melek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
melek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2010 Cumartesi

9. Bölümün Devamı - III


Zeynep Gökmen Aydın

Hastanede tam üç gün yattım, sanki ameliyat olmuşum ya da çok ağır bir kaza geçirmişim de müşaade altında tutuluyormuşum gibi. Yüzümde hala yara izleri vardı. İşe gitmek için her gün kalktığımdan bir saat önce kalkıyor; makyaj yapıyordum. Biri farkedecek de soracak diye ödüm kopuyordu. “Zeynep Gökmen! Dayak mı yemiş, aa nasıl olur?” Alp’le aynı yatakta yatmıyordum, aynı odada bile bulunmuyordum, konuşmuyorduk. Sadece güç topluyordum, iş yerinde her gün internette dayak yiyen kadınların itiraflarını okuyordum. Kendime bu durumda olanın sadece ben olmadığımı anlatmaya çalışıyordum.

Bir buçuk ay kadar sonraydı sanırım hastaneden çıktıktan, çok önemli bir toplantım vardı; bir şirkete yeni tasarımlarımız hakkında sunum yapmaya gidecektim. Tuvalette bir saate yakın makyajımı tazeledim, izlerin çoğu geçmişti; ufak tefek izler duruyordu sadece, seviniyordum. Oturup ne yapacağımı düşüneceğime izler geçiyor diye seviniyordum.

İşte o toplantı hikayenin azıcık başa döndüğü an oldu. Arda da orada çalışıyordu, bu kadar da tesadüf olmaz değil mi? Senelerdir görüşmemiştim Arda’yla, düğünüme bile çağırmamıştım, evlendiğimi bile bilmiyormuş üstelik. Söylemedim de, yüzüğümü çıkarmıştım zaten giderken. Lafı geçmedi, söylemedim Arda’ya evli olduğumu. Kendi aklımca Alp’i mi cezalandırıyordum, bilmiyorum. Öğlen yemeğe çıktık Arda’yla, sonraki öğlen ve daha sonraki öğlen. Alp sormuyordu nereye gittiğimi, soramazdı da; seziyordu, başka biri olduğunu seziyordu; tek kelime edemiyordu. Olduğu yerde öyle meraktan ve beni kaybedeceği günün yaklaştığını hissettiğinden kıvranıyordu. Hoşuma gitmiyor değildi, intikam gibi oluyordu. Belki de onun yanında o yüzden duruyordum, daha savunmasız bir halini bekliyordum gitmek için. Şimdi zaten bekliyordu; ama ben safca “Bu kadın beni bırakamayacak, seviyor beni.” dediği an, bana birazcık güvendiği, kendini biraz seviliyormuş gibi hissettiği an gidecektim. Şimdi gitmemden daha fazla acı verebilecekken daha azına razı olmamın imkanı yoktu. Alp’i aldatıyor olmamın verdiği hazzı hiç saymıyorum bile.

2 hafta boyunca her gün Arda’yla yemeğe çıktık, bazen de iş çıkışı bir şeyler içmeye gidiyorduk, ona gittiğimiz oluyordu, bazen gece kaldığım ya da. Lafı geçmedi, söylemedim evli olduğumu, zaten evli de sayılmazdım değil mi? Yalan da sayılmazdı, bekarım deseydim de.

- Yıllar önceydi Zeynep, çok güzeldi, niye koptuk?

- Bilmiyorum, öyle olması gerekiyordu belki de.

- Sence bir şeylerin değerini şimdi bilebilir miyiz?

- Ne gibi?

- Çalan şarkıya bak ne kadar eski, hala çok güzel... “Seni sevmeye hüküm giydim.” Dans edelim mi?

- Tamam, edelim.

- “Bir sürü haller içinde halim.”

- Seni sevmeye hüküm giydim Alp

- Efendim?

- Alp dedin?

- Hayır demedim, Alp kim ki?

- Bana öyle geldi sanırım.

- Şişşşşt... Sus, dans et...

O gece hayatımın en güzel gecesi olmaya adaydı. Arda’yla beraberdim sonunda. Küçük bir ayrıntı dışında. Tamam pek de küçük değil aslında:

- Biiir sürü haller içinde haaaliiiim!!!

- Oooo Zeynep hanım çok mutlusunuz bu gece, nereden geliyorsunuz gecenin bu saatinde.

- ...

- Sana bir soru sordum Zeynep! Bu saatte nereden geliyorsun? Zaten iki haftadır eve gelmediğin bile oluyor! Neredesin, nerede, kiminle geçiriyorsun geceyi!

- Alp lütfen, uyumak istiyorum; yorgunum.

- Zeynep! Sen benim karımsın, bu kadar bağımsız hareket edebileceğini mi zannediyorsun.

- Bitti Alp! O gece bitmişti, bitti!

- Hiçbir şey bitmedi, duyuyor musun beni, hiçbir şey bitmedi! Ben söylemeden bitebileceğini mi zannediyorsun?

Bir sefer oldu mu devamı gelir. İlk anlattığımda boğazınıza bir şeyler düğümlenmiş olmalı. Bu ondan kötüydü, siz hayal edin; fazla ayrıntılı anlatmayacağım. Üst kat komşumuz polise haber vermeseydi bu hikayeleri hiç öğrenemeyebilirdiniz. Kocasının dayaktan öldürdüğü şiddet mağduru kadın olarak gazetelere çıkabilirdim. Arda da evli olduğumu oradan öğrenirdi ve bana kızamazdı. Daha mı iyi olurdu... Belki...

Sonrası yine hastane, yine o iğrenç bakışlar, yine acizlik, eksiklik... Anneme haber vermiştim tabi bu sefer.

- Zeynep kızım!

- Anne sakin ol!

- Ne sakini, elleri kırılasıca! Ne hale getirmiş seni!

En azından artık Alp’e değil; anneme muhtaçtım. Bu bile sevinebileceğim bir şeydi. Arda beni defalarca aramıştı o geceden sonra, telefona çıkacak gücü bulamadım tabi kendimde. Hastanede kaldığım 3. gündü ki annem içinde biriktirdiği bütün acıyı, o arada arayan Arda’yla paylaşmıştı ve işe o gün tam olarak Arda’nın benim evli olduğumu öğrendiği gün oluyordu. Kocasından dayak yediği için eski bir arkadaşına sığınan ve yasak bir ilişkiye başlamanın heyecanını yaşayan çaresiz bir kadın! Çaresiz demiyordur tabi, bana acıdığını pek düşünmüyorum. Daha kötüsü de olamazdı herhalde. Belki de haklıydı, gerçekten onun düşündüğü kişiydim. Ertesi gün hastaneye geldi Arda, annem de eve gitmişti dinlenmeye; yalnızdım. Zaten öyle olmam gerekiyordu, tek başıma olduğum kişiyle başa çıkmak zorundaydım.

- Arda?

- Geçmiş olsun Zeynep...

- Çiçekler çok güzel teşekkür ederim, beyaz gülleri sevdiğimi unutmamışsın.

- Evli olduğunu söylememiştin.

- Söyleyemedim, yani Arda lütfen...

- Lütfen derken?

- Öyle suçlar gibi bakma bana n’olur.

- Nasıl bakmamı tercih ederdin? Saf, ne desen inanacak ya da kocana kızıp da ondan intikam almak için sığındığın liman... Ne olmamı tercih ederdin?

- Arda lütfen. Düşündüğün gibi değil, bu bir anlık bir şey değil.

- Alp değil mi adı?

- ...

- “Seni sevmeye hüküm giydim Alp...”

- Arda, hayır... Otur biraz konuşalım, olmaz mı?

- Sana acı vermeyi o kadar istiyorum ki şu an Zeynep, canını acıtacak bir şeyler söylemeyi; ama yapmayacağım bunu, yine de inan kendimi zor tutuyorum.

- Bir daha...

- Bir daha mı, öyle bir şey yok. Hoşçakal, lafın gelişi yani...

Küfretsen daha iyiydi Arda! Aşağılasan daha iyiydi... Hayatımın aşkını bulduğumu sandığım an neredeyse ölüyordum ve sonrasında yalnızlık... Yalnızlık... Bu nasıl bir dünya?

Arda’nın haklı olmasından korkuyordum en çok, Alp artık eskisi gibi değildi ve karşıma aramızda büyük bir yaşanmamışlık olan ilk aşkım çıkmıştı. Beni çekip çıkarabilecek gibi duruyordu ve ben bu kadar büyük bir şeyi elde etmişken, bu sefer kurtulmama ramak kalmışken evli olduğum gibi bir ayrıntıyı nasıl söyleyebilirdim?

Arda’ya olan sevgimden daha kuvvetliydi çünkü kurtulma isteğim. Olmak istemediğim yerden kendi başıma çıkamıyordum ve beni o çıkarabilirdi. Doğru taşları haraket ettirirsem tahtanın sonuna kadar gidebilir ve bu lanet piyonu vezire dönüştürebilirdim. Sadece hiçbir satranç kuralına uymayan istediği gibi haraket edebilen Alp’in çıkıp gitmesi gerekiyordu ve Arda bunu neden yapamayacaktı ki...

Yapardı... Arda o an ne desem yapardı, biliyordum. Hatta belki... Neyse...


“Senden hızla kendime kaçarkeni geçmişi bulurum sensizlikte
Gördüğüm şeyler, susturduğum yürekler; karşıma çıktılar birer, birer.
Nice gönül çaldım, cevap vermiyor. yine dondum kaldım içim sıkılıyor.
Gitme şarap açtım, votka da var istersen
Sevdiğim şarkı çalıyor, eğer dinlersen

Bana olan zaafın nefrete dönüşmüş, alıştığın zaten bir şey olmamış.
Oyunlar bitmiş, sözler söylenmiş. gitmen lazım zaten sigaran bitmiş"

Bir sürü fon müziği oldu haytımın, şu an fon olmaktan öte öyle bir başrol ki beynime kazıyıp duruyor Pamela Spence. Tabi Arda’nın nefretini asıl hissettiğim zaman o zaman değildi. Şu an çok daha fazla hissediyorum, hatta içimden bir ses ilerde daha fazlası olacak diyor.

“Bana olan zaafın nefrete dönüşmüş”

Hikayenin iyi kahramanı zannettiniz öyle değil mi beni? Türk dizilerinde çok var ya hani bunlardan, mıy mıy cici kız, öpüşmez, sevişmez, yalan söylemez. Ben onlardan falan değilim, hiçbir zaman da olmadım. Bunları bana hak verin, şak şakçılık yapın diye de anlatmıyorum, tarafımı tutmanıza gerek yok. Zaten bu hikayede iyi kahraman da yok. Ne gerekirse Arda’yı bile kullanabilecek olan ben, ne hırslarıyla herkesi harcayabilecek olan Arda, ne şiddet eğilimli Alp, ne içinde babam için her şeyi bırakmış olmanın verdiği pişmanlık olan annem, ne oğlunu bırakıp gitmiş Nazım baba, ne de Sevda anne. Biraz kaba tabirle hepimiz aynı bokun lacivertiyiz. Olmak istemeyin zaten hiçbirimiz, hiçbirimizin yerine koymayın kendinizi.. Tamamen gereksiz, sevmenize gerek yok ki bizi. Sanki çevrenizdeki herkesi koşulsuz sevebilmeyi becermiş gibi...

Oyun oynamayalım, hiçbirimiz bembeyaz kıyafetlerimizi giyinmiş melek gibi salınmıyoruz ortalarda, yanılıyor muyum?

7 Temmuz 2010 Çarşamba

4. BÖLÜMÜN DEVAMI

Bu halimi en çok kim mi severdi?

Üniversite bittikten sonra okulun düzenlediği gezideydik. Nihat’la ilişkimiz sallantıdaydı. Bir süre sonra ilişkinin kendini yenileyebilmesi için bir şeyler yapmak gerekiyor sanırsam, yoksa tavanı akıtan küçük kulübedeki tahta masa gibi çürüyüp duruyor içten içe bir şeyler. O günün sabah kahvesini masanın üstüne koyduğunuzda ise masa çöküyor; kahve dökülüyor, o çok sevdiğin kahve kupan da paramparça oluyor. Ne kahve keyfi kalıyor, ne bir şey... Ne masa, ne kahve, ne kulübe... Hangisini seversen sev, neyin yerine koyarsan koy, bütün yap-boz dağılıyor. Çıkıp gidiyorsun kulübeden, başka bir yerlere. Nihat’la evlilik hayali bile kurmuştum. Geleceğimde onu yanımda görmek güzel gibiydi. Belki 3,5 senenin alışkanlığı, onu silmek istemiyordum sahnelerden, böyle devam etsin istiyordum.

- Nihat! Gelsene.

- Plaj bu gece çok güzel, öyle değil mi?

- Evet, şezlonglara oturup bütün gece burayı izleyebilirim.

- İzleyebili-riz.

- Geldiğimizden beri pek fazla bir arada vakit geçiremedik.

- Son birkaç aydır, yanyana olmamıza rağmen fazla vakit geçiremedik birlikte. Sence de fazla kısa cümleler kurmuyor muyuz? Ne kadar az anlatırsak o kadar iyi gibi geliyor ikimize de?

- Değil, öyle değil.

- Yapma Zeynep. Şu an eminim, nasıl bir sıfatla olursa olsun hayatında benden fazla yer açtığın bir sürü insan var. Yerlerimiz daraldı, birbirimizin hayatında nefes alamıyoruz. Bu doğru değil, hem de hiç değil. Ne benim seni küçücük bir alana hapsetmeye hakkım var, ne senin beni. İçinde volta atacağımız bir hapishane avlusu değildir aşk.

- Öyle mi diyorsun?

- Evet.

- O zaman böyle devam etmenin de bir anlamı yok...

Nihat, bu kadar duygusal bir insan değil. Bu kadar duygusal bir bitiriş yapmaz, biliyorum. Tek bildiğim bir ay geçmeden kulağıma Nihat’ın Ahu’yla beraber olduğunun gelmesi. Yine de dediğim gibi Nihat’ı “iyi” hatırlıyorum. Hayatımın tepeme çökmesini bekliyorsunuz değil mi? Hayır, çökmedi.

Ben melek değilim.

Çok iyi bir insan da değilim.

Tamam, iyi bile değilim.

Nihat benden ayrıldıktan sonra arkadaşlarımla çok vakit geçirmeye başladım. Lise arkadaşlarımla, çünkü onlar iyi gelebilirdi en çok bana. Ajda, Murat, Alp... O yaz tatili her şeyi değiştirdi, güçlüydüm zaten. 8 yaşımda hayatımın iki önemli erkeğinin kaybıyla ayakta kalmıştım daha da güçlendim, çok güçlendim. Artık aşklarım bile bir garipti, sarsmayan aşk olabiliyor muydu?

- Nihat’tan ayrıldığını duydum.

- Evet, yani o benden ayrıldı daha doğrusu.

- Ne farkeder ki, bir ilişki tek yönlü bitmez hiçbir zaman.

- Bilmem, belki... Ama gittikçe güçleniyorum.

- Ben bile şu erkek halimle fazla güçlenmekten korkuyorum. Sarsmayan aşk da olabiliyor mu?

- Oluyor galiba...

- Yine de sarssın, parçalasın ister miydin?

- Bu sefer bütünlesin, bütünleşsin isterdim. Sadece “isterdim” de değil, bir süredir eminim sanki.

- Nasıl emin olabilir ki insan?

- Emin olamaz, sadece bilir.

- Evet, sadece bilir... Galiba ben de biliyorum bu sefer. Kırıp dökmeden güzelleştirecek gibi sanki değil mi?

- Güzelleştirecek gibi... Evet, bunu çok sevdim.

- Sadece “o” mu yapacak bunu, bir köşede durup izlemek mi istiyorsun? Hatta gözlerini bile tam açamayıp kısacak mısın?

İşte o an kalbim deli gibi atıyordu. Omuzlarımı düşürdüm, bakışlarımı devirdim, güzümde bir gülümseme vardı. Alın kırışıklıklarım belirginleşmişti:

- Hayır, ben öyle demek istemedim.

- Bu halin çok güzel, hafif bezgin, tam kıvamında.

- Ya, öyle mi? Beni sıkıştır böyle, sonra da arkana yaslanıp keyifle izle!

- Hayır bunları çok içten söylüyorum, acımasızca değil. Seni seviyorum ben Zeynep, gerçekten çok seviyorum. Bazen bilirsin, sadece içinde hissedersin, sevmekten alıkoyamazsın kendini. Sadece seviyorum.

- Alp... Ben de seni seviyorum, galiba bu sefer biliyorum. Çok iyi biliyorum.

Nereden biliyordum? Sadece hala içimdeki liseli kız gibi aşka inanıyordum, Alp’e aşık olduğuma inanıyordum. Nihat’ın hayatımda ondan daha fazla yer açtığım imasını Alp için kullandığını anladım tabi bir süre sonra. Son zamanlarda, Alp’le fazla zaman geçiriyordum, içimde ne zaman bir sıkıntı olsa Alp’i arıyordu gözlerim. Alp’e anlatmak istiyordum, MSN’i açıp Alp’i bekliyordum. Taşkışla- Orta Bahçeye gidip orda onun gelmesini bekliyordum, koridorlardan geçerken köşeden dönmesini bana doğru gelmesini bekliyordum, tesadüfler bekliyordum. Tesadüf dediklerim bu utanca rağmen beni aklayabileceklerdi çünkü. Çaba göstermeye utanıyordum; çünkü Nihat vardı. Alp’in yanına gidemezdim, Alp çıkmalıydı karşıma. Çıkıyordu da...

Eminim ki tesadüf de değildi. Sürekli karşılaşıyorduk ve ondan sonra ben Nihat’ın da gireceğini bile bile derse girmiyor Alp’le Taksim’de bir yerlere gidiyordum. En çok da Limonlu Bahçe’ye... Arka bahçede koltuklara yayılıp bir şeyler içiyorduk. Küçük Beyoğlu’nda portakallı malibu içmeye bazen de. Bir başka sevdiğimiz mekan da Galatasaray Lisesi’nin karşısındaki Makarna Kafe’ydi. İşin güzel yanı buralar normalde hep beraber takıldığımızda gitmediğimiz yerlerdi. “Nereye gidiyoruz?” diye sorulduğunda ikimizden aklından geçerdi, birbirimize bakardık; ama asla söylemezdik oralara gidelim diye. Alp’le benim yerimdi, bizimdi çünkü onlar ve ben bunu çok seviyordum.

İnanılmaz derecede terbiyesizce mi geliyor? Sizce aldatmak mı bu? Evet çünkü bence aldatmak. Hatta aldatmanın en kötüsü. Bir başkasıyla yatmaktan daha kötü; başka biriyle sevişirken ona yatağını açarsın, hatta kendi yatağını bile değil, kendini açarsın ve ertesi gün gider birlikte olduğun esas adamla sevişirsin. Bir şekilde bu durumdan daha dengelidir, aldatmak istisna durumlar haricinde gerçekten aşık değilsen yani; iki eşit yer açmaktır hayatında iki kişi için. Hatta bazen beraber olduğun esas adama daha çok yer ayırmışsındır. İçten içe bir başkasına aşık olmak, hayatında en büyük yeri onun için açmak... En kötüsü.... Ben bunu yaptım... En kötüsünü yaptım...

Alp’i hayatıma aldıkça Nihat’a yer kalmıyordu. Saatlerce Alp’le telefonda konuşuyordum ve Nihat’a Ajda’nın Işıl’ın lafa tuttuğunu söylüyordum. Alp de bundan nefret ediyordu belki. Çünkü onun da arkadaşlıktan öte bir sıfatı yoktu, benim bir sevgilim vardı. Hatta onun da bir sevgilisi vardı, Gülay, Nihat gibi o da figürana dönmüştü. Alp de melek değildi. Hataları, korkuları, zaafları vardı. Hani hikaye kitapları olur ya içlerinde maketler olur; işte onun gibi. Kitabı açtıkça kahramanlar canlanır, gerçekçi olur. Alp de öyleydi benim için. Hayatımın gerçek yanı, güzel yanı, sevgi; aşk dolu yanı.

Hayata bakışaçısı etkilemişti beni en çok.. Yargılamayışı mesela... Kimseyi yargılamıyordu, kendilerine göre sebeplerinin olacağını söylüyordu mesela. Olayları sonuna kadar yargılar; ama insanları asla. Ona her şeyi rahatlıkla söyleyebiliyordum bu sayede. Beni anlayacağını, bir şekilde beni rahatlatacağını, yol göstereceğini; ama beni o yola itmeyeceğini biliyordum.

Benim olmak istediğim kişiydi o. Belki de aşk dediğiniz bu demekti; aslında olmak istediğiniz kişiyi bulduğunuz an tamamlanıyordunuz. Kendinizi dev aynasında görebiliyordunuz bu sayede. Hayal olmadığını anlıyordunuz, yapmak istediklerinizin. “Demek ki sahiden mümkünmüş.” Diyordunuz. Aşık olduğunuz kişi birdenbire imkansızı mümkün yapan kahraman oluyordu. Mucize yaratmış gibi...

Ben de onun gibi kimseyi yargılayamıyordum. Olayları, bilgileri yargılamak kolaydı; ama insanlara iyi-kötü diye kendi değer yargılarıma göre hüküm giydirmek saçma geliyordu bana. Kusur gibi görünen şeyler bunlar, belki öyleler, kime ne? Benim yapamadığım tek bir şey vardı, işte tam da bu yüzden Alp’in beni yargılamayışı hoşuma gidiyordu, ben kendimi yaptığım hatalarla yargılarken!

Bu nasıl bir çelişki böyle!

Kendimi yargılıyorum, deli gibi...

Hatalarımı, kusurlarımı resmen fosforlu sarı kalemle işaretliyorum, ünlem işaretleriyle çevreliyorum, daire içine alıyorum. Kazıyor gibi hem de kağıdın üstüne, kimi zaman arkasına geçecek kadar bastırarak ya da kağıdı yırtabilecek kadar... Kendime, bir tek kendime karşı bu kadar acımasızım ne yapayım; ama dedim ya o bunu yapmıyordu, bu yüzden de kolaydı; güzeldi. Ona karşı dürüst olabilmek beni çok rahatlatıyordu. Ona Arda’yı bile anlatmıştım:

- Sanırım ona aşıktım ben Alp; ama hayatımda o kadar kalıplaşmış bir yeri vardı ki başka bir yerlere koymak bana zor geldi. Çok mu keskin yerlere yerleştirmeye çalışıyorum acaba ben insanları? Onun ilgisini bile göremedim bu yüzden.

- Herkes hata yapar, hem zannettiğin kadar kolay bir şey değildir bir insanı farklı yerlere koyabilmek hayatında. Yine de kendine sorman gereken sorunun başka olduğuna inanıyorum ben: Bu hala değiştirmek istediğin bir şey mi Zeynep? Yani geçmişte olsaydı da şu anın farklı mı olsaydı diye düşünüyorsun?

- Hayır aslında... Bir dakika,bir dakika... Hiç böyle düşünmemiştim. Durumun yenilgi olması bana zor geliyor sanırım. Yani bugünümde Arda’yla hayal etmiyorum kendimi.

- Yani o zamanlar bir hata yapmasaydın da Arda’yı başka yerlere koyabilseydin hayatında yine de bugün hayatının böyle olmasını isterdin.

- Tabiki yine senin yanında olmayı isterdim Alp! Baksana şu duruma, inanılmaz bir insansın sen. Gerçekten böyle düşünmedim hiç, hata yapmış gibi hissetmiyorum şimdi kendimi.

Bunun gibi bir sürü şey yaşadım işte. Ne zaman bir konuda kafam karışsa Alp bana yeni bir pencere inşaa ediyordu, önüne saksıda çiçekleri, dantelli perdeleri de tamamlayıp harika bir bakışaçısı yaratıyordu. Beni o pencerenin önüne oturtmuyordu: “İstersen bir bak.” diyordu; ama ben oradan başka bir yere gidemiyordum. Ondan uzaklaşmam imkansızdı, evim gibiydi onun gözlerinin gördükleri... Onun ruhu benim yuvamdı.

Nihat elbette bu durumdan rahatsızdı. Ben Alp’in hayatımdaki yerinin istemsiz bir şekilde oluştuğu izlenimini yaratmaya çalışırken aslında o her şeyi çok iyi biliyordu. Aslında Nihat’ı hâlâ seviyordum ve bu Alp’in dantel perdeli penceresinden baktığımda o kadar da imkansız gibi gözükmüyordu.

Şimdi söyleyeceklerim belki garip gelecek, uygun olmayacak sizin değer yargılarınıza; ama ben bunları öğrendim yaşarken: Bir kişiye birden çok kere aşık olabilirsiniz; yeniden ve yeniden. Önce aşık olup sonra vazgeçip yeniden aşık olursunuz işte, bu kadar basit. Her ne kadar karışık olmasını seviyor olsak da her şey çok basit aslında. İkincisi şu: aynı anda birden fazla kişiye aşık olabilirsiniz. Birini daha az sevmek değil, basbayağı aşık olmak ya da başka türlü. Aşkın, sevginin çeşitleri de vardır zaten. Kalbimiz çok mu geniş, çok mu yer var? Birini hayatında en güzel yere koyabilirken bir başkasına aşık olabiliyor insan. İşte hiç belli olmuyor, elinize milyonlarca sıfat veriyorlar; bir sürü de insan. Etiketlemek durumundasınız bir süre sonra. En nefret ettiğim şey aslında, kesin etiketler... Çünkü çok yapıyorum, çünkü bir daha değiştiremiyorum; çünkü bir kişiye birden çok etiket yapıştıramıyorum.

Birkaç fincan kahve, dört peynirli tortellini ve portakal sulu malibuyla hayatımın baş köşesinde sakin sakin oturan Alp, Nihat hayatımdan çıktıktan sonra kıvrılıp masumca uyuduğu yerden kalkıp silkindi. Zaten hep orada olan biri, ruhumda yaşayan biri bana hiç acı vermeyebilirdi. Gerçekten böyle mucizevi bir şeyler olabilirdi.

Pembe diziye döndük artık. Cevabı tahmin edebilirsiniz.

Mucizevi şeyler olabilirdi...

Tabiki olmadı...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails