seni sevmeye hüküm giydim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seni sevmeye hüküm giydim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ağustos 2010 Çarşamba

12. Bölümün Devamı - VI





- Ne münasebet?
- Gururumu ayaklar altına alıyor olmam, hayatımın devamında bu ilişkide köle olacağım anlamına gelmiyordur umarım.
- Hangi ilişkiden bahsediyorsun Arda? Lütfen sağa çek.
- Çocukluğum tuttu işte, inadım tuttu. Nereye gidelim acaba?
- Havaalanına!
- Orası hariç, biliyorsun.
- Bunu neden yapıyorsun?
- Asıl sen neden korkuyorsun?
- Korkmuyorum ben.
- Emin misin?
- Neden korkacağım ki?
- Aşık olmaktan.

- Aşık değilim. Sana aşık değilim ben.
- Tamam... Aşık değilsin... Gerçekten mi?
- Değilim diyorum.
- Öyle mi... O zaman gidebilirsin, inebilirsin arabadan.
- Blöf yapıyorsun.
- Hayır, madem öyle bitti oyun. İn hadi arabadan.

Gerçekten de durdurdu arabayı, kapımı açtı. “Hadi git.” dedi. Bunu beklemiyordum işte. Ben mi blöf yapıyordum yoksa gelme diyerek.

- Bitti yani.
- Sen öyle demiştin Zeynep, bitti.
- Bagajı açar mısın?
- Gecenin bir vakti taksi bulamazsın burada, havaalanına kadar bırakırım seni.
- Gerek yok.
- Yarım saate oradayız zaten.
- Peki...

Yol boyunca hiç konuşmadık, çenem kilitlenmişti sanki içimden söylüyordum sonra ağzımı açıp tek kelime söyleyemiyordum, sesim çıkmıyordu. Havaalanına iyice yaklaşmıştık, tek şansım kalmıştı artık; müziğin sesini kıstım ve:

- Bitmesin.

Aman Tanrım! Bunu nasıl söyleyebilmiştim. Ne demekti bitmesin! Roma’ya gidecektim ben, yeni bir hayat, yeni insanlar. Ne demekti “Bitmesin.” ? Ne vardı ki başlamış olan, ne zaman başlamıştı ki “bitmesin”di? Benim o an içimden sorduğum bu soruyu; bana yöneltmişti şimdi Arda:

- Ne zaman başladı? Ne başladı ki bitmesin?
- Tanımlamam şart mı? Zamana ya da kelimelere bağlamam şart mı?
- ...
- Seni seviyorum, biliyorsun artık işte. Gitmek istemiyorum, gitmeyeceğim. Sen de gitme, hiç gitme, bir daha gitme.
- Gitmeyeceğim...

Öpmeye başladı beni, beni ikna etmek için; beni sevdiğini anlatmak için o kadar çok uğraşmıştı ki; dudakları kuru ve çatlaktı. Yanaklarıma dokunuyordu, elleri de üşümüştü. Göğsüne yaslandım.

- Üşümüşsün.
- Hep üşüyordum; ama artık bitti.
- Gerçekten mutlu olma vakti mi şimdi?
- Denemeye değer değil mi?
- Öyle... Sevgilim...
- Seni sevmeye hüküm giydim...

Tabi oradaki o “Bitmesin”i söyleyen iç sesimdi, ordaki mutlu sonu yaşayan da nasıl derler, paralel evrendeki Zeynep Gökmen’di, eminim mutlu mutlu yaşıyordu şimdi sürtük. Ben onun umrunda bile değildim, sürünsün gerizekalı sünepe diyordu benim için.

- Artık her şey çok daha güzel olacak, gitmem ikimizde de iyi gelecek.

Bunu söyleyen de dış sesim.

“Türk havayollarının TK 1861 sefer sayılı Roma yolcularının güvenlik kontrolünden geçmeleri rica olunur.”

Bu da havaalanında yapılan anons...

“Türk havayollarının TK 1861 sefer sayılı Roma yolcularının dikkatine, bu sizin için yapılan son çağrıdır.”

Uçağa bindim, yeni bir hayat için hazırdım, her şeyi geride bırakmıştım. Değiştirebilirdim, düzeltebilirdim; ama bana mutluluğu vaad edemeyen bir şeyler yaşamaya gücüm kalmamıştı. Oldukça yorgundum; yine de umudum vardı. Klasik senaryoya inanıyordum, Arda birkaç ay sonra yeni tanıştığı biriyle evlenecek bir hayat kuracaktı, ben de. Sonra birimiz bir şeyler hatırlayacaktı, ufacık bir şeyden sonra yeniden birlikte olacaktık belki; ama şimdi değil, burada değil... Belki dört ya da beş sene sonra. Kesinlikle şimdi değil, burada değil...

Bir krallığın zayıf; ama yine de ayakta kalabilmiş son kalesiydim. Yeniden güçlenebilirdim, sonuçta hala durabiliyordum ayaklarımın üzerinde...

Nazan Öncel’den Sen Beni Öldürüyorsun’u mırıldanıyordum.

“Ne zaman canım sıkılsa
Gitmek isterim uzaklara
Ne vakit seni düşünsem
Ki düşünmesem olmuyor”

Yanlış bir şey yapmıyordum, gitmem gerekiyordu. Özleyecektim herkesi, her şeyi. Yine de elimden başka türlüsü gelmiyordu, sokakta yürüdüğüm zaman bir tanıdıkla karşılaşma ihtimalimin olmaması bile benim için rahatlatıcı bir şeydi. Kimseyle karşılaşıp da içlerinden bana ne kadar acıdıklarına 1’den 10’a kadar değer veremeyecek olmak çok güzeldi. Hem de son zamanlarda bu sayılar 10’a iyice yaklaşmışken…

“Ne kadar kaçsam kendimden
Bir o kadar yakalanırdım
Ne kadar seni istesem
Sen hiç yanımda olmazdın”

Artık bitmişti, kurtulmuştum, tüm yüklerimi atmıştım ve yükseliyordum helyum balonu gibi. Havada süzülüyordum, garip bir şekilde umutluydum işte, taze bir başlangıç. Evet özellikle “taze”. Bu sözcüğü kullandıkça fırından yeni çıkmış çıtır çıtır ekmeğin tadı geliyordu ağzıma. Bir bebeğin tenine dokunur gibi oluyordum. Her şeyi dibe gömmeye çalışıyordum. Yapabileceğimi umuyordum en azından. İnce ince sitem ediyordum bir yandan, yanında olmam beni öldüyor işte Arda; beni bitiriyorsun. Şu hikayenin başından beri başka bir şey yapmadın ki ya da benim aklımda onlar kaldı, bedenime attığın çentikler kaldı. Alp’inkiler bile geçti de seninkiler geçmedi. Neden?

“Sen beni öldürüyorsun
Sen bunu bilmiyorsun
Sen beni öldürüyorsun
Sen bunu hep yapıyorsun.”

Uyuyakalmak üzereydim...

“Gidiyorum yarına
Al aşkını, ver beni”

10 Ağustos 2010 Salı

Mektuplar - II

DÖRDÜNCÜ MEKTUP

“Senden nefret ediyorum.

Bu cümle seni ne kadar acıtır, ne kadar umrunda bilmiyorum; ama yazdığım diğer üç mektuptan çok daha gerçek bu. En azından artık beni kandıramıyorsun, ne yazık; zavallı küçüğüm...

Sadece bu kadar söylüyorum, senden o kadar nefret ediyorum ki o hastanedeki halini gördüğümde senin için üzülemedim bile. Doğrusunu istersen acınacak haldeydin; yüzün dağılmıştı, çirkindin. Sana acıyamadım bile, öyle ki yüzüne, yaralarına bakmaya iğrendim. Bilmem farkettin mi merhamet duygumu aldın götürdün benden. Tabi sende hiç olmayan bir duygu için yas da tutamazsın, yazık...

Öyle büyük bir nefret, kelimelere yeterince dökemiyorum! Beni daha kötü kandıramazdın herhalde, şimdi zaferinin kekremsi tadını hissedebilirsin iliklerinde; garip bir zevk yaşayabilirsin... Yalnız çözemediğim bir şey var; çırpınışların, kocandan kurtulmak için miydi? Bir başka erkeğe tutunarak diğerinden kurtulmak... Biraz daha zaman geçtikten sonra eğitimli bir köpek gibi beni onun üstüne mi salacaktın?

Sırf biraz daha kör edebilmek için beni bu kadar zaman harcadın belli ki ve şimdi bu hale geldin. Aslında biliyor musun, o tesadüfen karşılaştığımız an bile olsa; Alp’in böyle biri olduğunu bana anlatsaydın, gidip öldürürdüm onu. Tek bir kurşun beynine sıkardım, ölürdü; sonsuza kadar giderdi. Evet, senin için yapabilirdim bunu. Onun canını alabilirdim, sonrasına beni iyi bir şeyin bulmayacağını, belki cehennemde yanacağımı bilirdim, yine de senin için birini öldürebilirdim; gözümü kırpmadan. Çünkü o kadar aşıktım ki aslında sana, içten içe o kadar sendim ki; canını yakan her şeyi yok etmeye hazırdım. Şimdi mutlu musun?

Bir erkek için bu kadar zayıf görünmek, aciz hissetmek nasıl iğrenç bir şey bilebilir misin sen? İçinde hisset diye söylüyorum, tek sorumlusu, tek suçlusu sensin. Başka kimsede arama hatayı, ben sana geç kalmış falan değilim, Alp sana haksızlık etmiş falan değil. Sen her şeyi kendin yaptın. Kendi kendime dilime dolanmış bir şarkıyı söyleyip duruyorum.

“Ansızın tarifsiz gelir ya
O zamanlar sormaya cürettin kalmaz olanından
Feri soluk, niyeti kayıp, dardayım
Aşk nefrete ne yakınsın 
Kin kırdı her okşamak istediğimde seni
Elimi gözlerimi gömdüm tebessüme
Yalnız kendine inkarın
Sadece senden kaçarsın
Halin ele verir anlamazsın
 
Yalan söyleme bana
Gözlerin anlatıyor herşeyi
Yalan söyleme bana
Yalan söyleme bana
Gözlerin anlatıyor herşeyi
Zaten yoktur nedeni
 
Uzak düşmüşüm kendimden, aklım fikrimden
Çaresiz sürükleniyorum
Bilerek peşinden
Yalnız kendine inkarın
Sadece senden kaçarsın
Halin ele verir anlamazsın”

Yazık, gerçekten yazık... Ben kendimi feda etmeye, seni yaşamaya, seni gülümsememe katmaya bu kadar hazırken yaptığın nankörlük gibi bir şey... Gerçekten yazık...

Umarım mutlu olamazsın...

Sana acı çektirebilmeyi çok isterdim, çocukluğumdan kalmış falan değilsin, o kadar temiz, masum da değilsin. Gördüğüm en fahişe ruhlu kadınların bile masum yanları vardı, sende o bile yok. Umarım mutsuz bir şekilde geberir gidersin.

Arda Atasoy”


Bu neydi böyle! Nasıl duygular, nasıl sözlerdi? Mektuptan kıvamlı bir zehir akmıştı derime, içime sızmış; tüm bedenimi sarmış, yakıyordu. Yüzüğündeki zehri içip intihar eden Osmanlı cariyeleri gibiydim. Kendimi bir yere kapatmıştım içimde ve ölümü bekliyordum. Geride hiçbir şey bırakamayacağımı bile bile çekip gidiyordum. Şimdi nasıl toplayabilirdim cesaretimi de diğer mektupları okuyabilirdim ki?

Beşinci mektuptan önce başka bir şey buldum sandıkta yine benim yazımlaydı. O iki mektuptan başka ne bırakmış olabilirim diye düşünüyordum. Daha fazla ne kadar rezil etmiş olabilirdim kendimi, nasıl açığa vurabilirdim? Bedenime o kadar çok nefret, zehir akıtmışlardı ki artık bir damla hayat kalamazdı değil mi içimde. Hiç sansım yoktu, hayatıma yalvarsam bile “Son bir şans, lütfen.” diye hiç, hiç şansım yoktu. Sıfırı tüketmek diye buna denir, demek sıfır bile tükenebiliyormuş...

“Çocukluk ne demek?

Ya da çocuk şiirleri....

Sanki birgün nihayet uyanmak uykudan

Belki uykusuzluktan.

Önce dönmek

Yolunu bulmak, kaybolmak

Daha da öncesiydi,

Gitmek ...

Ait olduğum o gökyüzünden

Yerin en dibine

Niye?

Ve neye?

Nereye...

Saate bırakıp giderken de bakmadım

Sırtımı dönüp yürürken de

Kaldırım taşlarını sayarak hesapladım saniyeleri

Bundandır o günün bulutlarını hatırlayamayışım

Sadece kaldırım taşları, İstanbul’un herhangi bir semtinde

Herhangi bir sokak

Mavi, pembe

Mavi, pembe

Kaldırım taşları...

O sokağın taşlarını saymayı bitirdiğimde arkama baktım

Nefesimi tutup baktım arkama

Mavi, pembe

Çok uzakta kalmıştım o şiirlerden

Ve hala kaldırım taşlarını sayarak yürüyordum sevgilim

Bir gün bulursam geri dönecek cesareti

Kaç adım kaldığını bilmek için belki de...

Çocuk aklımla...

Mavi, pembe

Mavi, pembe...

Hiç aklıma gelmemişti o gün

Bu kadar yıl geçeceğini o kaldırımdan

Bu kadar yıl geçeceğini ve

Taşların bir gün kırılıp değiştirileceğini

Sana gelmek daha da zor şimdi

Hiç tanımadığım o kaldırımdan

Hiç tanımadığım kalbine

Hiç düşünmemiştim o gün

Kalbinde sonsuza kadar olmayacağımı

Hiç hayal etmemiştim

O çocuk şiirleri yırtıp atacağımı

Senin de bütün bunları unutacağını

Şimdi bu yolculuk ufacık sokaksa bile

O kaldırımdaysa, ordaysa, hemen yanı başımdaysa hatta

Taşları yabancı bana

Mavi, pembe

Mavi, pembe

Oyunlar bitmiş bile

Mavi, pembe

Çocukluğuma saydığım adımlar bitti artık

Mavi, pembe

Gitmişsin bile...”

Aynı anda, aynı yerde olup da karşılaşamamış sevgililer gibiydik. Birimiz severken diğerimiz içine gömmüş, diğerimiz severken öbürümüz nefret etmiş. Bazen erken, bazen geç. Hep saat birkaç dakika geri kalmış, geç kalmışız ya da erken gidip çok beklemişiz; en sonunda da beklemekten usanıp bir taksiye atlamışız. Aziz Nesin’in şiirindeki gibiyiz.

“…
Mutluluga hep geç kalırım;
Hep erken giderim mutsuzluğa.
Ya herşey bitmiştir çoktan,
Ya hiçbir şey başlamamış daha
Öyle bir zamanına geldimki yaşamın
Ölüme erken sevgiye geç.
Yine gecikmişim bağışla sevgilim;
Sevgiye on kala, ölüme beş...”

Sandığı biraz daha karıştırdım, beşinci mektup için cesaret aradım; belki bulabilirdim. Onun yerine fotoğraflarımı buldum, onunla birlikte olmaya başladığımız dönemlerde uzaktan, kenardan, köşeden çekilmiş fotoğraflarım. Bana şimdi nasıl kıyabiliyordu, canımı nasıl bu kadar acıtabiliyordu, tüm bunları görebilmem için beni buraya neden göndermişti? Demek ki değişebiliyordu duygular bu kadar, tabi ya o da söylemişti mektupta: “Aşk nefrete ne yakınsın.” Ve ben de söylemiştim; “Bana olan zaafın nefrete dönüşmüş.”. Neden bana bu kadar absürt gelmişti ki… Saf aşk, saf nefrete, zehire dönüşebilirdi bir gün… O an derin nefes aldım işte, okuyacaklarıma hazırladım kendimi. Beşinci mektubu bir seferde yazmamış, araya günler girmiş; sonra devam etmiş:


BEŞİNCİ MEKTUP

“Aşık oldum ben...

İsmi Eylül...

En çok da masumluğuna aşık oldum, kendine has dürüstlüğüne, doğallığına.. .Sende asla bulamayacağım şeyi buldum sonunda. Güvenilir birini buldum, tek sürprizi günden güne beni daha fazla sevmek olan bir kadın, kadınım...

Yine de intikamımı alacağım merak etme, içimdeki o ateşten kurtulacak ve mutlu mutlu yaşayacağım sonsuza kadar. Masal sonu olacak; benim için tabi, senin için değil. Birkaç yıldızın tutuşup cayır cayır yanmasıysa gereken, olacak...

***

Bugün sana geldiğimde yüzünde öyle bir umut vardı ki bir an seni affetmeyi, yoluma devam etmeyi bile düşündüm. Ta ki gözümün önüne bir önceki mektubum gelene kadar, hastane odasında seni gördüğüm anı hatırlayıncaya kadar. Sonra umutlarını yıkmanın bana vereceği zevki düşündüm. Usta bir yalancısın, tahminlerim tutmuyor; ama yine de tanıyorum seni: gururlu ve inatçısın yeri geldiğinde. Bu yüzden hiç şüphem yoktu, birden bana ilan-ı aşk etmeye çalıştığın konuşmanın sanki çok yakın arkadaşmışız gibi bir muhabbete döneceğinden. Beni şaşırtmadın, yüzündeki o ifade de tam tahmin ettiğim gibiydi... Dünya başına yıkıldı öyle değil mi?

Gözbebeklerinde depremi gördüm... Med-cezir gördüm... Her şeyin bittiğini, bundan sonra öylesine yaşayıp gideceğini, bir anlamı olmadığını düşündüğünü farkettim. Beni zayıf kılan bu yükten kurtulup yoluma güçlü bir insan olarak devam edecektim. Acıyor muydum sana? Hayır ya da çok az... Önemli bir seviyede değil, geçer... Herhalde bir daha görüşmeyiz düğünümden sonra, ismimi anmazsın, anma da.

Evleniyorum! Hayatımın kadınını buldum ve evleniyorum! Sen olabilirdin, bir zamanlar bu kadın sen olabilirdin; aşıktım sana. “–tım”. Artık çok geç... İntikamımın son aşaması “evet!” deyişin olacak, şahitliğini onaylayışın, mutluluğuma en yakınımdan tanıklık edişin...

Kötü bir insanım ben evet, içimdeki ilkel benliğim kana susamış gibi intikam istiyor. Yeniden hayata dönebilmem için buna ithiyacım var. Nasıl demiştin hani sen “Senden özür dilemeye ihtiyacım var.”, sanki senin neye ihtiyacın olduğu çok da umrumdaymış gibi.

Sana gelince... Sen zaten çoktan yitip gitmişsin, farkında değilsin...

Arda Atasoy”

Mektubu okuduktan sonra beynimde Murathan Mungan’dan bir şiir dönüyordu. Dizeleri hayatımın altyazısı olmuştu da o ana kadar farkına varamamıştım. Midem bulanıyordu, ağlamaktan başım çatlıyordu, gözlerim şişmişti, içim her acıdığında tırnaklarımı avuçlarıma batırdığımdan ellerim acıyordu. Kısacası sefil bir durumdaydım, üstüm çamur olmuştu. Bir yere gidip uyumak istiyordum, saatlerce uyumak; insan içine çıkmamak, kendi kendime uyumak, uyumak...

“Karanlıkta duruyorum aşk vurmasın yüzüme
Dokunmasın kimse bana
Kimse ulaşamasin artık tenimin incinen yerlerine...
Uyanmasın bir daha etimdeki yaralı hayvan
Zamanın siyah deltasında çürümek istiyorum
Biliyorum artık kimse yok kimsesizliğime...

Biliyorum aşka kimse yok
Aşkın karanlık metali soğuyor yüreğimin derinliklerinde...
Aşklarım, arkadaşlarım, dostlarım
Dağılıp gitti herkes
İçimi sızlatacak kimse kalmadı içimde...”

Bir resim vardı sandığın içinde, portre... Benim portremi çizmişti Arda! Resim yapabildiğini bilmiyordum aslında. Yüzümde bir hüzün resmetmişti sanki, ne kadar üzgün olduğumu hissediyor gibi, ne kadar özlediğimi onu... Son mektubu okumaya cesaret ararken resmin altındaki tarih dikkatimi çekti. Düğünden sonra! İntikamının eseri miydi bu? İspatı mıydı? Arda maktüllerinin cinayet sonrası resimleri çizen bir seri katil miydi?

Belki de her şey birkaç gün önce buraya konulmuş son mektuptaydı, buraya kadar gelmişken denemek zorundaydım...


ALTINCI MEKTUP

“7 ay sonra tekrar yazıyorum sana.

Gelmemişsin, cesaret mi edemedin daha. Geleceksin ama... Geleceğini biliyorum, merak ediyorsun çünkü; ne oldu da şimdi bu kadar kayboldun diye. Aslında ben de merak ediyorum.

İçimdeki kana susamış o vahşi hayvan, senden intikam almamla beslendi ve tahmin edebileceğin üzere hiç doymadı. Evet, güçlendim; ağırlıklarımı atmıştım. Hırçınlaştım biliyor musun? Huysuz, çekilmez bir insan oldum. Vicdanım da benden mi intikam alıyor?

İnsan sevdiklerini öldürürmüş derler, ben de seni öldürdüm galiba “sevgilim”... İçindeki ışığı, gözlerindeki o yaşam enerjisini söndürdüm. Keşke bu kadar kötü bir adama aşık olmasaydın Zeynep’im. Keşke ben deliler gibi pişman olup sana gelmemek için kendimi zor tutuyor olmasaydım, seni özlemeseydim. Saçlarını koklamayı, dans etmeyi bu kadar istiyor olmasaydım.

Beşten altıya ne değişti diyeceksin şimdi. Ne oldu bunların ikisinin arası da ben yeniden döndüm sana, senin kabul etmeyeceğini bile bile ruhum etrafında neden geziniyor durup dururken?

Eylül’le yemeğe çıktık dün akşam, seninle buluştuğumuz yerlerden biriydi. O gece çalan şarkıyı bir daha çaldılar, bilmem sen hatırlıyor musun?

“Yalnızlığım koynumda sessiz

Neredeyiz, neredeyiz

Seninle biz neredeyiz ki neredeyiz…

Bir sürü haller içinde halim

Seni sevmeye hüküm giydim..”

Büyük bir şey mi bekliyordun yoksa? Olamaz ki... Küçük ayrıntılardan çıkıp geldin yine bana, birden tüm geçmişimden sahneler döndü gözümün önünde. O kadar fazlalar ki, o kadar güzeller ki... Farkettim ki biz birbirimize benliklerimizi emanet etmişiz, ömürlük hem de. Ne kadar ayrı düşsek de bir şekilde buluşmamızın nedeni bu. Birbirimizde bıraktığımız parçaların izini sürerek bir araya geliyoruz… Hem de öyle vazgeçilmez yanlarımızı bırakıyoruz ki birbirimize, ayrı kalırsak ölelim diye. Kabul ediyorum mantıklı hiçbir yanı yok, anlayamıyorum da; yine de bir şekilde seni istiyorum.

Gerçekten biz hüküm mü giydik birbirimizi sevmeye? Böyle bir şey olabilir mi? Yoksa nasıl birbirimize bu kadar acı verdikten sonra bile, eskisi kadar temiz olmadığımızı, hatta hiç masum olmadığımızı bile bile yine de isteyebilirim ki seni? Birlikte yaşamamız, bedelini ödememiz gereken bir suç mu işledik? Hüküm mü giydik? Hiçbirini bilmiyorum, tek bildiğim seni kırıp parçaladığım ve aynısını senin de bana yaptığın. Ve işte buna rağmen, buna rağmen; ben çok, ben seni çok… Neyse…

Eylül anladı... Biliyordu zaten tüm hikayeyi en baştan, sadece ismini farklı söylemiştim, sen nikah şahidim olunca anlamasın diye. Kadınlar anlar derler, eğer ona bakarken bir başkasını görüyorsanız aslında, kadınlar bunu anlarmış. Doğru sanırım bu “O değil mi?” diye sordu, anlamamazlıktan geldim. Sana ait olduğumu söyledi.

“Sana ait olmak”

Ol-a-mazdım. İstesem de kabul etmezdi kalbin beni. Biz birbirimizin sorumluluğunu taşıyamayız değil mi sevgilim?” Eylül iyi bir kızdı, dedim ya saftı. Onu sevdiğimi söyledim.

“Sevgi her şey değil, bir insanı birden fazla kere, birden farklı şekilde yeniden ve yeniden sevebilirsin. Eğer sıfırlamadıysan duygularını birine karşı, her zaman hepsi birbirine dönüşebilir. Sadece nötr olabiliyorsan unutabilirsin birini; eğer yapamıyorsan defalarca aşık olursun ona.

Beni sevdiğine inanmadığımdan değil, insan sadece bir kişiyi mi sever sanıyorsun? Kalbimiz mi çok geniş, sevmek mi çok büyük bir kelime. Sarmalayabiliyor işte bazen herkesi, ne diyebilirim ki? Ama birine aşık oldun mu, aşık oldun mu işte; bütün dengeler tersine döner. Dönsün de artık Arda, ben dayanamayacağım; yoruldum.”

Eylül böyle dedi ve gitti...

Dengeler tersine dönüyor artık, nefret aşka, intikam zayıflığa, ben sana... Ne var ki bu ana kadar gelmemen şimdiye kadar her şeyi bırakmış olman demek. 7 Aydır görüşmedik seninle, o kadar zaman sonra birdenbire buraya gelmeni, bunu okumanı beklemiyorum.

Sadece kalbimin bütün dengelerini alt üst ettim ve oturmuş bir köşeye izliyorum hayatı. Eğer senin için bittiyse artık öylesine yaşıyorsan, ben de öyleyim.Saatlerin sayıyorum, zamanımı doldurmaya çalışıyorum. Mesaim bittiğinde çekip gideceğim.

Bir de son olarak, bu mektubu buraya koyduğuma göre bir mucize bekliyorum. Hayattan son bir şans istiyorum.

İşte sevgilim, beşinci ve altıncı mektup arasında bunlar oldu. Sana susuzluğumu iliklerimde hissediyorum artık. İçimden taşıyor, korkuyorum yakacak, yıkacak, zarar verecek diye; ama taşsın ne yapayım... Buraya hiç gelmezsen, bunu hiç okumazsan ya da çok geç kalırsak yine birbirimize bil ki ben beşinci ve altıncı mektuplar arasında seni bekleyeceğim. Yine o çocuk halimle, yine yaz aylarında, mavi bisikletimle...

Arda”



31 Temmuz 2010 Cumartesi

9. Bölümün Devamı - III


Zeynep Gökmen Aydın

Hastanede tam üç gün yattım, sanki ameliyat olmuşum ya da çok ağır bir kaza geçirmişim de müşaade altında tutuluyormuşum gibi. Yüzümde hala yara izleri vardı. İşe gitmek için her gün kalktığımdan bir saat önce kalkıyor; makyaj yapıyordum. Biri farkedecek de soracak diye ödüm kopuyordu. “Zeynep Gökmen! Dayak mı yemiş, aa nasıl olur?” Alp’le aynı yatakta yatmıyordum, aynı odada bile bulunmuyordum, konuşmuyorduk. Sadece güç topluyordum, iş yerinde her gün internette dayak yiyen kadınların itiraflarını okuyordum. Kendime bu durumda olanın sadece ben olmadığımı anlatmaya çalışıyordum.

Bir buçuk ay kadar sonraydı sanırım hastaneden çıktıktan, çok önemli bir toplantım vardı; bir şirkete yeni tasarımlarımız hakkında sunum yapmaya gidecektim. Tuvalette bir saate yakın makyajımı tazeledim, izlerin çoğu geçmişti; ufak tefek izler duruyordu sadece, seviniyordum. Oturup ne yapacağımı düşüneceğime izler geçiyor diye seviniyordum.

İşte o toplantı hikayenin azıcık başa döndüğü an oldu. Arda da orada çalışıyordu, bu kadar da tesadüf olmaz değil mi? Senelerdir görüşmemiştim Arda’yla, düğünüme bile çağırmamıştım, evlendiğimi bile bilmiyormuş üstelik. Söylemedim de, yüzüğümü çıkarmıştım zaten giderken. Lafı geçmedi, söylemedim Arda’ya evli olduğumu. Kendi aklımca Alp’i mi cezalandırıyordum, bilmiyorum. Öğlen yemeğe çıktık Arda’yla, sonraki öğlen ve daha sonraki öğlen. Alp sormuyordu nereye gittiğimi, soramazdı da; seziyordu, başka biri olduğunu seziyordu; tek kelime edemiyordu. Olduğu yerde öyle meraktan ve beni kaybedeceği günün yaklaştığını hissettiğinden kıvranıyordu. Hoşuma gitmiyor değildi, intikam gibi oluyordu. Belki de onun yanında o yüzden duruyordum, daha savunmasız bir halini bekliyordum gitmek için. Şimdi zaten bekliyordu; ama ben safca “Bu kadın beni bırakamayacak, seviyor beni.” dediği an, bana birazcık güvendiği, kendini biraz seviliyormuş gibi hissettiği an gidecektim. Şimdi gitmemden daha fazla acı verebilecekken daha azına razı olmamın imkanı yoktu. Alp’i aldatıyor olmamın verdiği hazzı hiç saymıyorum bile.

2 hafta boyunca her gün Arda’yla yemeğe çıktık, bazen de iş çıkışı bir şeyler içmeye gidiyorduk, ona gittiğimiz oluyordu, bazen gece kaldığım ya da. Lafı geçmedi, söylemedim evli olduğumu, zaten evli de sayılmazdım değil mi? Yalan da sayılmazdı, bekarım deseydim de.

- Yıllar önceydi Zeynep, çok güzeldi, niye koptuk?

- Bilmiyorum, öyle olması gerekiyordu belki de.

- Sence bir şeylerin değerini şimdi bilebilir miyiz?

- Ne gibi?

- Çalan şarkıya bak ne kadar eski, hala çok güzel... “Seni sevmeye hüküm giydim.” Dans edelim mi?

- Tamam, edelim.

- “Bir sürü haller içinde halim.”

- Seni sevmeye hüküm giydim Alp

- Efendim?

- Alp dedin?

- Hayır demedim, Alp kim ki?

- Bana öyle geldi sanırım.

- Şişşşşt... Sus, dans et...

O gece hayatımın en güzel gecesi olmaya adaydı. Arda’yla beraberdim sonunda. Küçük bir ayrıntı dışında. Tamam pek de küçük değil aslında:

- Biiir sürü haller içinde haaaliiiim!!!

- Oooo Zeynep hanım çok mutlusunuz bu gece, nereden geliyorsunuz gecenin bu saatinde.

- ...

- Sana bir soru sordum Zeynep! Bu saatte nereden geliyorsun? Zaten iki haftadır eve gelmediğin bile oluyor! Neredesin, nerede, kiminle geçiriyorsun geceyi!

- Alp lütfen, uyumak istiyorum; yorgunum.

- Zeynep! Sen benim karımsın, bu kadar bağımsız hareket edebileceğini mi zannediyorsun.

- Bitti Alp! O gece bitmişti, bitti!

- Hiçbir şey bitmedi, duyuyor musun beni, hiçbir şey bitmedi! Ben söylemeden bitebileceğini mi zannediyorsun?

Bir sefer oldu mu devamı gelir. İlk anlattığımda boğazınıza bir şeyler düğümlenmiş olmalı. Bu ondan kötüydü, siz hayal edin; fazla ayrıntılı anlatmayacağım. Üst kat komşumuz polise haber vermeseydi bu hikayeleri hiç öğrenemeyebilirdiniz. Kocasının dayaktan öldürdüğü şiddet mağduru kadın olarak gazetelere çıkabilirdim. Arda da evli olduğumu oradan öğrenirdi ve bana kızamazdı. Daha mı iyi olurdu... Belki...

Sonrası yine hastane, yine o iğrenç bakışlar, yine acizlik, eksiklik... Anneme haber vermiştim tabi bu sefer.

- Zeynep kızım!

- Anne sakin ol!

- Ne sakini, elleri kırılasıca! Ne hale getirmiş seni!

En azından artık Alp’e değil; anneme muhtaçtım. Bu bile sevinebileceğim bir şeydi. Arda beni defalarca aramıştı o geceden sonra, telefona çıkacak gücü bulamadım tabi kendimde. Hastanede kaldığım 3. gündü ki annem içinde biriktirdiği bütün acıyı, o arada arayan Arda’yla paylaşmıştı ve işe o gün tam olarak Arda’nın benim evli olduğumu öğrendiği gün oluyordu. Kocasından dayak yediği için eski bir arkadaşına sığınan ve yasak bir ilişkiye başlamanın heyecanını yaşayan çaresiz bir kadın! Çaresiz demiyordur tabi, bana acıdığını pek düşünmüyorum. Daha kötüsü de olamazdı herhalde. Belki de haklıydı, gerçekten onun düşündüğü kişiydim. Ertesi gün hastaneye geldi Arda, annem de eve gitmişti dinlenmeye; yalnızdım. Zaten öyle olmam gerekiyordu, tek başıma olduğum kişiyle başa çıkmak zorundaydım.

- Arda?

- Geçmiş olsun Zeynep...

- Çiçekler çok güzel teşekkür ederim, beyaz gülleri sevdiğimi unutmamışsın.

- Evli olduğunu söylememiştin.

- Söyleyemedim, yani Arda lütfen...

- Lütfen derken?

- Öyle suçlar gibi bakma bana n’olur.

- Nasıl bakmamı tercih ederdin? Saf, ne desen inanacak ya da kocana kızıp da ondan intikam almak için sığındığın liman... Ne olmamı tercih ederdin?

- Arda lütfen. Düşündüğün gibi değil, bu bir anlık bir şey değil.

- Alp değil mi adı?

- ...

- “Seni sevmeye hüküm giydim Alp...”

- Arda, hayır... Otur biraz konuşalım, olmaz mı?

- Sana acı vermeyi o kadar istiyorum ki şu an Zeynep, canını acıtacak bir şeyler söylemeyi; ama yapmayacağım bunu, yine de inan kendimi zor tutuyorum.

- Bir daha...

- Bir daha mı, öyle bir şey yok. Hoşçakal, lafın gelişi yani...

Küfretsen daha iyiydi Arda! Aşağılasan daha iyiydi... Hayatımın aşkını bulduğumu sandığım an neredeyse ölüyordum ve sonrasında yalnızlık... Yalnızlık... Bu nasıl bir dünya?

Arda’nın haklı olmasından korkuyordum en çok, Alp artık eskisi gibi değildi ve karşıma aramızda büyük bir yaşanmamışlık olan ilk aşkım çıkmıştı. Beni çekip çıkarabilecek gibi duruyordu ve ben bu kadar büyük bir şeyi elde etmişken, bu sefer kurtulmama ramak kalmışken evli olduğum gibi bir ayrıntıyı nasıl söyleyebilirdim?

Arda’ya olan sevgimden daha kuvvetliydi çünkü kurtulma isteğim. Olmak istemediğim yerden kendi başıma çıkamıyordum ve beni o çıkarabilirdi. Doğru taşları haraket ettirirsem tahtanın sonuna kadar gidebilir ve bu lanet piyonu vezire dönüştürebilirdim. Sadece hiçbir satranç kuralına uymayan istediği gibi haraket edebilen Alp’in çıkıp gitmesi gerekiyordu ve Arda bunu neden yapamayacaktı ki...

Yapardı... Arda o an ne desem yapardı, biliyordum. Hatta belki... Neyse...


“Senden hızla kendime kaçarkeni geçmişi bulurum sensizlikte
Gördüğüm şeyler, susturduğum yürekler; karşıma çıktılar birer, birer.
Nice gönül çaldım, cevap vermiyor. yine dondum kaldım içim sıkılıyor.
Gitme şarap açtım, votka da var istersen
Sevdiğim şarkı çalıyor, eğer dinlersen

Bana olan zaafın nefrete dönüşmüş, alıştığın zaten bir şey olmamış.
Oyunlar bitmiş, sözler söylenmiş. gitmen lazım zaten sigaran bitmiş"

Bir sürü fon müziği oldu haytımın, şu an fon olmaktan öte öyle bir başrol ki beynime kazıyıp duruyor Pamela Spence. Tabi Arda’nın nefretini asıl hissettiğim zaman o zaman değildi. Şu an çok daha fazla hissediyorum, hatta içimden bir ses ilerde daha fazlası olacak diyor.

“Bana olan zaafın nefrete dönüşmüş”

Hikayenin iyi kahramanı zannettiniz öyle değil mi beni? Türk dizilerinde çok var ya hani bunlardan, mıy mıy cici kız, öpüşmez, sevişmez, yalan söylemez. Ben onlardan falan değilim, hiçbir zaman da olmadım. Bunları bana hak verin, şak şakçılık yapın diye de anlatmıyorum, tarafımı tutmanıza gerek yok. Zaten bu hikayede iyi kahraman da yok. Ne gerekirse Arda’yı bile kullanabilecek olan ben, ne hırslarıyla herkesi harcayabilecek olan Arda, ne şiddet eğilimli Alp, ne içinde babam için her şeyi bırakmış olmanın verdiği pişmanlık olan annem, ne oğlunu bırakıp gitmiş Nazım baba, ne de Sevda anne. Biraz kaba tabirle hepimiz aynı bokun lacivertiyiz. Olmak istemeyin zaten hiçbirimiz, hiçbirimizin yerine koymayın kendinizi.. Tamamen gereksiz, sevmenize gerek yok ki bizi. Sanki çevrenizdeki herkesi koşulsuz sevebilmeyi becermiş gibi...

Oyun oynamayalım, hiçbirimiz bembeyaz kıyafetlerimizi giyinmiş melek gibi salınmıyoruz ortalarda, yanılıyor muyum?

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails