intikam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
intikam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2010 Cumartesi

12. Bölümün Devamı


- Siparişinizi alabilir miyim efendim?
- Zeynep?
- Ben ton balıklı sezar salata ve beyaz şarap rica ediyorum.
- Tavuk ızgara ve beyaz şarap.
- Pekala efendim.
- Nerede kalmıştık Zeynep
- Bahanelerini sıralıyordun, içindeki nefretin bahanelerini.
- Nefret bir duygu Zeynep, başka duyguların birkaç yıllığına dönüşmüş hali. Sana olan aşkımın ters yüzü.
- Ne dememi bekliyorsun, sana acıyayım mı? Seni anlayıp, sana hak mı vereyim; bu mu derdin? Gururunu kurtarmana izin vererek içinin rahatlamasını mı sağlayayım?
- Ben sadece bilmeden gitmeni istemiyorum.
- Neyi?
- Seni sevdiğimi, çok sevdiğimi, deli gibi sevdiğimi. Özlediğimi, kokunu özlediğimi.
- İnanmakta zorluk çekiyorum artık buna Arda, bir zamanlar evet; ama şimdi?
- İstediğini söyle buna Zeynep. Hastalık ya da takıntı, ne olursa. Film mi bu, senelerce sürer mi bir karşılıksız aşk. “Aşk”a aklım ermeye başladığı an, senin adınla başladım hayata ben. Senelerce nasıl sürer? Başkalarına aşıkken hatta sana nasıl aşık kalabilirim, hayatımın arkaplanına seni nasıl yerleştirebilmişim ki solmamış rengin hiç. Doğrusunu istersen, mantıklı bir açıklama yapamıyorum. Ben kimseye bu kadar aşık kalınabileceğine inanmadım, hayatıma da böyle devam ettim. Belki de hep sana aşık olduğum içindi, öyle büyük yer kaplamıştın ki ruhumda, orası senin evin oldu. Sana yuva oldu, başka kimseyi kabul etmedi kendine. O kadar renkli bir resim yapmıştın ki, üzerine hiçbir renk, hiçbir boya tutmuyordu. İz bırakmadan kaybolup gidiyor ve geriye yine sen kalıyordun. Ne olursa olsun, şimdi burdayım ve olmak istediğim başka bir yer yok; bir başkasında yokum ben. Sadece senin gülümsemen benim ha-yatım, sadece senin dudaklarının kenarında. Mümkün mü bu? Bir obsesifin senelerce süren platonik aşkı gibi mi? Nasıl bitmez hâlâ şaşırıyorum, bitmedi... Hiç bitmedi, arttı; arttı... Daha fazla ne yapabilirim ki, elimden ne gelir ki bundan başka. Çok mu hastalıklıyım? Korkutuyor muyum seni?
- ...
- Uzunca bir sessizlik... Benden çok şey anlattın susarak. Anladım... Geç kaldım. Bugün erkenden gelip oturdum oysa, bekledim seni. Yine de geç kaldım, öyle değil mi? Çok geç kaldım...
- ...
- Anladım.

Her gittiğim yerde eski şarkılar çalmak zorunda mı sanki. Niye hep geçmiş? Arda’yı geçmişimi geride bırakmak isterken ben, hep önüme niye çıkıyor tüm bunlar.

“Zamanın eli değdi bize
Çoktan değişti her şey
Aynı değiliz ikimiz de

Zaaflarına bir gece
Hatalarına bir nilüfer
Sevgisizliğine bir kalp verdim

Artık geri ver
Geri veremezsin aldıklarını
Artık geri ver
Geri verilmez hiçbir yanılgı
Yokluğuma emanet et sen de
Benden kalanları

Her şeyi al bana beni geri ver
Bir şansım olsun
Başka yer başka zaman
Sensiz ömrüm olsun…”

Müslüm Gürses’in şarkısıydı bu, Murathan Mungan yazmıştı sözlerini, öyle doğruydu ki birbirimizden aldıklarımızı geri veremeyeceğimiz. Hem zaten ben ondan aldıklarımı elimde tutabilecek, saklayabilecek kadar bile bağlı değildim. Hemen bulduğum ilk uçurumdan aşağı savurmuş ve kurtulmuştum vicdan azaplarımdan. Onun da vicdan azabı çekebilecek kadar cesur olacağını hiç zannetmiyorum, yani büyük ihtimalle onun da benden aldıkları şimdi sü-rüklenip hiçbir zaman ulaşamayacağımız bir zamanda, mekanda salınıp duruyordu. Bu yüzden de birbirimizi sonsuza kadar eksik bırakmıştık. Şimdiyse tek istediğim başka bir yerde, başka zamanlarda, yıllarda onsuz bir hayatımın olabilmesiydi. Yaşadıklarıma “hayat” diyebilecek olmaktı orada… Ha benden kaldıysa bir şey elinde, hatta geri verebilecekse bile, bendeki her şeyini alıp bana beni geri verebilecekse bile, artık işime yaramazdı zaten, şarkıda “yokluğuma emanet et” diyor ya, işte benim yokluğum bile istemiyor artık, Arda’nın kokusunun sindiği yanlarımı. Bense elimde olan her şeyi ona vermek için gitmiştim; çünkü elimde olanlarla hiçbir yere kıpırdayamazdım. Ayağıma dökülmüş betondu o ve gittikçe kuruyordu, grileşiyordu, grileştiriyordu; bir gün eskaza denize düşsem sonumu hazırlardı. Çırpınamadan dibe batardım; ne komik sanki şimdi başka bir şey yapıyormuşum gibi…

O yüzden her şeyi verdim ve tutmayan dualarımla onsuz bir ömrüm olmasını diledim….
- Gidiyorsun demek? Ne zaman?
- Haftaya Cuma.
- Bir haftan var yani, her şeyle vedalaşabilmek için.
- Vedalaşacağım pek fazla kimse yok zaten.
- Umarım mutlu olursun.
- Sağol, sen de...

Konuşmaya gücüm yoktu onunla. Aşık mıydım? İşte ona verebileceğim bir cevabım yok. Önce şu aşkı tanımlasanıza siz bana, benim gücüm kalmadı da... Bir kere daha aldatırsa hayat beni, ölürdüm büyük ihtimalle. O yüzden birinin bana güven vermesi için öyle çok şey gere-kiyordu ki, dünyaları önüme serse beni sevdiğine inandırması zordu. Beni bir şeylere gücüm olduğuna inandırması çok zordu…

Her gün ayrı bir veda olacaktı benim için haftaya cumaya kadar. Tabiki normalde on gün önceden böyle bir şey istenmezdi kimseden.

- Bir ay vaktin var Zeynep, tabiî ki kabul etmek zorunda değilsin. Ben sadece bu işi iyi kotarabileceğine inandığım için seni önerdim.
- Teşekkür ederim Haldun Bey, gurur duydum. Aklımda bir şüphe yok, kabul ediyorum Yalnız, bir aydan daha kısa bir sürede gitmeyi tercih ederim. En yakın ne zaman başlayabilirim acaba? Bu konuda bana yardım edebilir misiniz?
- Tabi Zeynep görüşürüm Signore Tardelli‘yle. Sanıyorum beni geri çevirmezler ve is-tediğin kadar erken başlayabileceğini söylerler; ama sen emin misin? Sonuçta bu insanların tereddüte düşecekleri bir karar. Her şeyini geride bırakacaksın, başka bir ülkeye gideceksin. Benim kızım gibi oldun bu kısa sürede, yanlış bir karara yönlendirmiş olmak istemem seni.
- Merak etmeyin Haldun Bey, ben iyice düşündüm ve kararımı verdim. Mümkünse on gün benim için yeterli olacaktır.

Yani bu benim zamanını bile belirlediğim Veda’mdı. İpler sonunda benim elimdeydi, işin ucunda kaçmak bile olsa benim kararımla, benim insiyatifimleydi ya o da yeterdi. Sonunda “benim” sahip olduğum, kararlarım, ben, kendim, hayatımı etkileyebiliyor; kontrol edebiliyordum ya o da yeterdi. Şu durumda, şu yaşananlardan sonra buna da şükrediyordum. Annem için kabullenmesi çok zor oldu; ama Biliyordu ki İstanbul bundan sonra beni tüketmekten başka bir şey yapmayacaktı. Babama gittim sonra adaya. Hayır, adaya değil; babama... Senelerdir gitmemiştim. Sevmiyordum mezarlık ziyaretlerini _ Gerçi kim sever ki?_.

- Yapamadım baba, yapamadım. Görebiliyor musun beni? Kaybettim ben. Bu oyunu kaybettim baksana, bir sürü kötü şey oldu. Düzeltemedim. Şimdi düzeltmeye gidiyorum ya da kaçıyorum. Beni affedebilecek misin? Bilmiyorum ki nerede yanlışlık yaptım? Belki sen ya-şasaydın ve o kırmızı ambalajlı çikolatalardan getirebilseydin bana her şey farklı olurdu… Sonra ne bileyim, belki sen durdurabilirdin beni, “Yapma.” Derdin, hata yaptığımı görürdün… Keşke yaşasaydın, keşke ben yüzünü hatırlamak için fotoğraflarına bakmak zorunda kalmasaydım ayda bir defa. Sonra, öyle korkardım ki sesini unutacağım diye… Gerçi sesini unuttum sanırım, hayal meyal, emin değilim; sesi kulağımdan gitmiyor derler ya, öyle değil işte ne yazık ki… Keşke yaşasaydın baba…

O kadar zor bir şey ki insanın yenilgiyi kabullenmesi, ne kadar dibe battığımı düşünsem de hep geri dönebileceğime dair bir umudum varmış meğer. Hep bir mucize beklemişim, bir gece uyuyakalmayıp da güneşin doğuşunu izleyebileceğime inanmışım hep. Evimde, penceremden o manzarayı görebilmeyi ummuşum, yıllardır her gece uyuyakalsam da; ama şimdi aynı man-zarayı görme ihtimalim ortadan kalkıyor. Artık uyuyakalmasam da bir şey fark etmeyecek… Size bir sır vereyim mi, o kadar iyi biliyorum ki orada da her gece uyuyakalacağımı; aynısını göremeyeceğimi bile bile isteyeceğim güneşin doğuşunu izlemeyi; ama her gece, her gece uyuyakalacağım zerre şüphem yok… Bu aramızda kalsın, lütfen…

12 Ağustos 2010 Perşembe

11. Bölümün Devamı

Birdenbire nasıl değişmişti her şey. Birkaç dakika önce şu mektubu okumadan önce dünyanın en kuytu köşesindeki en çaresiz insanıyken kalbimin atışlarını duymaya başlamıştım.Beşinci ve altıncı mektuplar arasında bir şeyler olmuştu ve bana dönebilirdi belki. Tıpkı Candan Erçetin’in Anlatma Sakın’ı ve Bensiz’i arasında gelmesi gibi, hayatıma hızlı çekim yaşadığım o zamanlardan sonra tekrar girmesi gibi. Albümün ismi ismi “Neden”di, gül kokusu vardı şarkı sözlerini yazdığı kaset kapağında. Bu gerçekten çok garipti; çünkü başka arkadaşlarımınkinde yoktu bu koku, sadece bendeki kasetin kapağı çok yoğun bir şekilde gül kokuyordu.

Biraz uzak

Biraz yakın

Neredesin hiç anlayamadım...

Ne zaman sayfalarca özlesem seni

Hep onlar

Yıllardır kokusu aynı kasetten

Beşinci şarkı

Ya da altıncı

Şimdi ikisi arasında bir yerdeyim

Geleceğini bilsem bir gün

Tüm ömrümü iki şarkı arasında geçiririm

Biraz uzaksın

Biraz yakın

Sen kimsin, hiç anlayamadım...

Beş ya da altı

İki şarkı arası

Yine baştan, yeni baştan

Bir gün yine gelirsin diye

Hiç başka şarkı çalmadı

Beş ya da altı...

Bazen yakın

Bazen uzak

Belki burdaydın

Sonra bulamadım...

Ne zaman yoklasa ruhum beni, yerimi

Söyle ona ikisinin ortasındayım

Sadece oradayım

Bir adım atmadım

Ne başa

Ne sona

Sen orada büyüdün, ben burada

Hiç adım atmadım

Masalsı bir tadı vardı çocukken aşkın

Bir an büyüdük, yaralandık

Yırttık attık, acımadık

İkisini arası

İki şarkı arası bir aşktı bizimki de

Sadece o kadar

Bir an

Bir nefes

Bir dokunuş....

Beş ya da altı

İçimden söylediğim iki şarkı

İkisi de o rüzgara razı

Hep uzak

Hep uzak

Seni hep sakladım

Ufacık ellerimde

Canım acıya acıya”

Yine de binlerce soru işareti yükselmişti şimdi de havaya. Ya bu da intikam planının son parçasıysa? Bir daha kaldıramayacağım bir darbesi olurdu Arda’nın. Cesaretimi toplayıp böyle büyük bir riski alacak durumda değildim. Çok fazla kaybetmiştim zaten, canımın daha fazla acımasını istemiyordum. Daha fazlasını kim kaldırabilirdi ki?

Son mektuptu bu dediğim gibi. Her şeyi sandığa koydum, onu yeniden gömecektim. Sanki hiç gelmemişim gibi gidecektim adadan. Hayatımı öylesine yaşamaya devam edecektim, her şey çok daha kolay olcaktı.

“In a Manner of speaking
I just want to say
that I could never forget the way
you told me everything
by saying nothing…”

In a Manner of Speaking’in yakıcı bir melodisi vardı, fon müziği olmuştu sanki o anki halime. Şeftali ağacına dalmıştı gözüm, bir yandan ağlıyordum bir yandan da ağzımda hissediyordum şeftalilerin tadını. Gözyaşlarımın o tuzlu tadı gitmiş yerine şeftali tadı gelmiş gibi.

Bu ufak sandığı, bir şeyleri değiştimeyi başarabileceğini sanan bu mektupları yeniden ait olduğu yere, toprağın altına koymalıydım. Babam öldüğünde düşündüğüm gibi toprağın gözenekleri nefes almak için yetersizdir. Böylece mektuplar nefessiz kalıp solup gideceklerdi.

Ve böylece suçlarından arınacaktı mektuplar, bana nefret kusanlar bile, Arda’nın bana verebileceği tek şey_ki o da saf bir aşk değilmiş ne yazık ki nefretle karışık_ toprağın altında öylece bekleyecekti. Dedim ya suçlarından arınacaktı, çünkü unutmamak gerekir:

Ölenler temize çıkar… Aklanır… Toprağın gibi temizler her şeyi, toz bıraksa da geride… çNefes aldırmasa da… Çünkü gerçek bu, ölenler temize çıkabilir sadece…

Her depresif sahnenin olmazsa olmazıdır, bardaktan boşanırcasına yağmur. İnanın benim depresif sahnemin de bundan eksiği yoktu. Dolayısıyla deli gibi yağmaya başladı, bir yandan rüzgar esiyordu, üşümüştüm. Soğuk bir nisan günüydü, ne kadar normal görüyormuş gibi anlatıyorum artık değil mi? Alıştım, görüyorsunuz, siz hala alışamadınız mı yoksa. Geçmişimi anlattığım hikaye bitti; ama ileride de iyi şeyler olacak gibi durmuyor ki… Ellerim, üstüm başım çamur olmuştu sandığı gömeceğim diye; ama o kadar hızlı yağıyordu ki yağmur cılk çamur olan toprağı elimle bir tarafa itemiyordum bile.

Yağmurda mezar kazmaya çalışan mezarcı gibiydim. Ceseti gömemiyordum, bembeyaz kefeni çamur olmuştu; ne kadar ölü olduğu belli oluyordu artık. Cansız bir nesneydi, hiçbir şeydi. Yine de gömmek zorundaydım, yoksa mide bulandırıcı ceset kokusu her tarafı saracaktı. Yağmuru hissedemesin diye gömebildiğim kadar derine gömmeliydim. İşimi bu kadar iyi yapan bir mezarcıydım işte.

Aslında bana sorsalardı, onları yakar; pisliklerle dolu Marmara Denizi’ne savururdum külleri, İstanbul’a, adaya…

Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum sinirden, gömdüm o sandığı ve koşa koşa çıktım bahçeden...Berbat ada maceram, hiçbir şey ifade etmeden, hiçbir şeyi değiştirmeden böyle bitti.

***

Gece hiç uyuyamadım. En sonunda pes edip çıktım yataktan, battaniyemi üstüme aldım ve film arşivimden bir şeyler bulmaya çalıştım. 2009 yapımı romantik bir filmde karar kıldım: (500) Days of Summer. Fazla hatırlamıyordum gerçi filmi; ama hüsrana uğrayan bir aşk hikayesi olduğunu anımsıyordum. Aşık olmaya korkan bir kadınla, hayatının aşkını arayan bir adamın hikayesi. Ayrılıp da arkadaş kalmaya karar verdiklerinde Tom’un Summer’ın doğumgünü partisine gittiği expectations & reality sahnesi öyle yaktı ki canımı. O sahnede çalan parçayı defalarca defalarca dinledim.

“He never ever saw it coming at all, he never ever saw it coming at all, he never ever saw it coming at all

it's al-right, it's al-right, it's al-right, it's al-right, it's al-right

no one's got it all, no one's got it all, no one's got it all


Power to the people, we don't want it
We want pleasure and the t.v.s try to rape us
And i guess that they're succeeding
Now we're going to these meetings
But we're not doin' any meetin'
And `we're trying to be faithful but we're cheatin', cheatin', cheatin'`

I’m the hero of the story don't need to be saved, i'm the hero of the story don't need to be saved"

“It’s alright” derken her şeyin ne kadar berbat olduğunu defalarca söylüyordum aslında. Her şey harika, her şey mükemmel... Çok mutluyum. Her şey bitti çünkü, ben cesaret edemeyeceğim yeniden parçalanmaya. Sessiz sakin yaşayacağım ve yaşlanacağım. Mutlu olmak zorunda değilim ya illa ki... Her şey açık, her şey net. Artık aşk olmayacaktı hayatımın orta yerinde, liseli romantik kız değildim zaten ben de. Aşk beni tamamlıyor diye düşünmek demode olmuştu hem. Her şey güzeldi işte... “It’s al-right.”

`I’m the hero of the story
don't need to be saved`

Nasıl söylüyordu oysa kurtarılmaya muhtaç olduğunu, nasıl da haykırıyordu tut elimi diye. Yine de yok, yok benim ihtiyacım kurtarılmaya. Bu hikayenin kurtarılmaya ihtiyacı olmayan kahramanıyım ben. Superman benim, ihtiyacım yok kimseye. Kriptonit bile zarar veremez bu saatten sonra bana nasıl olsa kaybedecek hiçbir şeyim yok.

Her şey mükemmel, bitti ya çok mutluyum artık. Sessiz sakin köşemdeyim ya artık, yeni kararlar işte. Dün gece bu kararları aldım ben. Hayatım artık çok güzel olacak artık. Filmin yine aynı sahnesini açtım, yine aynı şarkıyı. Beklentiler & Gerçekler… Televizyonun ışığıyla yazmaya başladım.

“Karlı bir günün keskin soğuğuydu bana gelişlerin

Hep bir yanı içimi acıtan, bembeyaz...

Saflığının yanında, hep bir karanlık

Bir yanım duru

Bir yanım korkar, aksime damlayacak çamurdan

Karlı bir günün, belli belirsiz kristalleriydi sözlerin

Avuçlarımı açar uykulu gözlerle bakardım

Ellerim üşürdü

Şekilleri donuk, köşeleri kör bıçak gibi

Defalarca keser ellerimi

Bir damla kanatmadan,

Acıtır mı diye sorsan, o ayrı

Bazen gelişlerin

Bazen gidişlerin

Hep bir karanlık dedim

İçimin bir yanı, penceremin ışığı

Biraz korkutucu, çokca üşüten bir geceden

Yaprakları zamana yenik düşmüş dallarındır gökyüzü

Perdeyi aralamaya korkmaktan değil

Kardan ya da soğuktan da

Tek derdim, sokağın köşesi

Bir de kapalı penceremden içeri sızan anılar

Bu geceden, senden, benden daha soğuklar

Bir gökyüzüm vardı

Onu da bu gece aldı, durmadı

Bir saniye durmadı, arkasına bakmadı

Bakmadı....”

Tamam, bitti artık bütün macera. Arkama bakmayacağım, benim kanatlarım son gözyaşlarımda çoktan yanıp kül oldu. Öyle ya kimin kanatları var ki artık bu dünyada, böyle de yaşayabilirim. Ne fark eder?

6 Ağustos 2010 Cuma

10. Bölümün Devamı



- Arda, hayatımdaki yerini tartışmayacağız değil mi? Anlatmamı bile bekleyemezsin benden, o kadar farklı, o kadar büyük ki... Çocukluğumsun, gençliğim ve kısa, çok kısa sürmüş olsa da sevgilimsin. Hep öyle kalacaksın. Hiçbir şey düşündüğün gibi değil, sen hep vardın hayatımda... Gittiğinde de odamın hayaletiydin.- Samimiyetinden şüphem yok Zeynep; ama artık tüm dünyam değişti. Sana güveniyorum ve hep arkadaşım olarak kalacaksın. Aslında sana bir şey getirdim ben.

- Nedir o?

Elime aldığım zarf dünyanın sonu değil de neydi?

- Evleniyorum. 2 ay sonra, erkenden bastırdık davetiyeleri; yazın olduğu için insanların tatil planlarına denk gelmesin diye.

Neden açıklıyorsun ki bana Arda? O düğüne gelip gülücükler saçmamı mı bekliyorsun? Yeni çiftimiz adına çok seviniyorum, umarım sonsuza kadar mutlu olurlar mı demeliyim? Umarım mutsuzluktan ölürler!

- Çok sevindim senin adına, hayatını düzene sokmana sevindim. Tanıştırırsın umarım bizi, müstakbel eşinle.

- Eylül’ü seveceğine eminim, çok sevecen biri o.

- Tabi, görümce gibi olacağım.

- Nikah şahitliğimi de yapmalısın hatta. Ne dersin?

- Gerçekten mi? Neden olmasın dedim ya sen hep önemli kalacaksın.

Allah belanı versin Arda. Önemli yanı falan diyorum da büyük bir yapmacıklıkla, hayatımın en iğrenç yönü olarak kalacaksın. Çocukluğumun haylaz yanı bir gün kusursuz, acımasız ve başa çıkamayacağım düşmanım olacağını bilmeliydim.

Bu kadar derin bir intikamı hak etmedim ben. Bunu hak etmedim. Saçma değil mi? Hem de nasıl saçma, ne alaka diyorsunuz. O konuşma birden böyle bir hale nasıl geldi. Onun içindeki intikam isteği ve bendeki suçluluk psikolojisi, inat, gurur belki de güçsüzlük... Arda için savaşmazdım, hem şimdilik gerek de yoktu. Nasıl olsa Alp’den kurtulmuştum. Sezen Aksu’dan gelsin madem:

“Ne ağzımın tadı var, ne canda huzur

Gönül nasıl derin bir kederde

Aşkından ümidi kestim hiç olmazsa

Evim şenlensin, sohbete gel de

Sen hiç fark etmeden kalp kırmadın mı?

Merak edip vicdanına sormadın mı?

Ne yaptım ben sana bu kadar

Nihayet ben de bir anadan doğmadım mı?

Bir daha olmaz bin kere tövbe

Kan davası mı bu

Bu nasıl öfke?

Perişanım şimdi, mutlu oldun mu?

Başını yastığa rahat koydun mu?”

Sanki Ümit Besen şarkısı! “Nikahına beni çağır sevgilim, istersen şahidin olurum senin.” Ne biçim bir arabesk bu? Bizim nesil arabesk şarkılara, filmlere gülüp duruyoruz. Gül bakalım şimdi Zeynep gülebilirsen.

Hikayemin geçmiş kısmı burada bitiyor işte bugünüme geldik. Arda ve Eylül’ün düğünündeyim. Hemen yanlarında oturuyorum, birazdan bana soracaklar “Şahit misiniz?” diye! Hatırlıyor musunuz, ben lise döneminde Ufuk’tan ayrıldıktan sonra Ufuk’a Arda’yı anlatan bir mektup yazmıştım; sonra kendimi suçlu hissedip bir mektup da Arda’ya yazmıştım, özür diler gibi. Şöyle bitiyordu:

evet aşkım bu sokak artık bana ait olmayacak, çıkmaz sokak olmayacak. Ne zor! Benim kendime yeni bir sokak bulmam gerekecek. Ama hiçbir kaldırıma yaslanamayacağım, hiçbir ıssız sokak bu kadar güvende hissettiremeyecek bana kendimi. Hep diken üstünde, gözyaşım gözümde tetikte bekliyor olacağım. O güne kadar ufacık bir hatıra daha bıraksam buradan, bir tanecik daha... ilerde kanıtım bile olmayacak, zihnimde bile canlandıramayacağım. Yine de sen hiç merak etme...

O gün geldiğinde...

O gün inanılmaz güzel olacağım. Etrafa sahte gülücükler saçacağım. Sen bile gerçek sanacaksın. Hiçbir şeyi berbat etmeyeceğim. Hatta her şeyin harika olması için dua bile edeceğim.”

Ben böyle bir günün geleceğine ihtimal vermediğimden atıp tutmuşum işte. Ne diyeyim iyi bok yemişim yani. Saç bakalım o gülücüklerini şimdi Zeynep hanım, et bakalım mutlu olsun diye duanı. Hiçbir şeyi berbat etmeyeceğim demişim bir de cici kız rollerinde.

- Hayır, onlar kardeşler!

Böyle demek için nelerimi vermezdim; mahvolsun her şey, onun da dünyası yıkılsın ya da Eylül, Arda’nın en yakın arkadaşıyla yatmış olsun. _Şaka mı yapıyorum, kız o kadar saf ve masum duruyor ki_ Benimle olsun demiyorum; ama sadece benim yaşadığım kadar kötü bir şey yaşasın. Tabi gel gör ki gülümsemek, ortalığa çok mutluymuş, damadın bu güzel gününü paylaşıyormuş gibi görünmek zorundayım. Neyse bir dakika gecikmemem lazım soru geliyor. Hayatımın içine eden ikinci evet:, buyrunuz

- Evet, şahidiz!

Benim duam tutmuyor şüphesiz şu halime bakarsanız; ama yine de bir umut, defalarca söyleyeceğim, yine söylüyorum: Umarım mutsuzluktan ölürsünüz, umarım…

5 Ağustos 2010 Perşembe

9,5. Bölümün Devamı


İşte dedim ya hayat sevdiği insanların yollarını ilk aşklarıyla kesiştirmez ki bu konudaki cehaletleri insanlara olan inancını beslesin. En kötü zamanlarda bile bilinçaltında inanabileceği, aşık kalabileceği birileri olsun.

“Al işte Zeynep diye yiyordun kendini, al sana Zeynep. Al işte gör gününü gerizekalı, sanki masal yazıyoruz burada, çocukluk aşkın en saf, en temiz insan çıkacak, kimsin lan sen; çok mu değerlisin?” de demiş olabilir tabi hayat bana. Doğru ya çocukluk hayalleri gerçek olabilecek kadar değerli miydim? Çok az kişiye nasip olur bu, bana olmayacak gibi duruyordu o an için.

Artık hayat benim için yaz yağmurlarındandı; kısa, nadir ve istenmeyen. Etkisiz… Hani olur ya yürürsünüz bir sokakta, hatta Zeynep’inkiler gibi çıkmaz sokaklarda yağmur başlar siz köşeyi dönmeden ve o köşeyi döndüğünüzde biter birden. Aynen öyle, köşebaşı yağmurlarındandı ıslatan beni… Ya da ben buna aşk derdim elimden gelseydi… Yaşamak derdim… Diyemedim… Zaten ben söyleyene kadar dinerdi yağmur, çöl olurdu birden her taraf o ayrı mesele. Jehan Barbur diyor ya:

“Kalabalık bir sokak belki hayat

Sen her köşebaşı

Toplanmamış bir oda benle hayat

Sen yağmur sonrası”

1-2 ay kadar kendimi dağıttım tabi, her gece başka bir yerde, bol bol gülmece, eğlenmece. Savaştan çıkmıştım ve bu benim için zaferimin ön kutlaması olacatı. Her şeyin düzelmesine fazla zaman kalmamıştı. Şu bir yıl, Zeynep için nasıl geçti bilmiyorum pek de ilgilenmiyorum; ama benim için hayatımı toparlamakla geçti. Toparlayamam mı zannettiniz, yok canım! O kadar anlattım, yıkılıp kalacak adam değilim ben.

***

- Seni çok seviyorum Arda

- Ben de Eylül..

Eylül’ün bana zaten ilgisi vardı, ben de farkettim ki Zeynep’te olmayan o masumiyet Eylül’de vardı. Bunu görünce etkilenmemek elimde değildi tabi. Üstelik bana benzer bir hikayesi de vardı.

Her ne kadar kötü şeyler yaşadıktan sonra “Allah düşmanıma vermesin.” Desek de çevremizde benzer hikayeler duymak biri rahatlatır. Artık tek günah keçisi biz değilizdir, kötü şeyler sadece bizim başımıza gelmiyordur, sadece biz hata yapmıyoruzdur, şu dünyanın tek aptalı değilizdir. Hayat bir tek bize düşman değildir vs. vs.

- Arda öyle güzel bir zamanda girdin ki hayatıma, iyi ki varsın.

Eylül’le aynı şeyleri paylaşmamız, kafalarımızın uyuşması bizi daha bir yaklaştırdı. Bir şarkı vardı, “Sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir.” diye giden, artık çok da fazla inanmıyordum ona. Belki aşk için doğru olabilirdi; ama devam edebilecek bir sevgi için ayrı yollara gitmemek gerekiyordu.

Dünya durmuyor.. muş... Oturup sızlanacak değildim, küçük kız çocukları gibi. Hayatımın bana attığın bir kazık için daha kendimi bir yerlere kapatacak, geriye çekilecek değildim. Hani dayak arsızı derler ya, işte öyle olmuştum. Nasıl olsa kenarından, köşesinden düzelir diyordum. Tabi sonra yine bozulmak şartıyla. Geriye sarmak, en baştan başlamak gibi bir lüksüm yoktu, hiç olmayacaktı. Resim yaparken hani berbat ettikçe o yağlı boyanın üstüne kat kat boya sürersiniz ya, önceleri çok güzel girer birbirine o renkler harika nüanslar oluşur; ama bir süre sonra tual o boyayı kaldırmaz, renkler birbirini kabul etmez, renkler artık dans falan etmez. İğrenç bir şekilde durur, tuali biraz kazıyıp da siyah astar atmaktan başka hiçbir şans kalmamıştır. Güç bela tuali kazıyıp siyah astarı attınız mı yeni gibi olur ama kim görecek aslında tualin çiziklerle dolu olduğunu. Artık nasıl olsa alışmıştım, çok da ağır gelmiyordu. Tek kural “Çok fazla inanma.”ydı. Hiçbir şeye fazla saplantılı bağlanmamak gerekiyordu.

Evet, ben yuvarlak bir pistte dönüp duruyorum, hep başa dönüyorum ve tekrar tekrar aynı sonuca ulaşıyorum. Kendime tekrar hak veriyordum, defalarca.

“Bir gün gidecekler.”

Siktirip gitsinler, çok da önemli değil kimse şu saatten sonra.

***

Bir sabah ki ben her şeyi çoktan düzeltmiştim artık, Zeynep aradı, telefonunu silmiştim aslında; ama görünce tanıdım, hatırladım.

- Alo?

- Arda, benim Zeynep.

O da sildiğimi tahmin etmişti heralde ki kendini tanıtma ihtiyacı duymuştu. O an düşündüm, neden arıyordu ki beni. Yeniden geri dönmeye mi çalışacaktı ya da Alp kapısına dayanmıştı da beni yardıma mı çağırıyordu. İçimden geçen tek şey “İkisi de kendi pisliklerinde boğulsun, hiç umrumda değil.” di. İntihar falan mı edecekti de son sözlerini söyleyecekti: “Ben bu hayatta kalmayı hakketmiyorum.” diyerek duygu sömürüsü mü yapacaktı? Nasıl olsa ölen masum kalırdı, mağdur olurdu. Bu durumda Zeynep’i zor günlerinde yalnız bırakan Arda kötü adam Erol Taş olurdu. O yine bir şekilde kurtulmayı, haklı olmayı he şeye tercih edecekti. Ben çok da umrunda olmayacaktım, bana bencil diyorsanız, Zeymep ne? Sadece kendi mutluluğu için kimseyi harcamaktan çekinmeyen biri… Biz buyuz işte…

- Merhaba, naber?

- İyiyim... İyi olmaya çalışıyorum. Sen?

- Aynen, yaşayıp gidiyorum.

- Şey diyecektim, işin yoksa bugün bana gelsene. Yemek yaparız, muhabbet ederiz, film izleriz.... Şey benim, senden özür dilemeye ihtiyacım var...

- Aslında...

Benden özür dilemesinin nedeni, ne beni kandırmış olması ne de hatalarını fark etmesiydi. Kendisi de açık sözlülükle söylüyordu, hoş saklasa da anlardım, o da bunu biliyordu; ruhen buna ihtiyacı olduğu için çağırıyordu beni.

Gitmemeyi düşündüm, gerek yoktu. Anlamsız bir yapmacıklık olacaktı aramızda, onun yanında kendimi sığıntı gibi hissedecektim. Evet doğru kelime bu, biz birbirimizin hayatında sığıntıydık, başka bir anlamı olamazdı bunun. Zaman zaman kapı önüne koyuyorduk birbirimizi, ardından acıyıp içeri alıyorduk, sonra tekrar kapı önüne ya da yangın merdiveninin kenarına. Oysa hiç haberimiz yoktu, bir yangın anında birbirimizin ayağına takılacaktık ve bu hayatlarımıza mâl olacaktı.

Yangın merdivenindeki anlamsız eşyalarıydık birbirimizin, komşular gördüklerinde küfrediyorlardı, “Götürüp şunları çöpe atsanıza, apartmanda yaşamak ne demek bilmiyorsunuz.” deyip. Öyle değil diyorduk biz de içimizden... Oysa hiçbir kağıt toplayıcısı götürmezdi bizi, öyle değersizdik. Yine de sanki kapının önüne konsak anında birileri bizi götürecek gibi davranıyorduk birbirimize; yine de evlerimizi açmıyorduk, belki layık görmüyorduk ya da dediğim gibi işte, sığıntıydık biz...

Ve artık çöpleri çıkarmanın vakti gelmişti, yoksa televizyonlara çıkan çöp evlerden olacaktı bizim ruhumuz da. Hani olur ya yaşlı kadınlar, aileleri tarafından terk edildikleri, sahip oldukları hiç bir şeyleri olmadığı için en ufak bir çöpü dahi biriktiren; işte biz de onlardan olacak, insanların içeri girmeye iğrendiği evlerimizde geberip gidecektik. Henüz ölmek istemiyordum ben, üstelik herkesin acıyacağı bir şekilde… En dayanamayacağım şeydi güçsüz ve acınası hissedilmek. Zeynep bunu zaten fazlasıyla yapmıştı, bundan sonrası beni öldürürdü, altın vuruştu, over-doze’du.

- Aslında işim yok Zeynep, gelebilirim, neden olmasın?

- Çok sevindim, bekliyorum.

- Görüşürüz öyleyse...

- Görüşürüz...

Veda konuşmalarına gitmek gariptir, hele de karşınızdakinin hiçbir fikri yokken. Zeynep’in o gün için güzel planları vardı kim bilir? Yemek yer, film izler, şarap içer ardından da sevişiriz diye bekliyordu. Kendini buna hazırlamıştı, şimdi gittiğimde ikimizin bir geleceği olabilceğine dair konuşmalar yapacaktı belki. Birkaç gün, birkaç ay sonrası için planlar, onu da yaparız, bunu da yaparız gibilerinden; ama ben söyleyene kadar bilmeyecekti bunun bir veda konuşması olduğunu. Üstelik öyle tahmin edebileceğiniz türden basit bir veda da değil, onun canını en fazla yakacak şekilde.

Veda konuşmaları için hazırlanmak gariptir. Tıraş olursunuz, en güzel gömleğinizi giyersiniz, en sevdiğiniz parfümü sürersiniz; kadınsanız normalde yaptığınızdan daha fazla makyaj yapar, daha seksi görünmeye çalışırsınız. Belki de yaptığı yanlışı bir kere daha vurmak istersiniz karşınızdaki sizi hayran hayran izlerken ve sizin aklınızdan bir veda konuşmasının replikleri akarken.

Veda konuşmaları… Karşınızdakinin aptal umutlarını bir anda söndürmek gerçekten gariptir ve bunları söyleyene kadar onun söylediklerine gülümseyerek cevap vermek. Siz cesaretinizi toplayana kadar onun kendi kendine gelin güvey olmasını izlemek. Kabul edin gariptir ve garip bir haz verir. Büyük şeyleri yıkmak her zaman bir zevk verir insana, sadistçe bir zevk kabul ediyorum. Özellikle de büyük hayalleri… Sonrasında pişmanlık bile olsa, bir anlık da olsa zevk verir, intikam her zaman zevk verir.

İşte tüm bunlar için; duş aldım, tıraş oldum, en güzel gömleğimi giydim, en sevdiğim parfümümü sürdüm ve arabada zihnimden geçenleri duymamak için son ses müzik dinledim. Hayatım boyunca Zeynep benim zayıf noktam olmuştu; ama artık ona olan zaafım çekip gitmişti. Ekşimsi bir tat bırakmıştı yerine, bozuk süt gibi. Nefret mi bilemiyorum aslında, nefret bile olsa bu kadar güçlü bir şey hissetmeye niyetim yoktu çünkü ona.

Onu görmeye gidiyordum ve şüphesiz ona büyük bir sürprizim vardı. İsterseniz intikam deyin buna, siz bilirsiniz…

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails