çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2010 Çarşamba

Biz Büyüdükçe İnandığımız Mucizeler de Büyür

Muzicons bozulduğundan şarkı koyamıyorum, ne yazık ki =( hadi bunu dinleyin bu yazıyı okurken, http://fizy.com/#s/1lrksd

Kendimi bildim bileli yazıyorum ben böyle, içimdeki küçük canavar empatiye doymmuyor. Eskiden klasik hatta salakça bir soru vardı: “İlhamın gelmesini bekliyor musun, yoksa öyle yazar mısın her durumda”. Bana en çok ilham veren şey, olağan bir şeyde, farklı bir durum fark etmek sanırım. Yani daha önce dinlediğim bir şarkıda tek bir söz, her gün gördüğüm insanlarda farklı bir bakış. Fark edebilmek yani, hem yaşadığımı biliyorum hem de yaşamaktan öte görebildiğimi. Hayatı dört gözle izleyebildiğimi. İyi ya da kötü aykırı bir şeyler durmalı yani hayatta…

Bu aralarsa tek görebildiğim insanlardaki bıkkınlık… sanki çevremdeki insanlar sınırlarına dayanmış gibiler. Hani olur ya dikenli tellerle çevrili, ilerisi mayınlı arazi. Dayanıyorlar hepsi dikenli tellere çıplak elle. Bu yüzden yüzlerinde bir huzursuzluk, acı ifadesi ve ellerini gizliyorlar. Bu yazıda moral vermek falan değil amacım, zaten okuyorsunuz; biliyorsunuz, “moral”in verilebilir bir şey olduğunu düşünmediğimi. Yine aklımda bir şeyler döndürüp çeviriyorum da onu söyleyeceğim.

Hani çocuklar inanır diyoruz ya mucizelere, şey geyikleri vardır; “ben mucizelere inanacak yaşı çoktan geçtim.” Hiçbir çocuk bizlerin inandığı kadar fazla mucizeye inanamaz, rüyasında bile göremez. Valla bakın. Komik gelmesin size.

Bence biz hayal gücümüzle çocukları katlarız; çünkü bir insan ne kadar çok yaşarsa, ne kadar çok bozgun görürse “Artık iyi bir şeyler olmalı, bu kadar döküntüyü ancak mucizeler temizler.” diyor. “Bu kadar bozgun fazla, herkes yaşıyor olabilir mi bunları.” Diyor. Kendi acılarını çevresindekilerle karşılaştırıyor, hatta onların acı çekmediğini düşünüp kendinin de düzlüğe çıkacağını umut ediyor. “Ben de hak etmiyor muyum?” diyor. Her şey için “O hayatının aşkını buldu, peki ben bunu hak edebilmek için ne yapmalıyım artık.” diyor mesela. “Ben daha fazla ne yapabilirim ki.” diyor. Sorguluyor sadece, bakın bir alıntı yapacağım;

“Derinin içinde yarıklar açıyor, yine de devam edebiliyor yürümeye. Hafızasında tutmuyor artık seni, sen her şeyini hatırlayabilirken onun bir anlığına seni hatırlamasını ve damarında bir mikrop gibi dolaşmak istiyorsun. Sen kaldığın yerde kalabiliyorsun, o senin yıkıntıların üzerine krallığını inşa ediyor. Sormadan, senin vücudundan imar izni almadan… Adalet ona işliyor, dedim ya onun krallığı. Onun mahkemesinde yargılanıyorsun. Net.”

Bakın herkes yapar bunu, “adalet”i sorgularız, “Adaletin bu mu dünya?” Sonra bunu yazan ne yapmış biliyor musunuz?

Özür dilemiş. Hata yaptım demiş, hepsinin üstünü çiziyorum demiş. Vaz geçmiş…

Niye? Sizce niye?

Ben size söyleyeyim niye, ne oldu da böyle oldu diye. Belli ki hayat kendisine kazık attıktan sonra ufak bir ışık yollamış o da başlamış mucizeleri kurmaya. Hepimiz öyle değil miyiz? Hayat bize ufak bir işaret yollamaya görsün, mucize isteriz. Çocuklara oyuncak alırsınız, oturur onunla oynarlar. Bize bir ışık gelir, o ışığı gök gürültüsü yapar dünyamızı kurarız kendimize.

Çocuklar hayalci değil, çocuklar gerçekçi… Biz de hayalci değiliz belki, buna inanmayı seviyoruz…

Hah yine bir şeye ulaşamadım, kısır döngü, çelişki, paradoks… Klein şişesi içindeyim hala, çıkarım diye umuyorum…

O zaman şöyle bitirelim, hayata bir şey söyleyelim:

Diyelim ki,

Bu döküntüyü, bu enfeksiyonu, iltihabı, yarayı, karmaşayı, belki şizofreniyi ancak mucize temizler... Bir el atıver…

10 Ağustos 2010 Salı

Mektuplar - II

DÖRDÜNCÜ MEKTUP

“Senden nefret ediyorum.

Bu cümle seni ne kadar acıtır, ne kadar umrunda bilmiyorum; ama yazdığım diğer üç mektuptan çok daha gerçek bu. En azından artık beni kandıramıyorsun, ne yazık; zavallı küçüğüm...

Sadece bu kadar söylüyorum, senden o kadar nefret ediyorum ki o hastanedeki halini gördüğümde senin için üzülemedim bile. Doğrusunu istersen acınacak haldeydin; yüzün dağılmıştı, çirkindin. Sana acıyamadım bile, öyle ki yüzüne, yaralarına bakmaya iğrendim. Bilmem farkettin mi merhamet duygumu aldın götürdün benden. Tabi sende hiç olmayan bir duygu için yas da tutamazsın, yazık...

Öyle büyük bir nefret, kelimelere yeterince dökemiyorum! Beni daha kötü kandıramazdın herhalde, şimdi zaferinin kekremsi tadını hissedebilirsin iliklerinde; garip bir zevk yaşayabilirsin... Yalnız çözemediğim bir şey var; çırpınışların, kocandan kurtulmak için miydi? Bir başka erkeğe tutunarak diğerinden kurtulmak... Biraz daha zaman geçtikten sonra eğitimli bir köpek gibi beni onun üstüne mi salacaktın?

Sırf biraz daha kör edebilmek için beni bu kadar zaman harcadın belli ki ve şimdi bu hale geldin. Aslında biliyor musun, o tesadüfen karşılaştığımız an bile olsa; Alp’in böyle biri olduğunu bana anlatsaydın, gidip öldürürdüm onu. Tek bir kurşun beynine sıkardım, ölürdü; sonsuza kadar giderdi. Evet, senin için yapabilirdim bunu. Onun canını alabilirdim, sonrasına beni iyi bir şeyin bulmayacağını, belki cehennemde yanacağımı bilirdim, yine de senin için birini öldürebilirdim; gözümü kırpmadan. Çünkü o kadar aşıktım ki aslında sana, içten içe o kadar sendim ki; canını yakan her şeyi yok etmeye hazırdım. Şimdi mutlu musun?

Bir erkek için bu kadar zayıf görünmek, aciz hissetmek nasıl iğrenç bir şey bilebilir misin sen? İçinde hisset diye söylüyorum, tek sorumlusu, tek suçlusu sensin. Başka kimsede arama hatayı, ben sana geç kalmış falan değilim, Alp sana haksızlık etmiş falan değil. Sen her şeyi kendin yaptın. Kendi kendime dilime dolanmış bir şarkıyı söyleyip duruyorum.

“Ansızın tarifsiz gelir ya
O zamanlar sormaya cürettin kalmaz olanından
Feri soluk, niyeti kayıp, dardayım
Aşk nefrete ne yakınsın 
Kin kırdı her okşamak istediğimde seni
Elimi gözlerimi gömdüm tebessüme
Yalnız kendine inkarın
Sadece senden kaçarsın
Halin ele verir anlamazsın
 
Yalan söyleme bana
Gözlerin anlatıyor herşeyi
Yalan söyleme bana
Yalan söyleme bana
Gözlerin anlatıyor herşeyi
Zaten yoktur nedeni
 
Uzak düşmüşüm kendimden, aklım fikrimden
Çaresiz sürükleniyorum
Bilerek peşinden
Yalnız kendine inkarın
Sadece senden kaçarsın
Halin ele verir anlamazsın”

Yazık, gerçekten yazık... Ben kendimi feda etmeye, seni yaşamaya, seni gülümsememe katmaya bu kadar hazırken yaptığın nankörlük gibi bir şey... Gerçekten yazık...

Umarım mutlu olamazsın...

Sana acı çektirebilmeyi çok isterdim, çocukluğumdan kalmış falan değilsin, o kadar temiz, masum da değilsin. Gördüğüm en fahişe ruhlu kadınların bile masum yanları vardı, sende o bile yok. Umarım mutsuz bir şekilde geberir gidersin.

Arda Atasoy”


Bu neydi böyle! Nasıl duygular, nasıl sözlerdi? Mektuptan kıvamlı bir zehir akmıştı derime, içime sızmış; tüm bedenimi sarmış, yakıyordu. Yüzüğündeki zehri içip intihar eden Osmanlı cariyeleri gibiydim. Kendimi bir yere kapatmıştım içimde ve ölümü bekliyordum. Geride hiçbir şey bırakamayacağımı bile bile çekip gidiyordum. Şimdi nasıl toplayabilirdim cesaretimi de diğer mektupları okuyabilirdim ki?

Beşinci mektuptan önce başka bir şey buldum sandıkta yine benim yazımlaydı. O iki mektuptan başka ne bırakmış olabilirim diye düşünüyordum. Daha fazla ne kadar rezil etmiş olabilirdim kendimi, nasıl açığa vurabilirdim? Bedenime o kadar çok nefret, zehir akıtmışlardı ki artık bir damla hayat kalamazdı değil mi içimde. Hiç sansım yoktu, hayatıma yalvarsam bile “Son bir şans, lütfen.” diye hiç, hiç şansım yoktu. Sıfırı tüketmek diye buna denir, demek sıfır bile tükenebiliyormuş...

“Çocukluk ne demek?

Ya da çocuk şiirleri....

Sanki birgün nihayet uyanmak uykudan

Belki uykusuzluktan.

Önce dönmek

Yolunu bulmak, kaybolmak

Daha da öncesiydi,

Gitmek ...

Ait olduğum o gökyüzünden

Yerin en dibine

Niye?

Ve neye?

Nereye...

Saate bırakıp giderken de bakmadım

Sırtımı dönüp yürürken de

Kaldırım taşlarını sayarak hesapladım saniyeleri

Bundandır o günün bulutlarını hatırlayamayışım

Sadece kaldırım taşları, İstanbul’un herhangi bir semtinde

Herhangi bir sokak

Mavi, pembe

Mavi, pembe

Kaldırım taşları...

O sokağın taşlarını saymayı bitirdiğimde arkama baktım

Nefesimi tutup baktım arkama

Mavi, pembe

Çok uzakta kalmıştım o şiirlerden

Ve hala kaldırım taşlarını sayarak yürüyordum sevgilim

Bir gün bulursam geri dönecek cesareti

Kaç adım kaldığını bilmek için belki de...

Çocuk aklımla...

Mavi, pembe

Mavi, pembe...

Hiç aklıma gelmemişti o gün

Bu kadar yıl geçeceğini o kaldırımdan

Bu kadar yıl geçeceğini ve

Taşların bir gün kırılıp değiştirileceğini

Sana gelmek daha da zor şimdi

Hiç tanımadığım o kaldırımdan

Hiç tanımadığım kalbine

Hiç düşünmemiştim o gün

Kalbinde sonsuza kadar olmayacağımı

Hiç hayal etmemiştim

O çocuk şiirleri yırtıp atacağımı

Senin de bütün bunları unutacağını

Şimdi bu yolculuk ufacık sokaksa bile

O kaldırımdaysa, ordaysa, hemen yanı başımdaysa hatta

Taşları yabancı bana

Mavi, pembe

Mavi, pembe

Oyunlar bitmiş bile

Mavi, pembe

Çocukluğuma saydığım adımlar bitti artık

Mavi, pembe

Gitmişsin bile...”

Aynı anda, aynı yerde olup da karşılaşamamış sevgililer gibiydik. Birimiz severken diğerimiz içine gömmüş, diğerimiz severken öbürümüz nefret etmiş. Bazen erken, bazen geç. Hep saat birkaç dakika geri kalmış, geç kalmışız ya da erken gidip çok beklemişiz; en sonunda da beklemekten usanıp bir taksiye atlamışız. Aziz Nesin’in şiirindeki gibiyiz.

“…
Mutluluga hep geç kalırım;
Hep erken giderim mutsuzluğa.
Ya herşey bitmiştir çoktan,
Ya hiçbir şey başlamamış daha
Öyle bir zamanına geldimki yaşamın
Ölüme erken sevgiye geç.
Yine gecikmişim bağışla sevgilim;
Sevgiye on kala, ölüme beş...”

Sandığı biraz daha karıştırdım, beşinci mektup için cesaret aradım; belki bulabilirdim. Onun yerine fotoğraflarımı buldum, onunla birlikte olmaya başladığımız dönemlerde uzaktan, kenardan, köşeden çekilmiş fotoğraflarım. Bana şimdi nasıl kıyabiliyordu, canımı nasıl bu kadar acıtabiliyordu, tüm bunları görebilmem için beni buraya neden göndermişti? Demek ki değişebiliyordu duygular bu kadar, tabi ya o da söylemişti mektupta: “Aşk nefrete ne yakınsın.” Ve ben de söylemiştim; “Bana olan zaafın nefrete dönüşmüş.”. Neden bana bu kadar absürt gelmişti ki… Saf aşk, saf nefrete, zehire dönüşebilirdi bir gün… O an derin nefes aldım işte, okuyacaklarıma hazırladım kendimi. Beşinci mektubu bir seferde yazmamış, araya günler girmiş; sonra devam etmiş:


BEŞİNCİ MEKTUP

“Aşık oldum ben...

İsmi Eylül...

En çok da masumluğuna aşık oldum, kendine has dürüstlüğüne, doğallığına.. .Sende asla bulamayacağım şeyi buldum sonunda. Güvenilir birini buldum, tek sürprizi günden güne beni daha fazla sevmek olan bir kadın, kadınım...

Yine de intikamımı alacağım merak etme, içimdeki o ateşten kurtulacak ve mutlu mutlu yaşayacağım sonsuza kadar. Masal sonu olacak; benim için tabi, senin için değil. Birkaç yıldızın tutuşup cayır cayır yanmasıysa gereken, olacak...

***

Bugün sana geldiğimde yüzünde öyle bir umut vardı ki bir an seni affetmeyi, yoluma devam etmeyi bile düşündüm. Ta ki gözümün önüne bir önceki mektubum gelene kadar, hastane odasında seni gördüğüm anı hatırlayıncaya kadar. Sonra umutlarını yıkmanın bana vereceği zevki düşündüm. Usta bir yalancısın, tahminlerim tutmuyor; ama yine de tanıyorum seni: gururlu ve inatçısın yeri geldiğinde. Bu yüzden hiç şüphem yoktu, birden bana ilan-ı aşk etmeye çalıştığın konuşmanın sanki çok yakın arkadaşmışız gibi bir muhabbete döneceğinden. Beni şaşırtmadın, yüzündeki o ifade de tam tahmin ettiğim gibiydi... Dünya başına yıkıldı öyle değil mi?

Gözbebeklerinde depremi gördüm... Med-cezir gördüm... Her şeyin bittiğini, bundan sonra öylesine yaşayıp gideceğini, bir anlamı olmadığını düşündüğünü farkettim. Beni zayıf kılan bu yükten kurtulup yoluma güçlü bir insan olarak devam edecektim. Acıyor muydum sana? Hayır ya da çok az... Önemli bir seviyede değil, geçer... Herhalde bir daha görüşmeyiz düğünümden sonra, ismimi anmazsın, anma da.

Evleniyorum! Hayatımın kadınını buldum ve evleniyorum! Sen olabilirdin, bir zamanlar bu kadın sen olabilirdin; aşıktım sana. “–tım”. Artık çok geç... İntikamımın son aşaması “evet!” deyişin olacak, şahitliğini onaylayışın, mutluluğuma en yakınımdan tanıklık edişin...

Kötü bir insanım ben evet, içimdeki ilkel benliğim kana susamış gibi intikam istiyor. Yeniden hayata dönebilmem için buna ithiyacım var. Nasıl demiştin hani sen “Senden özür dilemeye ihtiyacım var.”, sanki senin neye ihtiyacın olduğu çok da umrumdaymış gibi.

Sana gelince... Sen zaten çoktan yitip gitmişsin, farkında değilsin...

Arda Atasoy”

Mektubu okuduktan sonra beynimde Murathan Mungan’dan bir şiir dönüyordu. Dizeleri hayatımın altyazısı olmuştu da o ana kadar farkına varamamıştım. Midem bulanıyordu, ağlamaktan başım çatlıyordu, gözlerim şişmişti, içim her acıdığında tırnaklarımı avuçlarıma batırdığımdan ellerim acıyordu. Kısacası sefil bir durumdaydım, üstüm çamur olmuştu. Bir yere gidip uyumak istiyordum, saatlerce uyumak; insan içine çıkmamak, kendi kendime uyumak, uyumak...

“Karanlıkta duruyorum aşk vurmasın yüzüme
Dokunmasın kimse bana
Kimse ulaşamasin artık tenimin incinen yerlerine...
Uyanmasın bir daha etimdeki yaralı hayvan
Zamanın siyah deltasında çürümek istiyorum
Biliyorum artık kimse yok kimsesizliğime...

Biliyorum aşka kimse yok
Aşkın karanlık metali soğuyor yüreğimin derinliklerinde...
Aşklarım, arkadaşlarım, dostlarım
Dağılıp gitti herkes
İçimi sızlatacak kimse kalmadı içimde...”

Bir resim vardı sandığın içinde, portre... Benim portremi çizmişti Arda! Resim yapabildiğini bilmiyordum aslında. Yüzümde bir hüzün resmetmişti sanki, ne kadar üzgün olduğumu hissediyor gibi, ne kadar özlediğimi onu... Son mektubu okumaya cesaret ararken resmin altındaki tarih dikkatimi çekti. Düğünden sonra! İntikamının eseri miydi bu? İspatı mıydı? Arda maktüllerinin cinayet sonrası resimleri çizen bir seri katil miydi?

Belki de her şey birkaç gün önce buraya konulmuş son mektuptaydı, buraya kadar gelmişken denemek zorundaydım...


ALTINCI MEKTUP

“7 ay sonra tekrar yazıyorum sana.

Gelmemişsin, cesaret mi edemedin daha. Geleceksin ama... Geleceğini biliyorum, merak ediyorsun çünkü; ne oldu da şimdi bu kadar kayboldun diye. Aslında ben de merak ediyorum.

İçimdeki kana susamış o vahşi hayvan, senden intikam almamla beslendi ve tahmin edebileceğin üzere hiç doymadı. Evet, güçlendim; ağırlıklarımı atmıştım. Hırçınlaştım biliyor musun? Huysuz, çekilmez bir insan oldum. Vicdanım da benden mi intikam alıyor?

İnsan sevdiklerini öldürürmüş derler, ben de seni öldürdüm galiba “sevgilim”... İçindeki ışığı, gözlerindeki o yaşam enerjisini söndürdüm. Keşke bu kadar kötü bir adama aşık olmasaydın Zeynep’im. Keşke ben deliler gibi pişman olup sana gelmemek için kendimi zor tutuyor olmasaydım, seni özlemeseydim. Saçlarını koklamayı, dans etmeyi bu kadar istiyor olmasaydım.

Beşten altıya ne değişti diyeceksin şimdi. Ne oldu bunların ikisinin arası da ben yeniden döndüm sana, senin kabul etmeyeceğini bile bile ruhum etrafında neden geziniyor durup dururken?

Eylül’le yemeğe çıktık dün akşam, seninle buluştuğumuz yerlerden biriydi. O gece çalan şarkıyı bir daha çaldılar, bilmem sen hatırlıyor musun?

“Yalnızlığım koynumda sessiz

Neredeyiz, neredeyiz

Seninle biz neredeyiz ki neredeyiz…

Bir sürü haller içinde halim

Seni sevmeye hüküm giydim..”

Büyük bir şey mi bekliyordun yoksa? Olamaz ki... Küçük ayrıntılardan çıkıp geldin yine bana, birden tüm geçmişimden sahneler döndü gözümün önünde. O kadar fazlalar ki, o kadar güzeller ki... Farkettim ki biz birbirimize benliklerimizi emanet etmişiz, ömürlük hem de. Ne kadar ayrı düşsek de bir şekilde buluşmamızın nedeni bu. Birbirimizde bıraktığımız parçaların izini sürerek bir araya geliyoruz… Hem de öyle vazgeçilmez yanlarımızı bırakıyoruz ki birbirimize, ayrı kalırsak ölelim diye. Kabul ediyorum mantıklı hiçbir yanı yok, anlayamıyorum da; yine de bir şekilde seni istiyorum.

Gerçekten biz hüküm mü giydik birbirimizi sevmeye? Böyle bir şey olabilir mi? Yoksa nasıl birbirimize bu kadar acı verdikten sonra bile, eskisi kadar temiz olmadığımızı, hatta hiç masum olmadığımızı bile bile yine de isteyebilirim ki seni? Birlikte yaşamamız, bedelini ödememiz gereken bir suç mu işledik? Hüküm mü giydik? Hiçbirini bilmiyorum, tek bildiğim seni kırıp parçaladığım ve aynısını senin de bana yaptığın. Ve işte buna rağmen, buna rağmen; ben çok, ben seni çok… Neyse…

Eylül anladı... Biliyordu zaten tüm hikayeyi en baştan, sadece ismini farklı söylemiştim, sen nikah şahidim olunca anlamasın diye. Kadınlar anlar derler, eğer ona bakarken bir başkasını görüyorsanız aslında, kadınlar bunu anlarmış. Doğru sanırım bu “O değil mi?” diye sordu, anlamamazlıktan geldim. Sana ait olduğumu söyledi.

“Sana ait olmak”

Ol-a-mazdım. İstesem de kabul etmezdi kalbin beni. Biz birbirimizin sorumluluğunu taşıyamayız değil mi sevgilim?” Eylül iyi bir kızdı, dedim ya saftı. Onu sevdiğimi söyledim.

“Sevgi her şey değil, bir insanı birden fazla kere, birden farklı şekilde yeniden ve yeniden sevebilirsin. Eğer sıfırlamadıysan duygularını birine karşı, her zaman hepsi birbirine dönüşebilir. Sadece nötr olabiliyorsan unutabilirsin birini; eğer yapamıyorsan defalarca aşık olursun ona.

Beni sevdiğine inanmadığımdan değil, insan sadece bir kişiyi mi sever sanıyorsun? Kalbimiz mi çok geniş, sevmek mi çok büyük bir kelime. Sarmalayabiliyor işte bazen herkesi, ne diyebilirim ki? Ama birine aşık oldun mu, aşık oldun mu işte; bütün dengeler tersine döner. Dönsün de artık Arda, ben dayanamayacağım; yoruldum.”

Eylül böyle dedi ve gitti...

Dengeler tersine dönüyor artık, nefret aşka, intikam zayıflığa, ben sana... Ne var ki bu ana kadar gelmemen şimdiye kadar her şeyi bırakmış olman demek. 7 Aydır görüşmedik seninle, o kadar zaman sonra birdenbire buraya gelmeni, bunu okumanı beklemiyorum.

Sadece kalbimin bütün dengelerini alt üst ettim ve oturmuş bir köşeye izliyorum hayatı. Eğer senin için bittiyse artık öylesine yaşıyorsan, ben de öyleyim.Saatlerin sayıyorum, zamanımı doldurmaya çalışıyorum. Mesaim bittiğinde çekip gideceğim.

Bir de son olarak, bu mektubu buraya koyduğuma göre bir mucize bekliyorum. Hayattan son bir şans istiyorum.

İşte sevgilim, beşinci ve altıncı mektup arasında bunlar oldu. Sana susuzluğumu iliklerimde hissediyorum artık. İçimden taşıyor, korkuyorum yakacak, yıkacak, zarar verecek diye; ama taşsın ne yapayım... Buraya hiç gelmezsen, bunu hiç okumazsan ya da çok geç kalırsak yine birbirimize bil ki ben beşinci ve altıncı mektuplar arasında seni bekleyeceğim. Yine o çocuk halimle, yine yaz aylarında, mavi bisikletimle...

Arda”



6 Ağustos 2010 Cuma

10. Bölümün Devamı



- Arda, hayatımdaki yerini tartışmayacağız değil mi? Anlatmamı bile bekleyemezsin benden, o kadar farklı, o kadar büyük ki... Çocukluğumsun, gençliğim ve kısa, çok kısa sürmüş olsa da sevgilimsin. Hep öyle kalacaksın. Hiçbir şey düşündüğün gibi değil, sen hep vardın hayatımda... Gittiğinde de odamın hayaletiydin.- Samimiyetinden şüphem yok Zeynep; ama artık tüm dünyam değişti. Sana güveniyorum ve hep arkadaşım olarak kalacaksın. Aslında sana bir şey getirdim ben.

- Nedir o?

Elime aldığım zarf dünyanın sonu değil de neydi?

- Evleniyorum. 2 ay sonra, erkenden bastırdık davetiyeleri; yazın olduğu için insanların tatil planlarına denk gelmesin diye.

Neden açıklıyorsun ki bana Arda? O düğüne gelip gülücükler saçmamı mı bekliyorsun? Yeni çiftimiz adına çok seviniyorum, umarım sonsuza kadar mutlu olurlar mı demeliyim? Umarım mutsuzluktan ölürler!

- Çok sevindim senin adına, hayatını düzene sokmana sevindim. Tanıştırırsın umarım bizi, müstakbel eşinle.

- Eylül’ü seveceğine eminim, çok sevecen biri o.

- Tabi, görümce gibi olacağım.

- Nikah şahitliğimi de yapmalısın hatta. Ne dersin?

- Gerçekten mi? Neden olmasın dedim ya sen hep önemli kalacaksın.

Allah belanı versin Arda. Önemli yanı falan diyorum da büyük bir yapmacıklıkla, hayatımın en iğrenç yönü olarak kalacaksın. Çocukluğumun haylaz yanı bir gün kusursuz, acımasız ve başa çıkamayacağım düşmanım olacağını bilmeliydim.

Bu kadar derin bir intikamı hak etmedim ben. Bunu hak etmedim. Saçma değil mi? Hem de nasıl saçma, ne alaka diyorsunuz. O konuşma birden böyle bir hale nasıl geldi. Onun içindeki intikam isteği ve bendeki suçluluk psikolojisi, inat, gurur belki de güçsüzlük... Arda için savaşmazdım, hem şimdilik gerek de yoktu. Nasıl olsa Alp’den kurtulmuştum. Sezen Aksu’dan gelsin madem:

“Ne ağzımın tadı var, ne canda huzur

Gönül nasıl derin bir kederde

Aşkından ümidi kestim hiç olmazsa

Evim şenlensin, sohbete gel de

Sen hiç fark etmeden kalp kırmadın mı?

Merak edip vicdanına sormadın mı?

Ne yaptım ben sana bu kadar

Nihayet ben de bir anadan doğmadım mı?

Bir daha olmaz bin kere tövbe

Kan davası mı bu

Bu nasıl öfke?

Perişanım şimdi, mutlu oldun mu?

Başını yastığa rahat koydun mu?”

Sanki Ümit Besen şarkısı! “Nikahına beni çağır sevgilim, istersen şahidin olurum senin.” Ne biçim bir arabesk bu? Bizim nesil arabesk şarkılara, filmlere gülüp duruyoruz. Gül bakalım şimdi Zeynep gülebilirsen.

Hikayemin geçmiş kısmı burada bitiyor işte bugünüme geldik. Arda ve Eylül’ün düğünündeyim. Hemen yanlarında oturuyorum, birazdan bana soracaklar “Şahit misiniz?” diye! Hatırlıyor musunuz, ben lise döneminde Ufuk’tan ayrıldıktan sonra Ufuk’a Arda’yı anlatan bir mektup yazmıştım; sonra kendimi suçlu hissedip bir mektup da Arda’ya yazmıştım, özür diler gibi. Şöyle bitiyordu:

evet aşkım bu sokak artık bana ait olmayacak, çıkmaz sokak olmayacak. Ne zor! Benim kendime yeni bir sokak bulmam gerekecek. Ama hiçbir kaldırıma yaslanamayacağım, hiçbir ıssız sokak bu kadar güvende hissettiremeyecek bana kendimi. Hep diken üstünde, gözyaşım gözümde tetikte bekliyor olacağım. O güne kadar ufacık bir hatıra daha bıraksam buradan, bir tanecik daha... ilerde kanıtım bile olmayacak, zihnimde bile canlandıramayacağım. Yine de sen hiç merak etme...

O gün geldiğinde...

O gün inanılmaz güzel olacağım. Etrafa sahte gülücükler saçacağım. Sen bile gerçek sanacaksın. Hiçbir şeyi berbat etmeyeceğim. Hatta her şeyin harika olması için dua bile edeceğim.”

Ben böyle bir günün geleceğine ihtimal vermediğimden atıp tutmuşum işte. Ne diyeyim iyi bok yemişim yani. Saç bakalım o gülücüklerini şimdi Zeynep hanım, et bakalım mutlu olsun diye duanı. Hiçbir şeyi berbat etmeyeceğim demişim bir de cici kız rollerinde.

- Hayır, onlar kardeşler!

Böyle demek için nelerimi vermezdim; mahvolsun her şey, onun da dünyası yıkılsın ya da Eylül, Arda’nın en yakın arkadaşıyla yatmış olsun. _Şaka mı yapıyorum, kız o kadar saf ve masum duruyor ki_ Benimle olsun demiyorum; ama sadece benim yaşadığım kadar kötü bir şey yaşasın. Tabi gel gör ki gülümsemek, ortalığa çok mutluymuş, damadın bu güzel gününü paylaşıyormuş gibi görünmek zorundayım. Neyse bir dakika gecikmemem lazım soru geliyor. Hayatımın içine eden ikinci evet:, buyrunuz

- Evet, şahidiz!

Benim duam tutmuyor şüphesiz şu halime bakarsanız; ama yine de bir umut, defalarca söyleyeceğim, yine söylüyorum: Umarım mutsuzluktan ölürsünüz, umarım…

17 Temmuz 2010 Cumartesi

8,5. Bölümün Devamı


Sevmeyi pek bilmezdi babam. Gülmezdi pek, bir şeyler paylaşmazdı. Ağlayabileceğine, kahkaha atabileceğine yani uç tepkiler, uç duygular yaşayabileceğine pek inancım yoktu açıkçası. Dövdüğü de olmuştur beni, dedim ya garip bir disiplin anlayışı vardı.


Sever miydi derseniz, severdi. Ablama daha bir düşkündü, çok kıskanırdı onu. Orkun’la yıllardır beraber olduğunu bile söyleyememiştik babama. Bana daha serbestti; zaten bn lise yıllarımı onlardan biraz uzakta geçirdiğimden düşkünlüğü iyice azalmıştı. Yine de severdi, bilirdim. Gözümüzün içine bakardı, en çok da öyle insanlar sever zaten. Hiç beklemedikleriniz... Ben de öyleydim, hep diyorum ya beton gibi bir insanım ben diye; ama severim, göstermem pek sevgimi_bilmem ki sevdiklerim şımarır mı, ondan mı? Kontrolü elimden mi alırlar?_


***

Bir gün üniversiteden arkadaşlarla Büyükada’ya gittik. Rakı – balık sefasına. Görseniz nasıl eğleniyorum, zannedersiniz en güzel hikayeleri ben yaşıyorum. Şu dünyada en sevdiğim şey, kışın ortasındaki sıcak günler. O günün verdiği enerji hiçbir şeyde yok, işte o gün de öyleydi benim için.

- Sağlığa!

- Dostluğa!


Ertesi gün Heybeliada’ya gitmeye karar verdim. En son gittiğimde her şey berbat gidiyordu, hayatım çok kötüydü. Yerçekimi bir şekilde terk etmişti sanki beni de tüm varlığım, her şeyim havada gereksiz ve amaçsız dolanıyordu. Uzuvlarımı bile yeterince kontrol edemiyordum. Şimdiyse en azından bazı şeyleri aşmış hissediyordum kendimi, belki yüzleşmeye, artık kazandım demeye gidiyordum. Zeynep’le hiçbir şekilde yarınımın olmadığını biliyordum. Bir şeyleri temizlemek iyi gelir diye düşünüyordum belki.


Eski evlerine gittim, her taraf kilitliydi. Çocukluğumun eşiğinde duruyordum ve içeri girebilmem için bir şeyler bulmam şarttı, camı kırdım. Evet, komik değil mi? Kocaman adam olmuşum, cama bildiğiniz taş attım ve kırdım, içeri girdim.


Her taraf toz içindeydi, parkeler kalkmıştı yer yer. Her tarafından bakımsızlık akıyordu çocukluğumuzun ve terk edilmişlik. Koltukların üstü eski püskü kumaşlarla örtülüydü, eminim minderleri pörsümüştü. Üstüne otursam içine göçecektim çocukluğumuzun, eskiciye versek bize seyyar tezgahında taşıdığı o eski radyoyu bile layık görmezdi. Fazlasıyla dramatikti aslında, temsil ettiği şeyleri düşününce...


Zeynep’in odasına çıktım, yatağı hafiften dağınık gibiydi sanki, dağılmış ve sonra üstünkörü düzeltilmiş gibi. Sanki geçmişini dağıtmıştı, onunla hesaplaşmıştı da sonra onu kimse görmesin diye aceleyle düzeltmeye çalışmış; ama yine de yapamamıştı. Kaybolup giden şeyler vardı evrende, kayıp bir enerji, kayıp diyaloglar, sesler, eksilmiş kişilikler... Ne kadar toplarsan topla hiçbir zaman eskisi gibi gözükmeyecekti suretin, ben de hiçbir yere dokumamaya özen gösteriyordum. Varlığımla kaldırdığım toz taneciklerinden bile şüpheleniyordum, sanki eski yerlerine konulmazlarsa onlar bile farklılık yaratacak gibi. Olur ya bir yeri karıştırdıktan sonra her şeyi yerli yerine koyup oradan hemen uzaklaşmak isteyen yaramaz çocuklar, ben de öyleydim işte. Her an beni oradan kapıp götürecek bir nefes hissediyordum ensemde. Korku filmi gibi... Oldukça ironik, çocukluk dedim; hani masumiyet falan olmalıydı, böyle güzel şeyler, kuşlar, böcekler. Korku filmi tanımı çocukluğa ne kadar uyabilirdi ki? Öyle bir şey ki büyümek, çocukluğunuzu tasvir etme yeteneğiniz köreliyor sanki, “masumiyet, masumiyet” deyip duruyorum. Eee? Başka bir sürü şey olmalı öyle değil mi? 3-5 kelimeden fazlası niye gelmiyor aklıma. Bu kadar mı yabancılaştım, nasıl olabilir ki? Bir zamanlar yaşadığım bir şeyi neden yeterince tasvir edemiyorum. Kelimeler anlamlarını bu kadar mı yitirdi?


Çekmeceler, kokmasın; rutubetten şişmesin diye açıktı. Bir tanesi hariç, yatağın başındaki komodinin kapalı çekmecesi... Ne ayrıcalığı vardı ki kapalı çekmecenin? Ne olabilirdi ki içinde, en fazla burada unutulmuş eski dergiler ya da defterler, belki cdler... Yine de madem “çocukluk”, meraklı davranacaktım. Çok eski olduğundan, sertçe çekmem gerekti açmam için. İçinde mektuplar vardı. İki mektup... Beklemediğim bir şeydi, ben başkası tarafından yapılmış bir şey bekliyordum, müzik ya da yazı gibi; ama Zeynep’in anlattığı bir şeyler... Onun mahremiydi, okuyup okumamak arasında kararsız kaldım, belki de korkuyordum. Sonuçta birilerine yazmıştı mektupları, tarihe bakılırsa lisedeyken yazmıştı, iki mektup... O liseli romantik haliyle, o zamanki sevgililerine yazdığı şeyleri okumak kedimi aldatılmış hissetmeme neden olacaktı.


Durun bir dakika, anlatırken yine kaptırdım kendimi, ne lisesi ya? Onlar mı kaldı yani bir dert yanacak? Ohooo bunlara da takılırsam anlatırken, işimiz var...


Mektupların biri A. diye başlıyordu. Alfabenin en işlek hafi olan A ile başlayan bir sürü isim varken bu ben olabilir miyim? O kadar önemli bir yerim olabilir mi onun hayatında? Çıkmaz sokaklardan bahsetmiş, eğer böyle bir şeyse girmedi ki hiç benim olduğum sokağa; hep başka köşeden döndü. Belki karşı sokak çok soğuktu, yağmurluydu; ama yine de gitti...


Benim olduğum sokak dünyada görülmemiş bir şekilde girişinde kapı olan bir sokaktı ve Zeynep hiçbir zaman o kapının arkasında bir sokak olabileceğini tahmin etmemişti. Hoş, kayalıklar ardında cennet tasvirleri yapılacak gibi harika bir film sahnesi de değildi. En fazla birkaç sokak lambası onun da dediği gibi umut falan değil, salt ışık, gerisi ıssız... Hiç ses yok, orada olduğunu bildiren en küçük bir yaşam belirtisi yok, hiçbir şey vaad etmiyor. Neden gelsin ki?

***

Beynimde garip garip düşünceler döndü durdu, zaten o günden sonra da çok uzun süre adaya gitmedim... Gerçi şimdi gidiyoruz sık sık...


LinkWithin

Related Posts with Thumbnails