
14 Ağustos 2010 Cumartesi
12. Bölümün Devamı

12 Ağustos 2010 Perşembe
11. Bölümün Devamı
Birdenbire nasıl değişmişti her şey. Birkaç dakika önce şu mektubu okumadan önce dünyanın en kuytu köşesindeki en çaresiz insanıyken kalbimin atışlarını duymaya başlamıştım.Beşinci ve altıncı mektuplar arasında bir şeyler olmuştu ve bana dönebilirdi belki. Tıpkı Candan Erçetin’in Anlatma Sakın’ı ve Bensiz’i arasında gelmesi gibi, hayatıma hızlı çekim yaşadığım o zamanlardan sonra tekrar girmesi gibi. Albümün ismi ismi “Neden”di, gül kokusu vardı şarkı sözlerini yazdığı kaset kapağında. Bu gerçekten çok garipti; çünkü başka arkadaşlarımınkinde yoktu bu koku, sadece bendeki kasetin kapağı çok yoğun bir şekilde gül kokuyordu.

Biraz uzak
Biraz yakın
Neredesin hiç anlayamadım...
Ne zaman sayfalarca özlesem seni
Hep onlar
Yıllardır kokusu aynı kasetten
Beşinci şarkı
Ya da altıncı
Şimdi ikisi arasında bir yerdeyim
Geleceğini bilsem bir gün
Tüm ömrümü iki şarkı arasında geçiririm
Biraz uzaksın
Biraz yakın
Sen kimsin, hiç anlayamadım...
Beş ya da altı
İki şarkı arası
Yine baştan, yeni baştan
Bir gün yine gelirsin diye
Hiç başka şarkı çalmadı
Beş ya da altı...
Bazen yakın
Bazen uzak
Belki burdaydın
Sonra bulamadım...
Ne zaman yoklasa ruhum beni, yerimi
Söyle ona ikisinin ortasındayım
Sadece oradayım
Bir adım atmadım
Ne başa
Ne sona
Sen orada büyüdün, ben burada
Hiç adım atmadım
Masalsı bir tadı vardı çocukken aşkın
Bir an büyüdük, yaralandık
Yırttık attık, acımadık
İkisini arası
İki şarkı arası bir aşktı bizimki de
Sadece o kadar
Bir an
Bir nefes
Bir dokunuş....
Beş ya da altı
İçimden söylediğim iki şarkı
İkisi de o rüzgara razı
Hep uzak
Hep uzak
Seni hep sakladım
Ufacık ellerimde
Canım acıya acıya”
Yine de binlerce soru işareti yükselmişti şimdi de havaya. Ya bu da intikam planının son parçasıysa? Bir daha kaldıramayacağım bir darbesi olurdu Arda’nın. Cesaretimi toplayıp böyle büyük bir riski alacak durumda değildim. Çok fazla kaybetmiştim zaten, canımın daha fazla acımasını istemiyordum. Daha fazlasını kim kaldırabilirdi ki?
Son mektuptu bu dediğim gibi. Her şeyi sandığa koydum, onu yeniden gömecektim. Sanki hiç gelmemişim gibi gidecektim adadan. Hayatımı öylesine yaşamaya devam edecektim, her şey çok daha kolay olcaktı.
“In a Manner of speaking
I just want to say
that I could never forget the way
you told me everything
by saying nothing…”
In a Manner of Speaking’in yakıcı bir melodisi vardı, fon müziği olmuştu sanki o anki halime. Şeftali ağacına dalmıştı gözüm, bir yandan ağlıyordum bir yandan da ağzımda hissediyordum şeftalilerin tadını. Gözyaşlarımın o tuzlu tadı gitmiş yerine şeftali tadı gelmiş gibi.
Bu ufak sandığı, bir şeyleri değiştimeyi başarabileceğini sanan bu mektupları yeniden ait olduğu yere, toprağın altına koymalıydım. Babam öldüğünde düşündüğüm gibi toprağın gözenekleri nefes almak için yetersizdir. Böylece mektuplar nefessiz kalıp solup gideceklerdi.
Ve böylece suçlarından arınacaktı mektuplar, bana nefret kusanlar bile, Arda’nın bana verebileceği tek şey_ki o da saf bir aşk değilmiş ne yazık ki nefretle karışık_ toprağın altında öylece bekleyecekti. Dedim ya suçlarından arınacaktı, çünkü unutmamak gerekir:
Ölenler temize çıkar… Aklanır… Toprağın gibi temizler her şeyi, toz bıraksa da geride… çNefes aldırmasa da… Çünkü gerçek bu, ölenler temize çıkabilir sadece…
Her depresif sahnenin olmazsa olmazıdır, bardaktan boşanırcasına yağmur. İnanın benim depresif sahnemin de bundan eksiği yoktu. Dolayısıyla deli gibi yağmaya başladı, bir yandan rüzgar esiyordu, üşümüştüm. Soğuk bir nisan günüydü, ne kadar normal görüyormuş gibi anlatıyorum artık değil mi? Alıştım, görüyorsunuz, siz hala alışamadınız mı yoksa. Geçmişimi anlattığım hikaye bitti; ama ileride de iyi şeyler olacak gibi durmuyor ki… Ellerim, üstüm başım çamur olmuştu sandığı gömeceğim diye; ama o kadar hızlı yağıyordu ki yağmur cılk çamur olan toprağı elimle bir tarafa itemiyordum bile.
Yağmurda mezar kazmaya çalışan mezarcı gibiydim. Ceseti gömemiyordum, bembeyaz kefeni çamur olmuştu; ne kadar ölü olduğu belli oluyordu artık. Cansız bir nesneydi, hiçbir şeydi. Yine de gömmek zorundaydım, yoksa mide bulandırıcı ceset kokusu her tarafı saracaktı. Yağmuru hissedemesin diye gömebildiğim kadar derine gömmeliydim. İşimi bu kadar iyi yapan bir mezarcıydım işte.
Aslında bana sorsalardı, onları yakar; pisliklerle dolu Marmara Denizi’ne savururdum külleri, İstanbul’a, adaya…
Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum sinirden, gömdüm o sandığı ve koşa koşa çıktım bahçeden...Berbat ada maceram, hiçbir şey ifade etmeden, hiçbir şeyi değiştirmeden böyle bitti.
***
Gece hiç uyuyamadım. En sonunda pes edip çıktım yataktan, battaniyemi üstüme aldım ve film arşivimden bir şeyler bulmaya çalıştım. 2009 yapımı romantik bir filmde karar kıldım: (500) Days of Summer. Fazla hatırlamıyordum gerçi filmi; ama hüsrana uğrayan bir aşk hikayesi olduğunu anımsıyordum. Aşık olmaya korkan bir kadınla, hayatının aşkını arayan bir adamın hikayesi. Ayrılıp da arkadaş kalmaya karar verdiklerinde Tom’un Summer’ın doğumgünü partisine gittiği expectations & reality sahnesi öyle yaktı ki canımı. O sahnede çalan parçayı defalarca defalarca dinledim.
“He never ever saw it coming at all, he never ever saw it coming at all, he never ever saw it coming at all
it's al-right, it's al-right, it's al-right, it's al-right, it's al-right
no one's got it all, no one's got it all, no one's got it all
Power to the people, we don't want it
We want pleasure and the t.v.s try to rape us
And i guess that they're succeeding
Now we're going to these meetings
But we're not doin' any meetin'
And `we're trying to be faithful but we're cheatin', cheatin', cheatin'`
I’m the hero of the story don't need to be saved, i'm the hero of the story don't need to be saved"
“It’s alright” derken her şeyin ne kadar berbat olduğunu defalarca söylüyordum aslında. Her şey harika, her şey mükemmel... Çok mutluyum. Her şey bitti çünkü, ben cesaret edemeyeceğim yeniden parçalanmaya. Sessiz sakin yaşayacağım ve yaşlanacağım. Mutlu olmak zorunda değilim ya illa ki... Her şey açık, her şey net. Artık aşk olmayacaktı hayatımın orta yerinde, liseli romantik kız değildim zaten ben de. Aşk beni tamamlıyor diye düşünmek demode olmuştu hem. Her şey güzeldi işte... “It’s al-right.”
`I’m the hero of the story
don't need to be saved`
Nasıl söylüyordu oysa kurtarılmaya muhtaç olduğunu, nasıl da haykırıyordu tut elimi diye. Yine de yok, yok benim ihtiyacım kurtarılmaya. Bu hikayenin kurtarılmaya ihtiyacı olmayan kahramanıyım ben. Superman benim, ihtiyacım yok kimseye. Kriptonit bile zarar veremez bu saatten sonra bana nasıl olsa kaybedecek hiçbir şeyim yok.
Her şey mükemmel, bitti ya çok mutluyum artık. Sessiz sakin köşemdeyim ya artık, yeni kararlar işte. Dün gece bu kararları aldım ben. Hayatım artık çok güzel olacak artık. Filmin yine aynı sahnesini açtım, yine aynı şarkıyı. Beklentiler & Gerçekler… Televizyonun ışığıyla yazmaya başladım.
“Karlı bir günün keskin soğuğuydu bana gelişlerin
Hep bir yanı içimi acıtan, bembeyaz...
Saflığının yanında, hep bir karanlık
Bir yanım duru
Bir yanım korkar, aksime damlayacak çamurdan
Karlı bir günün, belli belirsiz kristalleriydi sözlerin
Avuçlarımı açar uykulu gözlerle bakardım
Ellerim üşürdü
Şekilleri donuk, köşeleri kör bıçak gibi
Defalarca keser ellerimi
Bir damla kanatmadan,
Acıtır mı diye sorsan, o ayrı
Bazen gelişlerin
Bazen gidişlerin
Hep bir karanlık dedim
İçimin bir yanı, penceremin ışığı
Biraz korkutucu, çokca üşüten bir geceden
Yaprakları zamana yenik düşmüş dallarındır gökyüzü
Perdeyi aralamaya korkmaktan değil
Kardan ya da soğuktan da
Tek derdim, sokağın köşesi
Bir de kapalı penceremden içeri sızan anılar
Bu geceden, senden, benden daha soğuklar
Bir gökyüzüm vardı
Onu da bu gece aldı, durmadı
Bir saniye durmadı, arkasına bakmadı
Bakmadı....”
Tamam, bitti artık bütün macera. Arkama bakmayacağım, benim kanatlarım son gözyaşlarımda çoktan yanıp kül oldu. Öyle ya kimin kanatları var ki artık bu dünyada, böyle de yaşayabilirim. Ne fark eder?
6 Ağustos 2010 Cuma
10. Bölümün Devamı
- Arda, hayatımdaki yerini tartışmayacağız değil mi? Anlatmamı bile bekleyemezsin benden, o kadar farklı, o kadar büyük ki... Çocukluğumsun, gençliğim ve kısa, çok kısa sürmüş olsa da sevgilimsin. Hep öyle kalacaksın. Hiçbir şey düşündüğün gibi değil, sen hep vardın hayatımda... Gittiğinde de odamın hayaletiydin.- Samimiyetinden şüphem yok Zeynep; ama artık tüm dünyam değişti. Sana güveniyorum ve hep arkadaşım olarak kalacaksın. Aslında sana bir şey getirdim ben.
- Nedir o?

Elime aldığım zarf dünyanın sonu değil de neydi?
- Evleniyorum. 2 ay sonra, erkenden bastırdık davetiyeleri; yazın olduğu için insanların tatil planlarına denk gelmesin diye.
Neden açıklıyorsun ki bana Arda? O düğüne gelip gülücükler saçmamı mı bekliyorsun? Yeni çiftimiz adına çok seviniyorum, umarım sonsuza kadar mutlu olurlar mı demeliyim? Umarım mutsuzluktan ölürler!
- Çok sevindim senin adına, hayatını düzene sokmana sevindim. Tanıştırırsın umarım bizi, müstakbel eşinle.
- Eylül’ü seveceğine eminim, çok sevecen biri o.
- Tabi, görümce gibi olacağım.
- Nikah şahitliğimi de yapmalısın hatta. Ne dersin?
- Gerçekten mi? Neden olmasın dedim ya sen hep önemli kalacaksın.
Allah belanı versin Arda. Önemli yanı falan diyorum da büyük bir yapmacıklıkla, hayatımın en iğrenç yönü olarak kalacaksın. Çocukluğumun haylaz yanı bir gün kusursuz, acımasız ve başa çıkamayacağım düşmanım olacağını bilmeliydim.
Bu kadar derin bir intikamı hak etmedim ben. Bunu hak etmedim. Saçma değil mi? Hem de nasıl saçma, ne alaka diyorsunuz. O konuşma birden böyle bir hale nasıl geldi. Onun içindeki intikam isteği ve bendeki suçluluk psikolojisi, inat, gurur belki de güçsüzlük... Arda için savaşmazdım, hem şimdilik gerek de yoktu. Nasıl olsa Alp’den kurtulmuştum. Sezen Aksu’dan gelsin madem:
“Ne ağzımın tadı var, ne canda huzur
Gönül nasıl derin bir kederde
Aşkından ümidi kestim hiç olmazsa
Evim şenlensin, sohbete gel de
Sen hiç fark etmeden kalp kırmadın mı?
Merak edip vicdanına sormadın mı?
Ne yaptım ben sana bu kadar
Nihayet ben de bir anadan doğmadım mı?
Bir daha olmaz bin kere tövbe
Kan davası mı bu
Bu nasıl öfke?
Perişanım şimdi, mutlu oldun mu?
Başını yastığa rahat koydun mu?”
Sanki Ümit Besen şarkısı! “Nikahına beni çağır sevgilim, istersen şahidin olurum senin.” Ne biçim bir arabesk bu? Bizim nesil arabesk şarkılara, filmlere gülüp duruyoruz. Gül bakalım şimdi Zeynep gülebilirsen.
Hikayemin geçmiş kısmı burada bitiyor işte bugünüme geldik. Arda ve Eylül’ün düğünündeyim. Hemen yanlarında oturuyorum, birazdan bana soracaklar “Şahit misiniz?” diye! Hatırlıyor musunuz, ben lise döneminde Ufuk’tan ayrıldıktan sonra Ufuk’a Arda’yı anlatan bir mektup yazmıştım; sonra kendimi suçlu hissedip bir mektup da Arda’ya yazmıştım, özür diler gibi. Şöyle bitiyordu:
“evet aşkım bu sokak artık bana ait olmayacak, çıkmaz sokak olmayacak. Ne zor! Benim kendime yeni bir sokak bulmam gerekecek. Ama hiçbir kaldırıma yaslanamayacağım, hiçbir ıssız sokak bu kadar güvende hissettiremeyecek bana kendimi. Hep diken üstünde, gözyaşım gözümde tetikte bekliyor olacağım. O güne kadar ufacık bir hatıra daha bıraksam buradan, bir tanecik daha... ilerde kanıtım bile olmayacak, zihnimde bile canlandıramayacağım. Yine de sen hiç merak etme...
O gün geldiğinde...
O gün inanılmaz güzel olacağım. Etrafa sahte gülücükler saçacağım. Sen bile gerçek sanacaksın. Hiçbir şeyi berbat etmeyeceğim. Hatta her şeyin harika olması için dua bile edeceğim.”
Ben böyle bir günün geleceğine ihtimal vermediğimden atıp tutmuşum işte. Ne diyeyim iyi bok yemişim yani. Saç bakalım o gülücüklerini şimdi Zeynep hanım, et bakalım mutlu olsun diye duanı. Hiçbir şeyi berbat etmeyeceğim demişim bir de cici kız rollerinde.
- Hayır, onlar kardeşler!
Böyle demek için nelerimi vermezdim; mahvolsun her şey, onun da dünyası yıkılsın ya da Eylül, Arda’nın en yakın arkadaşıyla yatmış olsun. _Şaka mı yapıyorum, kız o kadar saf ve masum duruyor ki_ Benimle olsun demiyorum; ama sadece benim yaşadığım kadar kötü bir şey yaşasın. Tabi gel gör ki gülümsemek, ortalığa çok mutluymuş, damadın bu güzel gününü paylaşıyormuş gibi görünmek zorundayım. Neyse bir dakika gecikmemem lazım soru geliyor. Hayatımın içine eden ikinci evet:, buyrunuz
- Evet, şahidiz!
Benim duam tutmuyor şüphesiz şu halime bakarsanız; ama yine de bir umut, defalarca söyleyeceğim, yine söylüyorum: Umarım mutsuzluktan ölürsünüz, umarım…
5 Ağustos 2010 Perşembe
9,5. Bölümün Devamı
İşte dedim ya hayat sevdiği insanların yollarını ilk aşklarıyla kesiştirmez ki bu konudaki cehaletleri insanlara olan inancını beslesin. En kötü zamanlarda bile bilinçaltında inanabileceği, aşık kalabileceği birileri olsun.
“Al işte Zeynep diye yiyordun kendini, al sana Zeynep. Al işte gör gününü gerizekalı, sanki masal yazıyoruz burada, çocukluk aşkın en saf, en temiz insan çıkacak, kimsin lan sen; çok mu değerlisin?” de demiş olabilir tabi hayat bana. Doğru ya çocukluk hayalleri gerçek olabilecek kadar değerli miydim? Çok az kişiye nasip olur bu, bana olmayacak gibi duruyordu o an için.
Artık hayat benim için yaz yağmurlarındandı; kısa, nadir ve istenmeyen. Etkisiz… Hani olur ya yürürsünüz bir sokakta, hatta Zeynep’inkiler gibi çıkmaz sokaklarda yağmur başlar siz köşeyi dönmeden ve o köşeyi döndüğünüzde biter birden. Aynen öyle, köşebaşı yağmurlarındandı ıslatan beni… Ya da ben buna aşk derdim elimden gelseydi… Yaşamak derdim… Diyemedim… Zaten ben söyleyene kadar dinerdi yağmur, çöl olurdu birden her taraf o ayrı mesele. Jehan Barbur diyor ya:
“Kalabalık bir sokak belki hayat
Sen her köşebaşı
Toplanmamış bir oda benle hayat
Sen yağmur sonrası”
1-2 ay kadar kendimi dağıttım tabi, her gece başka bir yerde, bol bol gülmece, eğlenmece. Savaştan çıkmıştım ve bu benim için zaferimin ön kutlaması olacatı. Her şeyin düzelmesine fazla zaman kalmamıştı. Şu bir yıl, Zeynep için nasıl geçti bilmiyorum pek de ilgilenmiyorum; ama benim için hayatımı toparlamakla geçti. Toparlayamam mı zannettiniz, yok canım! O kadar anlattım, yıkılıp kalacak adam değilim ben.
***
- Seni çok seviyorum Arda
- Ben de Eylül..
Eylül’ün bana zaten ilgisi vardı, ben de farkettim ki Zeynep’te olmayan o masumiyet Eylül’de vardı. Bunu görünce etkilenmemek elimde değildi tabi. Üstelik bana benzer bir hikayesi de vardı.
Her ne kadar kötü şeyler yaşadıktan sonra “Allah düşmanıma vermesin.” Desek de çevremizde benzer hikayeler duymak biri rahatlatır. Artık tek günah keçisi biz değilizdir, kötü şeyler sadece bizim başımıza gelmiyordur, sadece biz hata yapmıyoruzdur, şu dünyanın tek aptalı değilizdir. Hayat bir tek bize düşman değildir vs. vs.
- Arda öyle güzel bir zamanda girdin ki hayatıma, iyi ki varsın.
Eylül’le aynı şeyleri paylaşmamız, kafalarımızın uyuşması bizi daha bir yaklaştırdı. Bir şarkı vardı, “Sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir.” diye giden, artık çok da fazla inanmıyordum ona. Belki aşk için doğru olabilirdi; ama devam edebilecek bir sevgi için ayrı yollara gitmemek gerekiyordu.
Dünya durmuyor.. muş... Oturup sızlanacak değildim, küçük kız çocukları gibi. Hayatımın bana attığın bir kazık için daha kendimi bir yerlere kapatacak, geriye çekilecek değildim. Hani dayak arsızı derler ya, işte öyle olmuştum. Nasıl olsa kenarından, köşesinden düzelir diyordum. Tabi sonra yine bozulmak şartıyla. Geriye sarmak, en baştan başlamak gibi bir lüksüm yoktu, hiç olmayacaktı. Resim yaparken hani berbat ettikçe o yağlı boyanın üstüne kat kat boya sürersiniz ya, önceleri çok güzel girer birbirine o renkler harika nüanslar oluşur; ama bir süre sonra tual o boyayı kaldırmaz, renkler birbirini kabul etmez, renkler artık dans falan etmez. İğrenç bir şekilde durur, tuali biraz kazıyıp da siyah astar atmaktan başka hiçbir şans kalmamıştır. Güç bela tuali kazıyıp siyah astarı attınız mı yeni gibi olur ama kim görecek aslında tualin çiziklerle dolu olduğunu. Artık nasıl olsa alışmıştım, çok da ağır gelmiyordu. Tek kural “Çok fazla inanma.”ydı. Hiçbir şeye fazla saplantılı bağlanmamak gerekiyordu.
Evet, ben yuvarlak bir pistte dönüp duruyorum, hep başa dönüyorum ve tekrar tekrar aynı sonuca ulaşıyorum. Kendime tekrar hak veriyordum, defalarca.
“Bir gün gidecekler.”
Siktirip gitsinler, çok da önemli değil kimse şu saatten sonra.
***
Bir sabah ki ben her şeyi çoktan düzeltmiştim artık, Zeynep aradı, telefonunu silmiştim aslında; ama görünce tanıdım, hatırladım.
- Alo?
- Arda, benim Zeynep.
O da sildiğimi tahmin etmişti heralde ki kendini tanıtma ihtiyacı duymuştu. O an düşündüm, neden arıyordu ki beni. Yeniden geri dönmeye mi çalışacaktı ya da Alp kapısına dayanmıştı da beni yardıma mı çağırıyordu. İçimden geçen tek şey “İkisi de kendi pisliklerinde boğulsun, hiç umrumda değil.” di. İntihar falan mı edecekti de son sözlerini söyleyecekti: “Ben bu hayatta kalmayı hakketmiyorum.” diyerek duygu sömürüsü mü yapacaktı? Nasıl olsa ölen masum kalırdı, mağdur olurdu. Bu durumda Zeynep’i zor günlerinde yalnız bırakan Arda kötü adam Erol Taş olurdu. O yine bir şekilde kurtulmayı, haklı olmayı he şeye tercih edecekti. Ben çok da umrunda olmayacaktım, bana bencil diyorsanız, Zeymep ne? Sadece kendi mutluluğu için kimseyi harcamaktan çekinmeyen biri… Biz buyuz işte…
- Merhaba, naber?
- İyiyim... İyi olmaya çalışıyorum. Sen?
- Aynen, yaşayıp gidiyorum.
- Şey diyecektim, işin yoksa bugün bana gelsene. Yemek yaparız, muhabbet ederiz, film izleriz.... Şey benim, senden özür dilemeye ihtiyacım var...
- Aslında...
Benden özür dilemesinin nedeni, ne beni kandırmış olması ne de hatalarını fark etmesiydi. Kendisi de açık sözlülükle söylüyordu, hoş saklasa da anlardım, o da bunu biliyordu; ruhen buna ihtiyacı olduğu için çağırıyordu beni.
Gitmemeyi düşündüm, gerek yoktu. Anlamsız bir yapmacıklık olacaktı aramızda, onun yanında kendimi sığıntı gibi hissedecektim. Evet doğru kelime bu, biz birbirimizin hayatında sığıntıydık, başka bir anlamı olamazdı bunun. Zaman zaman kapı önüne koyuyorduk birbirimizi, ardından acıyıp içeri alıyorduk, sonra tekrar kapı önüne ya da yangın merdiveninin kenarına. Oysa hiç haberimiz yoktu, bir yangın anında birbirimizin ayağına takılacaktık ve bu hayatlarımıza mâl olacaktı.
Yangın merdivenindeki anlamsız eşyalarıydık birbirimizin, komşular gördüklerinde küfrediyorlardı, “Götürüp şunları çöpe atsanıza, apartmanda yaşamak ne demek bilmiyorsunuz.” deyip. Öyle değil diyorduk biz de içimizden... Oysa hiçbir kağıt toplayıcısı götürmezdi bizi, öyle değersizdik. Yine de sanki kapının önüne konsak anında birileri bizi götürecek gibi davranıyorduk birbirimize; yine de evlerimizi açmıyorduk, belki layık görmüyorduk ya da dediğim gibi işte, sığıntıydık biz...

Ve artık çöpleri çıkarmanın vakti gelmişti, yoksa televizyonlara çıkan çöp evlerden olacaktı bizim ruhumuz da. Hani olur ya yaşlı kadınlar, aileleri tarafından terk edildikleri, sahip oldukları hiç bir şeyleri olmadığı için en ufak bir çöpü dahi biriktiren; işte biz de onlardan olacak, insanların içeri girmeye iğrendiği evlerimizde geberip gidecektik. Henüz ölmek istemiyordum ben, üstelik herkesin acıyacağı bir şekilde… En dayanamayacağım şeydi güçsüz ve acınası hissedilmek. Zeynep bunu zaten fazlasıyla yapmıştı, bundan sonrası beni öldürürdü, altın vuruştu, over-doze’du.
- Aslında işim yok Zeynep, gelebilirim, neden olmasın?
- Çok sevindim, bekliyorum.
- Görüşürüz öyleyse...
- Görüşürüz...
Veda konuşmalarına gitmek gariptir, hele de karşınızdakinin hiçbir fikri yokken. Zeynep’in o gün için güzel planları vardı kim bilir? Yemek yer, film izler, şarap içer ardından da sevişiriz diye bekliyordu. Kendini buna hazırlamıştı, şimdi gittiğimde ikimizin bir geleceği olabilceğine dair konuşmalar yapacaktı belki. Birkaç gün, birkaç ay sonrası için planlar, onu da yaparız, bunu da yaparız gibilerinden; ama ben söyleyene kadar bilmeyecekti bunun bir veda konuşması olduğunu. Üstelik öyle tahmin edebileceğiniz türden basit bir veda da değil, onun canını en fazla yakacak şekilde.
Veda konuşmaları için hazırlanmak gariptir. Tıraş olursunuz, en güzel gömleğinizi giyersiniz, en sevdiğiniz parfümü sürersiniz; kadınsanız normalde yaptığınızdan daha fazla makyaj yapar, daha seksi görünmeye çalışırsınız. Belki de yaptığı yanlışı bir kere daha vurmak istersiniz karşınızdaki sizi hayran hayran izlerken ve sizin aklınızdan bir veda konuşmasının replikleri akarken.
Veda konuşmaları… Karşınızdakinin aptal umutlarını bir anda söndürmek gerçekten gariptir ve bunları söyleyene kadar onun söylediklerine gülümseyerek cevap vermek. Siz cesaretinizi toplayana kadar onun kendi kendine gelin güvey olmasını izlemek. Kabul edin gariptir ve garip bir haz verir. Büyük şeyleri yıkmak her zaman bir zevk verir insana, sadistçe bir zevk kabul ediyorum. Özellikle de büyük hayalleri… Sonrasında pişmanlık bile olsa, bir anlık da olsa zevk verir, intikam her zaman zevk verir.
İşte tüm bunlar için; duş aldım, tıraş oldum, en güzel gömleğimi giydim, en sevdiğim parfümümü sürdüm ve arabada zihnimden geçenleri duymamak için son ses müzik dinledim. Hayatım boyunca Zeynep benim zayıf noktam olmuştu; ama artık ona olan zaafım çekip gitmişti. Ekşimsi bir tat bırakmıştı yerine, bozuk süt gibi. Nefret mi bilemiyorum aslında, nefret bile olsa bu kadar güçlü bir şey hissetmeye niyetim yoktu çünkü ona.
Onu görmeye gidiyordum ve şüphesiz ona büyük bir sürprizim vardı. İsterseniz intikam deyin buna, siz bilirsiniz…