüle; ama omuzlarıma dökülmesini istiyordum. Makyajım gümüş tonlarında olacaktı ve bronz tabiki. Annemin de dediği gibi o gecenin en güzeli ben olmalıydım. Feray’ın düğününde kendimi gelin olarak hayal edişim geldi aklıma şimdi. Sabırsızlanıyordum kendi düğünüm için. Bu tip şeyler kadınların estetik ve güzellik zevklerinin tatmini aslında. Alp için bu kadar değer taşımıyordu; ama benim için o gece çekilecek fotoğraflar çok önemliydi.
O gece çekilecek fotoğrafların hayaleti ise babam olacaktı... Hep bir köşede ona da yer olacaktı ve sanki hepimiz ona yer hazırlar gibi bir tarafımı boş bırakacaktık, hiçbirimiz bu konuda konuşmayacaktık. “Baban da seni görse...” cümleleri geçmeyecekti; ama herkes bunu söyleyecekti içinden. Annem de koluna gireceği o yakışıklı adamı çok arayacaktı eminim. O yaz gecesi rüyasını, bir hafta sonra tekrar yaşamak için her şeyini verebilirdi. Ne yazık ki istisnası yoktu ölümün ya da pazarlığı. Babamla dans edemeyecektim düğünümde, onun hüznünü göremeyecektim. Ona “Benim ilk ve büyük aşkım sensin, bunu hiç bir şey değiştiremez.” diyemeyecektim.
Şimdi de desem duyar mı dersiniz...