Candan Erçetin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Candan Erçetin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2010 Perşembe

11. Bölümün Devamı

Birdenbire nasıl değişmişti her şey. Birkaç dakika önce şu mektubu okumadan önce dünyanın en kuytu köşesindeki en çaresiz insanıyken kalbimin atışlarını duymaya başlamıştım.Beşinci ve altıncı mektuplar arasında bir şeyler olmuştu ve bana dönebilirdi belki. Tıpkı Candan Erçetin’in Anlatma Sakın’ı ve Bensiz’i arasında gelmesi gibi, hayatıma hızlı çekim yaşadığım o zamanlardan sonra tekrar girmesi gibi. Albümün ismi ismi “Neden”di, gül kokusu vardı şarkı sözlerini yazdığı kaset kapağında. Bu gerçekten çok garipti; çünkü başka arkadaşlarımınkinde yoktu bu koku, sadece bendeki kasetin kapağı çok yoğun bir şekilde gül kokuyordu.

Biraz uzak

Biraz yakın

Neredesin hiç anlayamadım...

Ne zaman sayfalarca özlesem seni

Hep onlar

Yıllardır kokusu aynı kasetten

Beşinci şarkı

Ya da altıncı

Şimdi ikisi arasında bir yerdeyim

Geleceğini bilsem bir gün

Tüm ömrümü iki şarkı arasında geçiririm

Biraz uzaksın

Biraz yakın

Sen kimsin, hiç anlayamadım...

Beş ya da altı

İki şarkı arası

Yine baştan, yeni baştan

Bir gün yine gelirsin diye

Hiç başka şarkı çalmadı

Beş ya da altı...

Bazen yakın

Bazen uzak

Belki burdaydın

Sonra bulamadım...

Ne zaman yoklasa ruhum beni, yerimi

Söyle ona ikisinin ortasındayım

Sadece oradayım

Bir adım atmadım

Ne başa

Ne sona

Sen orada büyüdün, ben burada

Hiç adım atmadım

Masalsı bir tadı vardı çocukken aşkın

Bir an büyüdük, yaralandık

Yırttık attık, acımadık

İkisini arası

İki şarkı arası bir aşktı bizimki de

Sadece o kadar

Bir an

Bir nefes

Bir dokunuş....

Beş ya da altı

İçimden söylediğim iki şarkı

İkisi de o rüzgara razı

Hep uzak

Hep uzak

Seni hep sakladım

Ufacık ellerimde

Canım acıya acıya”

Yine de binlerce soru işareti yükselmişti şimdi de havaya. Ya bu da intikam planının son parçasıysa? Bir daha kaldıramayacağım bir darbesi olurdu Arda’nın. Cesaretimi toplayıp böyle büyük bir riski alacak durumda değildim. Çok fazla kaybetmiştim zaten, canımın daha fazla acımasını istemiyordum. Daha fazlasını kim kaldırabilirdi ki?

Son mektuptu bu dediğim gibi. Her şeyi sandığa koydum, onu yeniden gömecektim. Sanki hiç gelmemişim gibi gidecektim adadan. Hayatımı öylesine yaşamaya devam edecektim, her şey çok daha kolay olcaktı.

“In a Manner of speaking
I just want to say
that I could never forget the way
you told me everything
by saying nothing…”

In a Manner of Speaking’in yakıcı bir melodisi vardı, fon müziği olmuştu sanki o anki halime. Şeftali ağacına dalmıştı gözüm, bir yandan ağlıyordum bir yandan da ağzımda hissediyordum şeftalilerin tadını. Gözyaşlarımın o tuzlu tadı gitmiş yerine şeftali tadı gelmiş gibi.

Bu ufak sandığı, bir şeyleri değiştimeyi başarabileceğini sanan bu mektupları yeniden ait olduğu yere, toprağın altına koymalıydım. Babam öldüğünde düşündüğüm gibi toprağın gözenekleri nefes almak için yetersizdir. Böylece mektuplar nefessiz kalıp solup gideceklerdi.

Ve böylece suçlarından arınacaktı mektuplar, bana nefret kusanlar bile, Arda’nın bana verebileceği tek şey_ki o da saf bir aşk değilmiş ne yazık ki nefretle karışık_ toprağın altında öylece bekleyecekti. Dedim ya suçlarından arınacaktı, çünkü unutmamak gerekir:

Ölenler temize çıkar… Aklanır… Toprağın gibi temizler her şeyi, toz bıraksa da geride… çNefes aldırmasa da… Çünkü gerçek bu, ölenler temize çıkabilir sadece…

Her depresif sahnenin olmazsa olmazıdır, bardaktan boşanırcasına yağmur. İnanın benim depresif sahnemin de bundan eksiği yoktu. Dolayısıyla deli gibi yağmaya başladı, bir yandan rüzgar esiyordu, üşümüştüm. Soğuk bir nisan günüydü, ne kadar normal görüyormuş gibi anlatıyorum artık değil mi? Alıştım, görüyorsunuz, siz hala alışamadınız mı yoksa. Geçmişimi anlattığım hikaye bitti; ama ileride de iyi şeyler olacak gibi durmuyor ki… Ellerim, üstüm başım çamur olmuştu sandığı gömeceğim diye; ama o kadar hızlı yağıyordu ki yağmur cılk çamur olan toprağı elimle bir tarafa itemiyordum bile.

Yağmurda mezar kazmaya çalışan mezarcı gibiydim. Ceseti gömemiyordum, bembeyaz kefeni çamur olmuştu; ne kadar ölü olduğu belli oluyordu artık. Cansız bir nesneydi, hiçbir şeydi. Yine de gömmek zorundaydım, yoksa mide bulandırıcı ceset kokusu her tarafı saracaktı. Yağmuru hissedemesin diye gömebildiğim kadar derine gömmeliydim. İşimi bu kadar iyi yapan bir mezarcıydım işte.

Aslında bana sorsalardı, onları yakar; pisliklerle dolu Marmara Denizi’ne savururdum külleri, İstanbul’a, adaya…

Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum sinirden, gömdüm o sandığı ve koşa koşa çıktım bahçeden...Berbat ada maceram, hiçbir şey ifade etmeden, hiçbir şeyi değiştirmeden böyle bitti.

***

Gece hiç uyuyamadım. En sonunda pes edip çıktım yataktan, battaniyemi üstüme aldım ve film arşivimden bir şeyler bulmaya çalıştım. 2009 yapımı romantik bir filmde karar kıldım: (500) Days of Summer. Fazla hatırlamıyordum gerçi filmi; ama hüsrana uğrayan bir aşk hikayesi olduğunu anımsıyordum. Aşık olmaya korkan bir kadınla, hayatının aşkını arayan bir adamın hikayesi. Ayrılıp da arkadaş kalmaya karar verdiklerinde Tom’un Summer’ın doğumgünü partisine gittiği expectations & reality sahnesi öyle yaktı ki canımı. O sahnede çalan parçayı defalarca defalarca dinledim.

“He never ever saw it coming at all, he never ever saw it coming at all, he never ever saw it coming at all

it's al-right, it's al-right, it's al-right, it's al-right, it's al-right

no one's got it all, no one's got it all, no one's got it all


Power to the people, we don't want it
We want pleasure and the t.v.s try to rape us
And i guess that they're succeeding
Now we're going to these meetings
But we're not doin' any meetin'
And `we're trying to be faithful but we're cheatin', cheatin', cheatin'`

I’m the hero of the story don't need to be saved, i'm the hero of the story don't need to be saved"

“It’s alright” derken her şeyin ne kadar berbat olduğunu defalarca söylüyordum aslında. Her şey harika, her şey mükemmel... Çok mutluyum. Her şey bitti çünkü, ben cesaret edemeyeceğim yeniden parçalanmaya. Sessiz sakin yaşayacağım ve yaşlanacağım. Mutlu olmak zorunda değilim ya illa ki... Her şey açık, her şey net. Artık aşk olmayacaktı hayatımın orta yerinde, liseli romantik kız değildim zaten ben de. Aşk beni tamamlıyor diye düşünmek demode olmuştu hem. Her şey güzeldi işte... “It’s al-right.”

`I’m the hero of the story
don't need to be saved`

Nasıl söylüyordu oysa kurtarılmaya muhtaç olduğunu, nasıl da haykırıyordu tut elimi diye. Yine de yok, yok benim ihtiyacım kurtarılmaya. Bu hikayenin kurtarılmaya ihtiyacı olmayan kahramanıyım ben. Superman benim, ihtiyacım yok kimseye. Kriptonit bile zarar veremez bu saatten sonra bana nasıl olsa kaybedecek hiçbir şeyim yok.

Her şey mükemmel, bitti ya çok mutluyum artık. Sessiz sakin köşemdeyim ya artık, yeni kararlar işte. Dün gece bu kararları aldım ben. Hayatım artık çok güzel olacak artık. Filmin yine aynı sahnesini açtım, yine aynı şarkıyı. Beklentiler & Gerçekler… Televizyonun ışığıyla yazmaya başladım.

“Karlı bir günün keskin soğuğuydu bana gelişlerin

Hep bir yanı içimi acıtan, bembeyaz...

Saflığının yanında, hep bir karanlık

Bir yanım duru

Bir yanım korkar, aksime damlayacak çamurdan

Karlı bir günün, belli belirsiz kristalleriydi sözlerin

Avuçlarımı açar uykulu gözlerle bakardım

Ellerim üşürdü

Şekilleri donuk, köşeleri kör bıçak gibi

Defalarca keser ellerimi

Bir damla kanatmadan,

Acıtır mı diye sorsan, o ayrı

Bazen gelişlerin

Bazen gidişlerin

Hep bir karanlık dedim

İçimin bir yanı, penceremin ışığı

Biraz korkutucu, çokca üşüten bir geceden

Yaprakları zamana yenik düşmüş dallarındır gökyüzü

Perdeyi aralamaya korkmaktan değil

Kardan ya da soğuktan da

Tek derdim, sokağın köşesi

Bir de kapalı penceremden içeri sızan anılar

Bu geceden, senden, benden daha soğuklar

Bir gökyüzüm vardı

Onu da bu gece aldı, durmadı

Bir saniye durmadı, arkasına bakmadı

Bakmadı....”

Tamam, bitti artık bütün macera. Arkama bakmayacağım, benim kanatlarım son gözyaşlarımda çoktan yanıp kül oldu. Öyle ya kimin kanatları var ki artık bu dünyada, böyle de yaşayabilirim. Ne fark eder?

5 Temmuz 2010 Pazartesi

3,5. BÖLÜMÜN DEVAMI

Son iki sene bıraktım yatakhanede kalmayı. Zaten özgürlüğümü elde etmiştim artık, bundan sonrası kontrol edilebilecek bir şey değildi. Sevdiğim ve sevmediğim yönlerim vardı; ama yine de karakterim şekillenmişti artık. Doğru ya da yanlış, siz sevin ya da nefret edin; Arda Atasoy buydu. Duygusuz, ama güçlü; acımasız, ama zeki; kibirli, ama sahip olduğu çok şey olan biriydim ben.

Birkaç önemsiz ilişkim oldu lisenin ilk iki senesinde. Bizim okuldan, yakın çevrelerdeki okullardan, tanıdıkların tanıdıkları falan... Hiçbirinden de pişman değilim, hiçbirine de aşık değildim zaten. Kendimi kaybedip de kontrolümü vermedim kimsenin eline. Lise 3’te birini sevmeye başladım gerçekten. Aşk... Aşık olacağıma inanmıyordum, ondan geçmiştim zaten ben. Nisan’ı seviyordum, yine aklıma başımdaydı yine de yanımda olması içimi ısıtıyordu.

Son iki seneyi ayırdım, biraz bir şeyler değişti aslında bende o sıralar. İyi mi kötü mü bilmiyorum. Zeynepler bizi görmeye geldiler. İnsan heyecanlanıyor, çocukluk arkadaşımdı ve itiraf edemesem de lisenin başlarında aşık olduğum kızdı. Annem Meyra Teyzelere gittikten sonra Zeynep’i görmüşse anlatırdı bazen, güzelleşmiş diye. Aslında garip bir şekilde yakıştırıyordu bizi biliyorum.

Nisan’ı annemle tanıştırdığımda anlamıştım, “Zeynep kadar güzelini bulamadın gitti.” demişti resmen. “Zeynep, Zeynep, Zeynep...” anne yollarımız farklı, çok ayrıldı artık bilmiyor musun sanki. Ben artık farklı bir insanım, sahilde taş sektiren çocuk değilim; Zeynep’in romantik mırıldanmalarını dinleyecek çocuk değilim. O zamanlardan bile ayrıydı aslında; ama şimdi göremiyorum bile onun gittiği yolları. Nerede olduğunu bilmediğim bir hayata, bu kadar yabancılığa gerek yoktu. Benim hayatım kolaydı ve güzeldi zaten. Şimdi düşünüyorum da beni oraya buraya savuracak, meşgul edecek bir sürü şey olmuş lise hayatım boyunca. Yine de bir şeyler değişti; o gün Zeynep’le sohbet etmeye başlayınca özlediğimi anladım. Onun sesini, şen şakrak oluşunu, yeri geldiğinde mantıklı ve olgun cevaplarını, bakışlarını. İşte dolmasa da olur zannettiğim o boşluk, o gün içimde yerini bildiriyordu bana:

- Ben buradayım, gömemedin işte beni; başka bir şeyle tamamlayamadın. Sızlamaya devam edecğeim; artık vazgeç beni susturmaya çalışmaktan. Senden daha güçlüyüm ben, senden besleniyorum çünkü. İstediğim kadarını alabilirim; sana merhametli de davranabilirim tek bir şartım var: Gömme artık beni.

Kırmızı alarm gibi, artık dur diyordu bana. Artık bu kadar acımasız olma, değişmenin vakti geldi; artık nefes al, bırak kendini diye kulak tırmalayıcı çığlıklar atıyordu içimde. Sinirlerimi bozuyor, bazen midemi bulandırıyordu tüm bunlar. Yine de tamamiyle hazırdı iç sesime cevaplarım:

- İster beğen, ister beğenme... Ben böyleyim, boşuna alarm verme. Senin buradaki hiçbir şeyi değiştirmeye gücün yetmez, artık kabullen: Burada patron benim.

Tüm bu “Değişmeyeceğim.” inatlarıma rağmen en çok neden etkilenmiştim biliyor musunuz? Nisan’ın 1,5 senedir “Bir gün gideceğim.” bakışlarına karşılık Zeynep’in bu sabah gelmiş; ama “Hep burada olacağım.” bakışlarını. Hemen evi gibi kabullebilir miydi bir insan daha önce hiç gelmediği bir yeri. Sadece biri, tek birisi için, o orada diye tamamen yabancı bir evi bu kadar sahiplenebilir miydi? Bu kadar güvenebilir miydi insan tüm mantıklı düşüncelerini bir yana bırakıp yağmurun yağacağını düşünmeden sonuna kadar açabilir miydi pencereleri? Sadece ben varım diye Zeynep bunu yapabilir miydi? Kalır mıydı gerçekten yanımda? Tüm bunlara rağmen, onun bakışlarına rağmen bildiğim bir şeyler vardı. Beynimde kendi sesim bu sefer, düşmanım da değil, söyleyip duruyordu; her şey belliydi:

Yine de gidecekti...

Gitti... Daha önce de gitmişti.

Ben de gittim, belki daha bile önce gittim; bilemiyorum.

Önemi var mı?

Sonuçta böyle bir haldeyken her şey kimin haklı olduğunun önemi var mı?

Kimin haklı, kimin güçlü, kimin saf, temiz, kirli, suçlu olduğunun bu kadar önemli olduğu bir hayat bu. Giden kazanır, kalan kaybeder. Terkedilen yenilmiştir, acınasıdır. Savaştan, maçtan, sahadan ya da her neyse, neresiyse işte ondan; oradan mağlup ayrılmıştır.

“Teselli edecekse eğer itiraf edeyim

Yalnızlık sadece terk edilen için değil

Mutlu olacaksan eğer itiraf edeyim

Yalnız kalan sadece terk edilenler değil”

Aslında kimse bilmiyor ki; gece elini boşluğa uzatmaktır her şey. Bütün kavgalar orda bitiyor. Dediğim gibi birimiz gittik, önemli değil ve bana beton gibi güçlü durmam gereken bir krallık yaratma mecburiyeti kaldı sadece. Yine de o şarkıyı dinliyordum bazen.

“Oooh tonight, you killed me with smile

So beautiful and wild, so beautiful and wild.

Through the darkest night comes the brightest light

And the light that shines is deep inside

It’s who you are

Hiç alışamadım yine de, Zeynep’in yanında bir başkasını görmeye, asla. İçimde bir şeyler koptu, sızladı; alışamadım. Yanılmış olmaya alışamadım, Zeynep’in o bakışlarının bana ihanet etmiş olduğu gerçeğine hiç alışamadım.

İhanetin bir sürü tanımı var, bir sürü çeşidi. Yaralayanı var, parçalayanı, talan edeni... En kötüsü de inandığınız şeyleri yerle bir edenidir. Ben Zeynep’in gitmeyeceğine inanıyordum, bir başkasını severken bile. Zaten bir süre de hiçbir şeye inanmadım ondan sonra.

Diyordum ya herkesin bakışlarından bellidir gidip gitmeyeceği diye. Benim ilk yanılgım o olmuştu, belki de insan gerçekten sevince kendisinden başkasını göremiyordu onun gözlerinde.

Oysa söylemiştim ben, aşık olmasam da olur diye... Olurdu, yine yaşardım; ama olmadı işte... Kader...

Neyse konu çok dağıldı, bunlar çok çok sonraki meseleler...

***

Belki tahmin etmişsinizdir; yine de söyleyeyim: Senelerin verdiği “salaş yaşam”ın boşvermişliğinin sonucunda üniversiteyi, sınava ilk girişimde kazanamadım. Ne ÖSS stresi, ne kocaman bir sene yetti toparlamama her şeyi, hele takımdan kovulunca ciddi anlamda sinirlerim bozuldu.

- Arda! Kenara!

- Ne! Beni dışarı almanızın nedenini öğrenebilir miyim? Şu an en skorer oyuncu benim!

- Bana bak Arda Atasoy! İstersen Erman Kunter’in rekorunu kır, böyle oynamaya devam ettiğin sürece topa elini süremeyeceksin. Ya rakibinle dalga geçmeyi ve tek başına şov yapmayı bırakırsın ya da maç boyunca üzerinden eşofmanları çıkaramazsın.

- Bu takım çeyrek finale kadar geldiyse ve üç senedir şampiyonsa bu benim eserim. Benimle nasıl böyle konuşabiliyorsunuz?

- “Senin eserin” mi? Yürü git çocuk benim sinirlerimi zıplatma, yürü git. Adam gibi oynamayı öğrenene ve özür dilemeye karar verene kadar da gelme.

- Çok beklersiniz!

Öyle bir bağırmıştım ki o çeyrek final maçının ortasında koça oyunu bir süreliğine durdurmuşlardı. Elimdeki havluyu tüm gücümle yere atıp soyunma odasına girdim. Sırayı sinirle aynaya fırlattım, darmadağın oldu; çok sinirlenmiştim. Yine de farkındaysanız, klasik sinirlenme sahnelerindeki yumruğunu aynaya geçirme durumu falan yok. Kendime zararım yoktu, derdim kendi egomla değil; çevremdekilerleydi.

- Allah kahretsin!

Bir yandan küfür edip duruyordum, duş bile almadan giyinip çıktım hemen sonra ordan.

- Arda, oğlum ne oldu?

- Sorma anne, sorma. Ben duşa giriyorum.

- Ardaaa!

- Anne kes sesini!

Bir de hayırsız evlat oldum gözünüzde değil mi? Olsun artık ne yapayım. Bir hikayenin “kahramanı” olmayı bile beceremedim ya, hadi neyse... Sorun takımdan kovulduğumda soyunma odasında yaptıklarımdan apaçık belliydi, dedim ya derdim kendimle değil çevremdekilerleydi. Bir şekilde suç onlardaydı, kendimi kimseye affettirmeme, özür dilememe gerek yoktu. Suçlu olan onlardı, hoş özür dileselerdi bile affetmezdim.

“What I’ve felt, what I’ve known

Never shine through in what i've shown

Never be never see, won't see what might have been

You labeled me; i'll label you

So i dub the unforgiven”

ÖSS’yi kazanamadım demiştim; daha doğrusu kendime yakıştırabileceğim bir yeri kazanamadım. İyi sayılabilecek bir lisede okuyup da hedeflerimi küçük tutacak değildim. Hiçbir zaman küçük tutmamıştım zaten hedeflerimi; çünkü şu hayatta şımarık bir çocuk gibi hemen hemen her istediğimi elde etmiştim. İşte lisenin bana öğrettiği başka bir şey daha:

“Yeterince akıllıca oynarsam istediğim oyunun sonunda her şey benim olabilir.”

Ters köşeye yatmaya fazla alışık değildim.. Yine de hayata dişlerimi geçirmiştim, bırakmaya niyetim yoktu. Hayatım bundan memnun olsa da olmasa da istediğimi almalıydım. Hırslıydım ben, kendime zarar verebilecek kadar hırslıydım O yaşta gastritimin olmasından belliydi bu; gerçi anlattığım “salaş yaşam”ın değişmez üyeleri olan sigara ve alkolün de etkisi vardı; ama stres ve hırs birinci etkendi. Kişiliğim sağlığımı bozuyordu, ruhum bedenimi tırmalıyordu, acıtıyor ve kanatıyordu; gerçek anlamda bir kırmızı alarm bu sefer. Ne şizofrenik sesler, ne güç dengeleri, bir şeyi içime gömme çabaları; bu sefer her şey somut. Tabi o zamanlar bunları böyle yorumlayamıyordum. Hırs o zamanlar en çok ihtiyacım olan şeydi, dostumdu; ben yukarı çıkmalıydım. Bunun için de ne gerekiyorsa yapmaya hazırdım.

Üniversite sınavlarına ikinci kez hazırlanırken artık kaybetmek diye bir seçeneğim yoktu; birden göz yaşartıcı şekilde “sorumluluk abidesi” olup çıkmıştım ya da başarısızlığa tahammülüm yoktu, bir kere kaybedince kendime gelmiştim; bilemiyorum. Bu kadar hırsın sonucu olarak ikinci sene istediğim yeri kazandım elbette. Ona ihtiyacım olduğunu söylemiştim. Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümüne girdim. Şaşırmayacağınızı biliyorum; tabiki üniversite hayatım, liseyi aratmadı. Yine bir sürü şeyler değiştirdi bende. Ben artık kalıplaştığımı düşünürken daha öğrenmem gereken çok şey varmış, bunu gördüm. Daha yolun başındaymışım meğerse.

Şu an acı bir gerçekle yüzleşiyorum: Ben anlatmayı bitirene kadar hepiniz benden nefret edeceksiniz, farkındayım. Yani şu ana kadar nefret etmediyseniz tabi. En azından dürüstüm öyle değil mi? İçimden ne geçiyorsa söylüyorum; neysem oyum. Biliyorum hikayelerin başrolleri kötü karakterler olmazdı genelde; ama kader işte bu sefer böyle denk geldi. Ne yapalım? Herkesin bir hikayesi var; kendisini hikayenin meleği konumnda anlattığı; benimki onlardan değil. Aslında ben biraz daha anlattıktan sonra hiçbirimizin yerinde olmak istemeyeceksiniz. Yine de illa peri masalı duymak istiyorsanız, güzel masallar da önerebilirim size; elimden tek gelen bu, üzgünüm...

30 Haziran 2010 Çarşamba

2. BÖLÜM: İLK AŞKLAR, SON AŞKLAR


O yazdan sonraki 6 seneyi hızlı çekim olarak yaşadım. Eğer bu bir Türk filmi olsaydı araya sonbaharın sarı yaprakları girebilirdi çok rahat; ama o zaman da olayların nasıl biteceğini tahmin etmek kolay olurdu. Hülya Koçyiğit’in sevgisi bütün her şeyi düzeltebilirdi belki ya da Türkan Şoray’ın o işveli bakışları hiçbir sorun bırakmazdı ortada. Ediz Hun sonunda gerçekleri öğrenir, “Sana haksızlık ettim!” diyerek af dilerdi. Her şey güllük gülistanlık olmuşken “SON” yazısı beliriverirdi, yapım şirketinin adı yazardı. Hollywood filmlerini bile kıskandıracak bir son olurdu böylece. Ancak olaylar pek de öyle gelişmedi. E tabi bu da benim hayatım, biraz maceralı oldu her şey...

Günler güzeldi, ada güzeldi, hayat da... Büyümüştüm artık, babamın olmamasına alışmış mıydım? İnsan böyle şeylere alışamaz, alışsa da sanki büyük bir ihanetmiş gibi kabullenemez... En azından hayat normal bir gidişattaydı. Annemle çok güzel bir hayat kurmuştuk. Babamın işlerini avukatımızın yardımıyla annem ve amcam hallediyorlardı. Tabi bu yüzden oyunculuk hayalleri tamamen suya düşmüştü. Kızını tek başına yetiştirmeye çalışan aynı zamanda kocasından kalanlara sahip çıkan güçlü kadın Meyra Gökmen’in o aralar ne yaşadığını bilemeyecek kadar acemiydim hayatta... Liseye geçmeme bir sene kalmıştı, sınava hazırlanıyordum. Tahmin ettiğim gibi hiçbir yaz tatili eskisi gibi olmamıştı, 8 yaşımda hayatımın yaz tatilleri eski anlamını kaybetmişti. Yaz mevsimi artık bana sadece yapış yapış bir sıcağı ve serinlemek için denize girmeyi, kafa dinlemek için yüzmeyi anlatıyordu. Bu mevsim benim için betimleme yapmaya değecek önemini kaybetmişti.

Kendimi kimseye Arda’ya olduğum kadar yakın hissetmemiştim; ama Özlem, Suna ve Gizem de iyi kızlardı. Arda gittikten sonra okuldaki en yakın arkadaşlarım onlar olmuştu. Okuldaki diyorum; çünkü okul bittikten sonra hayatımda yerleri olacağını tahmin etmiyordum.

Sınavdan sonra üzerimden büyük bir yük kalkmıştı hem de hayat çok güzeldi._Ne çok söylüyorum bunu, kanıtlamaya çalışır gibi... Sanki inanacaksınız da..._ Havalar ısınmıştı. Sık sık denize giriyor sonra da sahilde oturup kızlarla sohbet ediyorduk. Yine dedikodu kazanını kaynatırken Suna ortaya bir konu attı:

- Hadi kızlar, herkes ilk aşkını anlatsın.

Suna cümlesini bitirir bitirmez herkesi bir heyecan sardı. Tabi ben hariç, o zamana kadar hiç aşık olmamıştım. Ozan vardı bizim sınıfta bir, onunla da aramızda önemli bir şey olmamıştı. 1-2 sefer beni eve bırakmıştı en fazla.

Aklıma birden Arda’nın ilk aşkı gelmişti: Cansu. Tabi o zamanlar anlatmıyordu bana; hem çocukça bir şeydi tabiki 7 yaşındaydık. Annem anlatmıştı daha sonradan. Cansu beni sevmezdi, hem de hiç sevmezdi. Belki hırslı bir insan olduğu için kolay kolay sevemediğindendir kimseyi. Belki de Arda’nın yakın arkadaşı olduğumdandır. Gerçi sadece arkadaş olduğumuzu biliyordu o da eminim.

Ben bunları düşünürken konuşma iyice alevlenmişti. Özlem çok gösterişli bir kızdı, zaten 14 değil, 16 gibi gösteriyordu. İki yaş ergenlik dönemlerinde farkediyordu tabi. Liseli kızlar gibiydi, annesi Zuhal teyzeyi de binbir uğraşlarla ikna edip saçlarını kızıla boyadıktan sonra iyice göze batar olmuştu. Yeşil gözleri vardı gerçekten güzel bir kızdı:

- Benim ilk aşkım Bora biliyorsunuz kızlar! Ona deliler gibi aşığım.

Özlem iyi kızdı, hoş kızdı; ama biraz abartırdı sanki olayları. 14 yaşında hayatının aşkını bulmuş olması biraz saçma değil miydi? Üstelik Bora 16 yaşında bir lise öğrencisiydi. Her gün okulundan çıkar Özlem’i almaya gelirdi okul çıkışları.

14 yaşında “hayatının aşkını bulmuş olmak”... Belki kimine sihirli gelir bu, banaysa oldukça ürpertici. Her ne kadar o yaşlarda kime aşık olsam sonsuza kadar süreceğini düşünsem de içten içe bilirdim ki bu sonsuzluk istisnai bir sonsuzluktu. Sonsuza kadar sürmeyen... İşte bu yüzden hayatımın aşkını o yaşta bulursam 17’de belki 18’de kaybederim gibi geliyordu. O yüzden ilk aşkların önemsiz insanlar olması gerektiğini düşünüyordum. İlkler anlamlı olmasa da olurdu. Akşam yemeğinde tabakta son lokma için en güzel yemeği ayırmak gibi bir şey bu. En sona en önemli insanı bırakmak. Nasıl masadan kalkınca en güzel yemeğin tadı kalıyorsa damağında, sahneden inincede hayatıma en önemli insanın sinmesi lazımdı.

Neyse konuya devam edeyim:

Gizem de Erdem’i vardı. Erdem bizim sınıfın en matrak çocuğuydu. Ne zaman birlikte bir yerlere gitsek hepimizi gülmekten kırar geçirirdi. Birbirlerine yakışıyorlar aslında diye düşündüm o an. Bu yakışma olayı sadece bir göz zevkiydi heralde. Yoksa iki insan nasıl yakışabilirlerdi? Bu garip bir yargıydı... İki farklı hayat, görüş, bakışaçısı...

Suna ise derin bir ah çekti:

- Ben sizin kadar şanslı değilim tabi, Ozan bir kerecik dönüp de bana bakmadı. Ahh ahhh!

Evet, Suna’nın ergenlik çağının etkileriyle hayatının aşkı sandığı Ozan biraz önce bahsettiğim Ozan. Ben bunları düşünürken Özlem dürttü birden beni.

- Zeynep! Hadi sen de anlat.
- Neyi?
- Şuna bak dalmış iyice, ooo! Nelerden bahsediyoruz biz burada?
- İlk... ilk aşklardan.
- Heh yola gel şöyle, dökül bakalım.

Ozan’dan bahsedecek değildim herhalde. Suna çok üzülürdü.

- Yok, ben şu ana kadar hiç aşık olmadım.
- Aaaa, yalancıya bak!
- Gerçekten Gizem, daha ilk aşkımla tanışmadım.
- Hani bir çocuk vardı bizim okulda?

Aman Tanrım! Gizem anlamış olabilir miydi?

- Kimden bahsediyorsun tatlım?
- Hani ilk iki sene bizimle okuduktan sonra taşındılar adadan.
- Arda mı?
- Evet o, anlat hadi.
- Arda... Arda benim çocukluk arkadaşım, ilk aşkım değil ki. Sadece arkadaş...
- Biliriz biz o ayakları, hani mankenler yakalanırlar ya birileriyle derler: “Çekmeyin, çekmeyin sadece arkadaşız biz!” diye.
- Gizeeeem!

Sonrası kahkahalar... Oh, bu cehennem azabı sorulardan kurtulmuştum. Ne kadar komikti üstelik Arda ve ben. Yok artık! Arkadaştık biz, yakın arkadaş. Hem son günlerimizi düşününce... Pişmandım aslında, onu o kadar terslediğim için. Sonuçta yalan söylememişti, hatta Arda bana, beni mutlu etsin etmesin her zaman doğruları söyleyen tek insandı. Dürüsttü, güvenilirdi en azından. Her zaman insanlar böyle dostlara sahip olamıyorlardı. Büyüdüğüm nasıl da belli olmuştu birden. Pişmanlıklar...


Pişmanlıklar olacaksa hissettiklerim, büyümek istemiyordum. 8 yaşında kalabilmek için taş sektirdiğimiz sahile dönebilmek için neler vermezdim. Eksilmemiş bir halde.. Dahası böyle bir şeyin olabileceğine inanmam da mümkün değildi, belki 8 olsaydım zaman makinelerine inanabilirdim belki; ama şimdi imkansızdı... Hayallerim küçülmüştü.

- Ben geldim anne!
- Hoşgeldin tatlım, çık yukarı bir duş al. Mahlepli kurabiyelerimden yaptım.
- Dünyanın en hamarat annesi!

Yukarı çıkıp buz gibi suyla duş aldım, buna ihtiyacım vardı, henüz 14 yaşındaydım ve büyüme sancıları çekiyordum. Pişmanlıklar duyuyordum. Saçlarımı havluyla sarmadım, pıt pıt sular damlıyordu odamın parkelerinin üstüne. Gardolabımı açıp krem rengi bir şortla mavi dev bir tişötü üstüme geçirdim. Yatağıma uzandım, biraz müzik dinlemek istiyordum sadece. Candan Erçetin’den “Anlatma Sakın”...

Bana anlatma sakın
Riske girseydin eğer
Yola çıksaydın eğer
Neler yapardın neler

Pişmanlık ne demek şimdi daha iyi hissediyordum. Anlatılmasına, öğretilmesine gerek yoktu. O benim arkadaşımdı, onun hiç yapmadığı gibi kalbini kırdığım bir arkadaşım...

Sen iskeleye bağlı
Fırtınalardan yoksun
Tatlı rüzgara razı
Ben açık denizdeyim
Deniz bu belli olmaz
Huyunu seveyim...

Zaten hayatımda herhangi bir fırtına istemiyordum. Esip gürlemek ya da benzeri, hayır; kesinlikle hayır... Böyle bir şey bana ne zaman iyi gelmişti ki? Ayaklarımı yatağın başına uzatmış bunları düşünüyordum ki şarkı değişti. “Bensiz”

“Mevsimler bensiz kalacak...” diyordu o da.
Hangi mevsim?

- Zeyneeep!
- Tamam anneciğim iniyorum şimdi aşağı.

***

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails