tesadüf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tesadüf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Mektuplar


İLK MEKTUP

Zeynep,

Senin için kullanabileceğim onlarca sıfat varken ben çaresizce ismini yazıyorum hitap olarak. Lanet olsun...

Adadan taşındığımızda benim için her şeydin. Arkadaşım, ailem, çocukluğum, hayatım... O zamanlar bilmesem de aşkım... Ben senin için neydim peki? Hiç bilmiyorum. Ne oldu sonra, bir şeyler değişti biz iki sene içerisinde öyle bir uzaklaştık ki. Arada annem Meyra Teyzeyi görmeye geliyordu; nadiren seni de görmüş oluyordu ve ne kadar güzelleştiğini anlatıyordu. O bunun farkında değildi; ama çok heyecanlanıyordum seni anlattığı zaman. Ortaokul bittikten sonraydı sanırım, liseye başlamamıza bir ay kadar vardı; size gelmiştik, adaya. Yeniden evime, yuvama ve dahası sana dönmüştüm. Mavi bir tişört vardı üstünde o gün, krem rengi bir şort, saçların beline kadar uzamıştı; kabarıktı, dağınıktı. Beni görünce çok şaşırmıştın, ben de öyle. Annemin anlattığından daha da fazla güzelleşmiştin. Adayı bırakmıştım, seni bırakmıştım; bu değişecekti. Seni geri alacaktım, hayatıma yeniden renk getirecektin, yardımcı pilot...

Böyle ummuştum yani...

Çok mu umursamazdın... Sana ne zaman birkaç adım atsam, geri çekiliyordun. İçimden her seferinde bir şeyler kopuyordu, sen bunun farkında değildin bile. Gerçekten lanet olsun, her şeye...

Sonra her şey sonsuza dek değişti... Bir baktım bana aşk acılarını anlatıyorsun, ben sana anlatıyorum. Bu hale nasıl geldik bilmiyorum. Sen çok değiştin ve evet ben daha da çok değiştim. Yeni halimi sevmedin belki, çok acımasız ve bencil bir adam oldum ben Zeynep. Şunu sana söylemeyi çok isterdim, çok sevdim seni; kopamayacak kadar çok.

Çok farklı yollara gittik, çok farklı düşünüyorduk. Arada konuştuğumuzda bile ortak bir şeyler bulamıyorduk. Bazen diyorum acaba hayat bir aradayken yapamayacağımızı bildiği için mi ayrı tutuyor bizi böyle. Bizi birbirimizden koruyor, sakınıyor olabilir mi?

Ben şu ana kadar sevdiklerime hep zarar verdim çünkü. Evet klişe bir cümle; ama doğru. Acaba sen de mi öylesin? Bu yüzden mi bizim hiçbir zaman birlikte bir yarınımız olmadı?

Yine de sensiz olmuyor be Zeynep...


İKİNCİ MEKTUP

İlk mektubumun üzerinden 6 ay geçti, 2 gün önce öyle şeyler oldu ki, beynim; başım öyle döndü ki yine başladım yazmaya.

İki gün önce adaya gittim, sizin eski evinize. İtiraf ediyorum sevgilim, içeri girmek için pencerelerden birine zarar verdim, sonra da tamirci çağırmak zorunda kaldım; ama çocukluğunun geçtiği o yere girmek zorundaydım, kendimi orada bulabilirdim ancak... Hep mutlu son olacak diye beklemişim, en sonunda birlikte olacağız diye beklemişim. Biz birbirimiz için kürkçü dükkanıyız gibi geliyordu bana, dönüp dolaşıp birbirimize döneceğiz gibi. Artık hiç umudum yok ve sanki bir tarafım öksüz gibi. Çok sevdiğim bir yakınımı kaybetmiş gibiyim sonsuza kadar. İçim eksildi sanki… Bir erkek için fazlasıyla duygusal bir durum değil mi? Ya da acınası...

Evine girdim diyordum, çok başka yaşanmışlıklar olduğunu hatırladım. Adadan taşındığımız gün bana küskün oluşunu hatırladım, tokan yıllar önce aldığım çilekli tokan da yanımdaydı. Onu çekmecenin birinin dibine atmıştım. Bir gün evi talan ettim çöpe atacaktım; ama kıyamadım Zeynep, yapamadım...

Odana girdim sonra ve yatağının başındaki çekmecede iki mektup buldum, başındaki tarihe bakılırsa lisede yazmıştın ikisini de. Çıkmaz sokaklardan, iki kişiden bahsediyordun; ikisi de hayatından çıkamamış kişilerdi ve ikinci mektubun “A...” diye başlıyordu. Bu ben miydim Zeynep? Defalarca okudum mektubu, belki öyle düşünmek istediğimden bilmiyorum; öylesine ikna ettim ki kendimi A.’nın ben olduğuma...

Sahi o ben miydim?

Çıkmak istemediğin çıkmaz sokak ben miydim?

Öyleyse neden gittin sevgilim?

O mektupları orada bırakamadım, zaten unutmuş gibiydin. Hem artık hafızan da silmişti bütün bunları o kadar emindim ki... Saç tokanı ve o iki mektubu aldım yanıma, atmaya; yok etmeye yeltendim; beceremedim.

Bir gün iyileşeceğim ve eğer yarım kalmış bir şeyler varsa beni yeniden bulacak biliyorum...

O zamana kadar hoşçakal

A.”

Düşündüm biraz, nasıl unutmuşmuşum adada onları, hatırlamaya çalıştım…

Lise sondaydım yine adaya gelmiştim sabahtan, kafam Ufuk’tan ayrıldıktan sonra allak bullaktı. Okulun bitiş saatine kadar odamda uyumuştum, o zaman olmalıydı. Bunları öğrenmiş olması onun da kafasında taşları yerine oturtmuş olmalıydı. Ben de ona bir zamanlar aşıktım. Yine de Alp’le evliydim o zamanlar değişecek ne vardı ki...

“O... Evet... O... Çünkü O’nun çıkmaz sokağı senden bile önce vardı. Keşke çıkmaz sokak olmasaydı da sek sek oynaya oynaya girseydim o sokağa o yaşta... Küçük olmayı becerebiliyorken hâlâ...”

Hani Arda’nın düğününde bahsettiğim mektuplar bunlar. Ufuk’a yazdığım; ama Arda’yı anlattığım mektupta geçiyordu bunlar. Yine de güzel söylemişim:

“Çıkmaz sokak, çıkmaz sokaktır…

İstisnası yoktur.”

Öyle ya o zamandan güzel tahmin etmiştim. Alp’in ya da Arda’nın istisna olacağını niye düşünmüştüm ki sonradan?

“Kalbini kim kırdı...
Artık mavi değil mi denizler, gökyüzü eskisi gibi...
Kanatlarını kim çaldı...
Artık sende değil mi umutların, bu sessizliğin eskisi gibi...
Al! sar kendini bu tülden duayla sarın üşüme gelir geçer de kendine...
Çarp! savur kendini bu yalnız şarkıyla, itiraf et kendine o gitti...”

Mektuplar ve tokam sandığın içindeydi. Sandıkta daha bir sürü şey vardı, onları da anlatacağım sabredin biraz.


ÜÇÜNCÜ MEKTUP

Zeynep’im

Artık sana çok farklı hitap edebilirim. Zeynep’im diyebilirim... Bugünkü tesadüf olmasaydı, hayatım nasıl olurdu bilemiyorum; bugün karşılaşmasaydık eğer öğle yemeğine gitmeseydik... 2. Mektubumda birkaç sene önce söylediğim şey doğruymuş meğerse, bulacakmışsın beni. Bir şekilde bulacakmışız birbirimizi. Meğer akıntı değilmiş bizi sürükleyen, kadermiş. Geçmişimizde saniyelik gecikmeler, seçimler, bir anlık kararlar uzaklaştırmıştı belki bizi; ama artık her şey değişebilir... Bu harika geliyor kulağa. Kendimi ilk aşkını bulabilmiş şansli insanlardan sayıyorum ve şükrediyorum. Bugünlerde kendim gibi değil, senin gibi yaşıyorum. Senin gibi nefes alıyorum, senin gibi gülüyorum, seni yaşıyorum. İki kişilik bile değil, sadece seni... Defalarca şu şarkıyı dinledim.

“Push the door, I'm home at last
and I'm soaking through and through
Then you hand me a towel
and all I see is you
And even if my house falls down,
I wouldn't have a clue
Because you're near me and

I want to thank you
for giving me the best day of my life
Oh just to be with you
is having the best day of my life”

Bu mektupları sana verebileceğime o kadar inanıyorum ki artık, bir gün okuyacaksın ve seni hiç unutmadığımı; hayatımın arkaplanında, kalbimin zemininde hep olduğunu göreceksin.

Ve o zaman sen de benim gibi mucizelere inanacaksın, Senin de gözlerin çocukluğunda parladığı gibi parlayacak, tenin eskisi gibi porselenden olacak. O kadar umutluyum ki bu sefer, bu sefer başardım işte görüyor musun sevgilim? Yeniden buldum seni, baksana bu bile yeterince mucizeviyken neler neler olmaz ki şu hayatta…

O zamana kadar hoşçakal…

Seni geri kazanacağım...

Seni seviyorum”

Bu mektup Arda’yla tesadüfen karşılaştığımız, hayatımın beşinci mevsiminin başladığını sandığım zamanlardı. Hayatın bana bir şans verdiğini, artık mutlu olabileceğimi sandığım zamanlardı. Kendimi zor tutuyordum ağlamamak için; çünkü defterde üç mektup daha vardı ve pek sevgi dolu olduklarını zannetmiyordum.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

4. BÖLÜMÜN DEVAMI

Bu halimi en çok kim mi severdi?

Üniversite bittikten sonra okulun düzenlediği gezideydik. Nihat’la ilişkimiz sallantıdaydı. Bir süre sonra ilişkinin kendini yenileyebilmesi için bir şeyler yapmak gerekiyor sanırsam, yoksa tavanı akıtan küçük kulübedeki tahta masa gibi çürüyüp duruyor içten içe bir şeyler. O günün sabah kahvesini masanın üstüne koyduğunuzda ise masa çöküyor; kahve dökülüyor, o çok sevdiğin kahve kupan da paramparça oluyor. Ne kahve keyfi kalıyor, ne bir şey... Ne masa, ne kahve, ne kulübe... Hangisini seversen sev, neyin yerine koyarsan koy, bütün yap-boz dağılıyor. Çıkıp gidiyorsun kulübeden, başka bir yerlere. Nihat’la evlilik hayali bile kurmuştum. Geleceğimde onu yanımda görmek güzel gibiydi. Belki 3,5 senenin alışkanlığı, onu silmek istemiyordum sahnelerden, böyle devam etsin istiyordum.

- Nihat! Gelsene.

- Plaj bu gece çok güzel, öyle değil mi?

- Evet, şezlonglara oturup bütün gece burayı izleyebilirim.

- İzleyebili-riz.

- Geldiğimizden beri pek fazla bir arada vakit geçiremedik.

- Son birkaç aydır, yanyana olmamıza rağmen fazla vakit geçiremedik birlikte. Sence de fazla kısa cümleler kurmuyor muyuz? Ne kadar az anlatırsak o kadar iyi gibi geliyor ikimize de?

- Değil, öyle değil.

- Yapma Zeynep. Şu an eminim, nasıl bir sıfatla olursa olsun hayatında benden fazla yer açtığın bir sürü insan var. Yerlerimiz daraldı, birbirimizin hayatında nefes alamıyoruz. Bu doğru değil, hem de hiç değil. Ne benim seni küçücük bir alana hapsetmeye hakkım var, ne senin beni. İçinde volta atacağımız bir hapishane avlusu değildir aşk.

- Öyle mi diyorsun?

- Evet.

- O zaman böyle devam etmenin de bir anlamı yok...

Nihat, bu kadar duygusal bir insan değil. Bu kadar duygusal bir bitiriş yapmaz, biliyorum. Tek bildiğim bir ay geçmeden kulağıma Nihat’ın Ahu’yla beraber olduğunun gelmesi. Yine de dediğim gibi Nihat’ı “iyi” hatırlıyorum. Hayatımın tepeme çökmesini bekliyorsunuz değil mi? Hayır, çökmedi.

Ben melek değilim.

Çok iyi bir insan da değilim.

Tamam, iyi bile değilim.

Nihat benden ayrıldıktan sonra arkadaşlarımla çok vakit geçirmeye başladım. Lise arkadaşlarımla, çünkü onlar iyi gelebilirdi en çok bana. Ajda, Murat, Alp... O yaz tatili her şeyi değiştirdi, güçlüydüm zaten. 8 yaşımda hayatımın iki önemli erkeğinin kaybıyla ayakta kalmıştım daha da güçlendim, çok güçlendim. Artık aşklarım bile bir garipti, sarsmayan aşk olabiliyor muydu?

- Nihat’tan ayrıldığını duydum.

- Evet, yani o benden ayrıldı daha doğrusu.

- Ne farkeder ki, bir ilişki tek yönlü bitmez hiçbir zaman.

- Bilmem, belki... Ama gittikçe güçleniyorum.

- Ben bile şu erkek halimle fazla güçlenmekten korkuyorum. Sarsmayan aşk da olabiliyor mu?

- Oluyor galiba...

- Yine de sarssın, parçalasın ister miydin?

- Bu sefer bütünlesin, bütünleşsin isterdim. Sadece “isterdim” de değil, bir süredir eminim sanki.

- Nasıl emin olabilir ki insan?

- Emin olamaz, sadece bilir.

- Evet, sadece bilir... Galiba ben de biliyorum bu sefer. Kırıp dökmeden güzelleştirecek gibi sanki değil mi?

- Güzelleştirecek gibi... Evet, bunu çok sevdim.

- Sadece “o” mu yapacak bunu, bir köşede durup izlemek mi istiyorsun? Hatta gözlerini bile tam açamayıp kısacak mısın?

İşte o an kalbim deli gibi atıyordu. Omuzlarımı düşürdüm, bakışlarımı devirdim, güzümde bir gülümseme vardı. Alın kırışıklıklarım belirginleşmişti:

- Hayır, ben öyle demek istemedim.

- Bu halin çok güzel, hafif bezgin, tam kıvamında.

- Ya, öyle mi? Beni sıkıştır böyle, sonra da arkana yaslanıp keyifle izle!

- Hayır bunları çok içten söylüyorum, acımasızca değil. Seni seviyorum ben Zeynep, gerçekten çok seviyorum. Bazen bilirsin, sadece içinde hissedersin, sevmekten alıkoyamazsın kendini. Sadece seviyorum.

- Alp... Ben de seni seviyorum, galiba bu sefer biliyorum. Çok iyi biliyorum.

Nereden biliyordum? Sadece hala içimdeki liseli kız gibi aşka inanıyordum, Alp’e aşık olduğuma inanıyordum. Nihat’ın hayatımda ondan daha fazla yer açtığım imasını Alp için kullandığını anladım tabi bir süre sonra. Son zamanlarda, Alp’le fazla zaman geçiriyordum, içimde ne zaman bir sıkıntı olsa Alp’i arıyordu gözlerim. Alp’e anlatmak istiyordum, MSN’i açıp Alp’i bekliyordum. Taşkışla- Orta Bahçeye gidip orda onun gelmesini bekliyordum, koridorlardan geçerken köşeden dönmesini bana doğru gelmesini bekliyordum, tesadüfler bekliyordum. Tesadüf dediklerim bu utanca rağmen beni aklayabileceklerdi çünkü. Çaba göstermeye utanıyordum; çünkü Nihat vardı. Alp’in yanına gidemezdim, Alp çıkmalıydı karşıma. Çıkıyordu da...

Eminim ki tesadüf de değildi. Sürekli karşılaşıyorduk ve ondan sonra ben Nihat’ın da gireceğini bile bile derse girmiyor Alp’le Taksim’de bir yerlere gidiyordum. En çok da Limonlu Bahçe’ye... Arka bahçede koltuklara yayılıp bir şeyler içiyorduk. Küçük Beyoğlu’nda portakallı malibu içmeye bazen de. Bir başka sevdiğimiz mekan da Galatasaray Lisesi’nin karşısındaki Makarna Kafe’ydi. İşin güzel yanı buralar normalde hep beraber takıldığımızda gitmediğimiz yerlerdi. “Nereye gidiyoruz?” diye sorulduğunda ikimizden aklından geçerdi, birbirimize bakardık; ama asla söylemezdik oralara gidelim diye. Alp’le benim yerimdi, bizimdi çünkü onlar ve ben bunu çok seviyordum.

İnanılmaz derecede terbiyesizce mi geliyor? Sizce aldatmak mı bu? Evet çünkü bence aldatmak. Hatta aldatmanın en kötüsü. Bir başkasıyla yatmaktan daha kötü; başka biriyle sevişirken ona yatağını açarsın, hatta kendi yatağını bile değil, kendini açarsın ve ertesi gün gider birlikte olduğun esas adamla sevişirsin. Bir şekilde bu durumdan daha dengelidir, aldatmak istisna durumlar haricinde gerçekten aşık değilsen yani; iki eşit yer açmaktır hayatında iki kişi için. Hatta bazen beraber olduğun esas adama daha çok yer ayırmışsındır. İçten içe bir başkasına aşık olmak, hayatında en büyük yeri onun için açmak... En kötüsü.... Ben bunu yaptım... En kötüsünü yaptım...

Alp’i hayatıma aldıkça Nihat’a yer kalmıyordu. Saatlerce Alp’le telefonda konuşuyordum ve Nihat’a Ajda’nın Işıl’ın lafa tuttuğunu söylüyordum. Alp de bundan nefret ediyordu belki. Çünkü onun da arkadaşlıktan öte bir sıfatı yoktu, benim bir sevgilim vardı. Hatta onun da bir sevgilisi vardı, Gülay, Nihat gibi o da figürana dönmüştü. Alp de melek değildi. Hataları, korkuları, zaafları vardı. Hani hikaye kitapları olur ya içlerinde maketler olur; işte onun gibi. Kitabı açtıkça kahramanlar canlanır, gerçekçi olur. Alp de öyleydi benim için. Hayatımın gerçek yanı, güzel yanı, sevgi; aşk dolu yanı.

Hayata bakışaçısı etkilemişti beni en çok.. Yargılamayışı mesela... Kimseyi yargılamıyordu, kendilerine göre sebeplerinin olacağını söylüyordu mesela. Olayları sonuna kadar yargılar; ama insanları asla. Ona her şeyi rahatlıkla söyleyebiliyordum bu sayede. Beni anlayacağını, bir şekilde beni rahatlatacağını, yol göstereceğini; ama beni o yola itmeyeceğini biliyordum.

Benim olmak istediğim kişiydi o. Belki de aşk dediğiniz bu demekti; aslında olmak istediğiniz kişiyi bulduğunuz an tamamlanıyordunuz. Kendinizi dev aynasında görebiliyordunuz bu sayede. Hayal olmadığını anlıyordunuz, yapmak istediklerinizin. “Demek ki sahiden mümkünmüş.” Diyordunuz. Aşık olduğunuz kişi birdenbire imkansızı mümkün yapan kahraman oluyordu. Mucize yaratmış gibi...

Ben de onun gibi kimseyi yargılayamıyordum. Olayları, bilgileri yargılamak kolaydı; ama insanlara iyi-kötü diye kendi değer yargılarıma göre hüküm giydirmek saçma geliyordu bana. Kusur gibi görünen şeyler bunlar, belki öyleler, kime ne? Benim yapamadığım tek bir şey vardı, işte tam da bu yüzden Alp’in beni yargılamayışı hoşuma gidiyordu, ben kendimi yaptığım hatalarla yargılarken!

Bu nasıl bir çelişki böyle!

Kendimi yargılıyorum, deli gibi...

Hatalarımı, kusurlarımı resmen fosforlu sarı kalemle işaretliyorum, ünlem işaretleriyle çevreliyorum, daire içine alıyorum. Kazıyor gibi hem de kağıdın üstüne, kimi zaman arkasına geçecek kadar bastırarak ya da kağıdı yırtabilecek kadar... Kendime, bir tek kendime karşı bu kadar acımasızım ne yapayım; ama dedim ya o bunu yapmıyordu, bu yüzden de kolaydı; güzeldi. Ona karşı dürüst olabilmek beni çok rahatlatıyordu. Ona Arda’yı bile anlatmıştım:

- Sanırım ona aşıktım ben Alp; ama hayatımda o kadar kalıplaşmış bir yeri vardı ki başka bir yerlere koymak bana zor geldi. Çok mu keskin yerlere yerleştirmeye çalışıyorum acaba ben insanları? Onun ilgisini bile göremedim bu yüzden.

- Herkes hata yapar, hem zannettiğin kadar kolay bir şey değildir bir insanı farklı yerlere koyabilmek hayatında. Yine de kendine sorman gereken sorunun başka olduğuna inanıyorum ben: Bu hala değiştirmek istediğin bir şey mi Zeynep? Yani geçmişte olsaydı da şu anın farklı mı olsaydı diye düşünüyorsun?

- Hayır aslında... Bir dakika,bir dakika... Hiç böyle düşünmemiştim. Durumun yenilgi olması bana zor geliyor sanırım. Yani bugünümde Arda’yla hayal etmiyorum kendimi.

- Yani o zamanlar bir hata yapmasaydın da Arda’yı başka yerlere koyabilseydin hayatında yine de bugün hayatının böyle olmasını isterdin.

- Tabiki yine senin yanında olmayı isterdim Alp! Baksana şu duruma, inanılmaz bir insansın sen. Gerçekten böyle düşünmedim hiç, hata yapmış gibi hissetmiyorum şimdi kendimi.

Bunun gibi bir sürü şey yaşadım işte. Ne zaman bir konuda kafam karışsa Alp bana yeni bir pencere inşaa ediyordu, önüne saksıda çiçekleri, dantelli perdeleri de tamamlayıp harika bir bakışaçısı yaratıyordu. Beni o pencerenin önüne oturtmuyordu: “İstersen bir bak.” diyordu; ama ben oradan başka bir yere gidemiyordum. Ondan uzaklaşmam imkansızdı, evim gibiydi onun gözlerinin gördükleri... Onun ruhu benim yuvamdı.

Nihat elbette bu durumdan rahatsızdı. Ben Alp’in hayatımdaki yerinin istemsiz bir şekilde oluştuğu izlenimini yaratmaya çalışırken aslında o her şeyi çok iyi biliyordu. Aslında Nihat’ı hâlâ seviyordum ve bu Alp’in dantel perdeli penceresinden baktığımda o kadar da imkansız gibi gözükmüyordu.

Şimdi söyleyeceklerim belki garip gelecek, uygun olmayacak sizin değer yargılarınıza; ama ben bunları öğrendim yaşarken: Bir kişiye birden çok kere aşık olabilirsiniz; yeniden ve yeniden. Önce aşık olup sonra vazgeçip yeniden aşık olursunuz işte, bu kadar basit. Her ne kadar karışık olmasını seviyor olsak da her şey çok basit aslında. İkincisi şu: aynı anda birden fazla kişiye aşık olabilirsiniz. Birini daha az sevmek değil, basbayağı aşık olmak ya da başka türlü. Aşkın, sevginin çeşitleri de vardır zaten. Kalbimiz çok mu geniş, çok mu yer var? Birini hayatında en güzel yere koyabilirken bir başkasına aşık olabiliyor insan. İşte hiç belli olmuyor, elinize milyonlarca sıfat veriyorlar; bir sürü de insan. Etiketlemek durumundasınız bir süre sonra. En nefret ettiğim şey aslında, kesin etiketler... Çünkü çok yapıyorum, çünkü bir daha değiştiremiyorum; çünkü bir kişiye birden çok etiket yapıştıramıyorum.

Birkaç fincan kahve, dört peynirli tortellini ve portakal sulu malibuyla hayatımın baş köşesinde sakin sakin oturan Alp, Nihat hayatımdan çıktıktan sonra kıvrılıp masumca uyuduğu yerden kalkıp silkindi. Zaten hep orada olan biri, ruhumda yaşayan biri bana hiç acı vermeyebilirdi. Gerçekten böyle mucizevi bir şeyler olabilirdi.

Pembe diziye döndük artık. Cevabı tahmin edebilirsiniz.

Mucizevi şeyler olabilirdi...

Tabiki olmadı...

2 Temmuz 2010 Cuma

3. BÖLÜMÜN DEVAMI - I


- Arkadaşlık ortamı... Üniversite, hayat, iş derken bir sürü insanla tanışacağız zaten. Burayı arar mıyız? Yani buraya bağlanmak için başka şeyler olmalı, onları bulsak belki, bu taş bina aklımızdan hiç silinmez...
- Bilmem, ne gibi şeyler? Yani bu kadarı yetmez mi? Burası büyüyeceğimiz yer, önemli geliyor bana böyle şeyler, belki kız romantikliği, komik geliyor heralde sana...
- Gelmiyor. Bakış açın çok etkileyici Zeynep...

“Bakış açısı” olarak nitelendiremediğim üç cümleye böyle cevap veren biri tehlikeli sularda yüzüyor demektir. Lafı geçirdirdim ben de, yani hazır değildim, öyle birden.

Afalladım sanırım, kafam karıştı. Bütün bunlar Arda’yı bir çocukluk arkadaşı olarak kabul etmem anlamına geliyordu. Egemen’in sandığının aksine benim hayatımdaki rollerin belirlenmesiydi bir bakıma. Ve bu rolün sahibi Arda olunca bu basit bir çıkma teklifi olmaktan öteye gidiyordu.

Bir süre geçiştirdim Egemen’i; onu tanımaya çalıştım. Tanıdıkça da etkilenmeye başladım. Yakışıklı bir çocuktu, geniş omuzlu, uzun boylu... Bal rengi gözleri vardı ve bana başkalarına bakmadığı bir ışıltıyla bakması, Zeynep derken bakışlarının aldığı o sahiplenici hava çok hoşuma gidiyordu.

Zamanında bana demişti bakış açın etkileyici diye; bırakın o zamanları bugün bile ben bu kadar mantıklı ve bu kadar etkileyici bir düşünce sistemine sahip bir insan tanımadım. Romantikti, zekiydi. 14 yaşındaki bir kız olarak tüm bunlar onu, benim hayatımın ilk sırasına taşıyordu. Telefonda, MSN’de sürekli sohbet ediyorduk. Bazen okul çıkışları birlikte ada vapuruna biniyor, inmeden geri dönüyorduk. Ada havasının beni değiştirdiğini, daha mutlu bir insan yaptığını söylüyordu. “Resmen mutluluğun anahtarını bulmuşsun, sakın sırtını dönme buna!” diyordu. Mutlu olmak için yaşıyordu Egemen. Başarı, hırs, aşk, para... Hiçbiri için değil, onları gerçekten araç olarak oturtmuştu bile kafasında. Tek derdi mutlu olmaktı, tek amacı değdiğine inandığı insanlara mutluluk verebilmekti...
Bu küçük olgun adamın nasıl böyle olduğunu merak ediyordum bazen. Onunla ilgili daha fazla şey bilmek istiyordum. Benim için değerli bir kapalı kutuydu, öyle de kaldı uzunca bir süre. Ayrıldığımızda hâlâ onunla ilgili bilmediğim bir sürü şey vardı. Neden bana böyle uzak kaldı hiç bilmiyorum; ben onu bu kadar yakından tanımak isterken Egemen bir gün ayrılmak istediğini söyledi. Tabi ben sonradan bu ayrılığın mesajlarını aldığımı hatırladım. Düşünmek için zaman istiyor, bana sürekli hayatımdaki insanların yerlerini soruyordu. Garipti, belki de bana fazla karışık, fazla derin geldiğini düşünüyordu. Belki de öyleydi, yaşamadan nereden bilebilirim?

Öyle ya da böyle... Garip sorular, garip cümlelerden sonra bitti. Benden sonra çevresinde o kadar çok kız oldu ki anlatamam. Bazen Egemen’in gözlerini kontrol ederdim, bana baktığı gibi baktığı bir kız var mı diye? Bir süre olmadı böyle bir şey, bir ışıltı yakalayamadım; ama iki ay kadar sonra Nilay’a _ Nilay’ın diğer ismi Temmuz’du, okulda sadece Egemen ona Temmuz diyordu._ bakışlarında tanıdık bir ışıltı yakaladım ne yazık ki...

Buyrun size ergenlik bunalımı....
Hoşgeldiniz...

Karamsar takılmacalar, saç modelini değiştirmeceler, melankolik müzikler... Herkes bunu yaşar; ama ben bir erkek tarafından terk edilmeyi hazmedemezdim. Zaten babam ve Arda’da bunu yaşamıştım. Bana 3. darbe gibi gelen Egemen de öldürücü darbeydi. Hepsi terk etmişti. Birisi toprağın derinliklerine, birisi hayatımın gittikçe uzaklaşan toz bulutlarına, ötekisi sınıfta 2 yan sırama... Yaz mevsimi bile beni terk etti, kızın adına bir baksanıza.

Arda’la dostluğum da bu aralar kesinleşti. Egemen gerçekten de hayatımdaki insanları düzene sokmuştu, sonra da bir boşluk bırakıp gitmişti. Artık kemikleşmiş şeyleri oynatmak imkansızdı. Ah Egemen! Senden en son haber aldığımda, İsviçre’ye yerleşmiş; ünlü bir felsefe yazarı olmuştun orada. Geçen hafta bitirdim son kitabını, hâlâ sana böylesine değer verdiğimi bilsen ne derdin acaba?

***
Arda, babamın Antalya uçağı gibi irtifa kaybediyordu hayatımda. Bir sabah ilk aşkımdı, sonraki akşam dostum ve sonra arkadaşım... Gittikçe “tanıdık” sıfatı tanımlıyordu aslında Arda’yı. Lise hayatım çok güzel geçti; aşklar, dostluklar... Tek kötü yanı yıllar geçtikçe Arda’nın sadece özel günlerde aradığım bir tanıdığım haline gelmesiydi. Bayram ya da doğumgünleri... Bazen onları bile atlıyorduk. Yeşim Teyzeyle annem arada bir telefonla görüşüyorlardı. Yeşim Teyze bazen uğruyordu bize, nadir de olsa. Okuldan döndüğümde beni her gördüğünde “Ne kadar güzelleşmişsin!” deyip duruyordu. Bunları Arda’ya da anlatıyor mu diye düşünüyordum. Gerçekten de güzelleşmiş miydim? Tamam ne Özlem kadar ne de Ezgi kadar güzeldim; ama güzel sayılabilirdim. Beni mutlu etmeye yetiyordu. Yeşim Teyze’den iltifat duymak hoşuma gidiyordu...

Yeşim Teyze’yle annemin yaptığını biz de Arda’yla yapabilmeliydik.
Niye olmadı? Niye yapamadık?
Hiç bilmiyorum işte... Belki de kader.... Nasıl bir kaderse...

İşte bütün bunlar lise 1’de oldu hep. İlk seneydi; duygularım, düşüncelerim, hırslarım hatta yüz hatlarım bile oturmamıştı yerine. Hepsi birden beynimde, bedenimde dolaşıp duruyolardı. Sert çıktığım oluyordu bazen hayata, çok acımasız davrandığım sildiğim, parçaladığım...

Pişman mıyım?
İşte onu hiçbir zaman bilemeyeceğim...
Madem aşk hayatından açıldı konu, lise 2, Ufuk! Diyordum ya hayatının aşkını 14 yaşında bulabilir misin ne garip diye; işte 16 yaşım benim için hayatımın aşkını bulduğumu sandığım zamandı. Kimseye bu kadar aşık olabileceğimi düşünmüyordum, kimseyi sonsuza kadar sevebileceğimi... Hatta gülmeyin, bakın lütfen gülmeyin; evlilik hayalleri bile kurmuştum. Modern, okumuş, entelektüel bir görünümüm var evet; ama ben de evlilik hayali kurdum; trajikomik bir metropol kadınının gençliği işte. Tiyatroyu evliliği için bırakmış bir annem var, sanırım ben de aşk için her şeyden vazgeçebilirim diye düşünüyordum. Belki de doğruydu, şimdi kimim, neredeyim? Geçmişle paslaşarak anlattığım hikayemin neresindeyim, çok mu dar bir yerde sıkıştım... Onu bile bilmiyorum gerçekten. İstanbul trafiğinin ortasında camları buğulu eski model bir otobüsün içinde gidiyorum bir yerlere, dışarıyı göremiyorum; hangi durakta inmem gerektiğini bilmiyorum. İçim daralıyor; işte hayat da az buçuk klostrofobik yaptı belki beni de haberim yok...

Ufuk! Hayatımın aşkı! Arda’yı tamamen sıradanlığa iten insan. Artık Arda’yla konuşmuşum, konuşmamışım, uzaklaşmışım hiç önemli değildi. Ufuk vardı, hiçbir boşluk yoktu hayatımda ki zaten Arda’yı bir yere koyamıyordum en başından beri. Puzzle’ı zorlamanın anlamı yoktu.

Resim tamamdı...
Ama işte, bizim masalın kahramanı çok saftı...

Arda’yı hayatımdan tamamen kazıyamazdım, çocukluk anılarımda hep o vardı. Kendimi anlatırken onu nasıl pas geçebilirdim ki? Ufuk biliyordu... Ona hiçbir zaman Arda’ya bir zamanlar aşık olduğumu söylemedim; ama o hissediyordu sanki.

Ve tabiki her aşk hikayesi gibi bu da bitti bir gün. Hani bitmezdi! Bir erkeğin arkasından ağlayabileceğimi hayal etmezdim, hep mantıklı, hep güçlüydüm. Ajda Pekkan’ın şarkılarındaki kadınlardan olacaktım ben. “Amazonlar, asla ağlamaz!” diyecektim; ama çok ağladım. Bir sürü anı, mektuplar, hediyeler... Hayatımı Ufuk’tan temizlemek istiyordum. Ne arkadaş olarak ne tanıdık olarak tek bir zerresinin kalması bana acı veriyordu, onu her gün sınıfta görmek çok zordu.

En önemlisiyse bir daha asla aşık olamayacağıma kendimi inandırmış olmamdı. Ufuk’tan sonra ufak tefek aşk maceralarım oldu; ama aklımda tek bir şey vardı: bunlara değmez! Ufuk’la yaşadıklarımdan sonra basi ilişkiler gereksiz geliyordu; zaman kaybıydı. Çok eğlenceli olanları da vardı, oyun gibileri... Eksik olan şey benim aşık olma yetimdi...

Aşağı yukarı o zamanlara rastlıyor; okul orkestrasında solistlik yapmaya başladım. Sesim güzeldir aslında, şarkı söylemeyi de seviyorum. En azından sevebileceğim bir şey yapmak iyi geliyordu bana. Ağır bir depresyondu çünkü Ufuk’tan bana kalanlar, zordu...

Gitaristimiz Tunç’tu, baterist Murat, basta ve vokalde Gizem, orgda Batuhan ve solist olarak da ben... Tunç ve Gizem benden bir dönem üstlerdi ve sevgililerdi. Murat ve Batuhan da benimle yaşıttı. Eğleniyordum, sonuçta hiçbiri benim sınıfımda değillerdi, olayların dışındalardı. Bu beni rahatlatıyor, Ufuk’la aramdaki gerginlikten uzaklaşıyordu.

Orkestrada bir gün öyle bir şey oldu ki; bu anlattığımdan sonra hayatımın en büyük flashback’ini yaşadım. Aslında basit bir şeydi; ama bizim masalın kahramanının ne kadar saf olduğunu bir kez daha anladım, kendime etmediğim küfür kalmadı... Artık iş işten öyle bir geçmişti ki toparlanacak bir taraf kalmamıştı. Okulun son günü vereceğimiz konserin repertuarındaki şarkıydı her şeyi kilitleyen:

Sen iskeleye bağlı
Fırtınalardan yoksun
Tatlı rüzgara razı
Ben açık denizdeyim
Deniz bu belli olmaz
Huyunu seveyim

Tesadüfler... Tesadüfler... Seneler öncesinin şarkısı, gel sen burada karşıma çık... İşte o andan sonra Ardaların bizim eve geldiği güne sardım filmi, mesajlaşmalarımıza. Bana ne kadar çok değer verdiğini her fırsatta söylemesine, lisenin ilk günü benimle yorganının altından mesajlaşmasına ve daha büyük – küçük bir sürü söze, davranışa, olaya... Liseye başladığımız sıralarda bana aşıktı, resmen öyleydi. Oysa ben 14 yaşında aşk meşk işlerini bilmeyen ufacık bir kızdım. Emin olamamıştım! Saçma! Diyorum da safım işte diye!

Arda bana aşıktı!
Bir zamanlar!
Artık doğru dürüst konuşmuyorduk bile... O şansım öyle bir kaçmıştı ki bir daha elde edebilmem imkansızdı... O bile söylemişti değiştiğini... Değişmişti... Her şey... Tek bildiğim hayatımın en büyük hatasının Arda’ya karşı daha cesur olamamaktı. Bundan sonra yapabileceğim aşk hikayeleri konusunda daha dikkatli davranmaktı. Böyle bir hayal kırıklığını bir daha yaşamamaktı.

Aklımda dolaşan ne zaman başladığı sorusuydu. Arda’yla ne zaman tanıştığımı bile hatırlamıyordum 4 yaşında falan olmalıydım. Şeyi hatırlıyorum, 7.5 yaşındaydım. 8. Doğumgününde evine çağırmıştı bütün sınıfı. O gün Sedef Abla geldi yanıma, liseye başlamış olmalıydı o zamanlar Sedef Abla.

- Sen Zeynep’sin değil mi?
- Evet, daha önce mi tanıştık?
- Yok, hayır. Ben tahmin ettim.

Ablasına anlatmıştı demek ki beni. Sedef abla beni görür görmez tanıyacak bir durumdaydı. Hayat gerçekten garip; bitişler, başlangıçlar o kadar içiçe ki.

Bir daha o şarkıyı dinlememek daha iyi olabilirdi. İki günde bir söylemek zorunda olmasaydım tabi... Gerçi iyi oldu biliyor musunuz? Sanki her gün keskin bir bıçakla hatalarım vücudumda yaralar açıyordu, tabiki iyileşeceklerdi; ama ben hiçbir zaman unutmayacaktım. Küçük ayrıntılar hayatımda büyük kayıplara yol açabilirdi ve yine küçük ayrıntılar bunu bana gösterebilirdi. Biraz daha özen... Hayata karşı biraz daha özenli olmam gerekiyordu belki de...

Yeni şeyler öğrenmiştim, karşılığında yeni şeyler kaybetmiştim. Bazen düşünmüyor da değildim. Evet, kaybettiklerimin çok büyük şeyler olduklarını sanıyordum Arda’nın hayatımıda çok önemli bir yerinin olmaması sanki çok önemli gibiydi... Peki ya değilse? Yani aslında ya çok büyük bir hatadan döndüysem? Olmaması mı gerekiyordu acaba? Çok acı çektim, üzerine çok düşündüm, üzüldüm; olsaydı daha mı fazla üzülecektim...

Kader isterseniz... Kadercilik... Her şeye çabuk mu razı oluyorum... Çabuk mu pes ediyorum? Ben sadece bir haritada herkesin başına buyruk hareket ettiğini düşünüyorum. Karşılaşmayabiliriz hiçbir zaman o sokaklarda. Nasıl anlatsam, karşılaşmak için karşımdakini arka sokağa sabitleyip yanına koşamazdım ki. Onun da hareket etmeye bir şeyleri şekillendirmeye ihtiyacı vardı. Onun da bir nefes alanı olmalıydı. Sadece o da değil, o anki bütün olaylar. Hepsinin hareket etme özgürlüğü vardı ve eğer aşkın o an yaşanması gerekiyorsa tüm bunlar garip bir şekilde aşkın lehine hareket ediyordu. Aslında hepimiz sevgi doluyuz, aşk için çalışıyoruz. Aşk nasıl bir büyüyse olmaya karar verdiği an bütün insanları, bütün olayları kendi tarafına çekebiliyor. Sadece onun için nefes almaya, kişisel hareket alanımızı ona göre düzenlemeye ikna ediyor bizi. Ama o istemezse kimsenin nefesi yetmiyor buna. Kader mi bu? Tesadüf? Tanrı? Neye inanacağımı şaşırdım, çünkü biliyorum bu gerçek! Hepimiz yaşadık benzerlerini, garip tesadüfleri. Belki de seneler öncesinden evde unutulmuş bir kitapla başladı her şey. 5 dakika gecikti her şey ya da merdivenlerden inerken ayakkabı bağımızın çözülmüş olduğunu görünce. Rakamlar, dakikalar, numaralar, sıralar, kararlar, iki-üç adım fazla atmak, hızlı yürümek... Bunların hepsini istemsiz yapıyoruz, o an kafamıza estiği için. Belki de aşk ruhumuzu içten içe ikna ettiği için...
Hayatın bu kadar sihirli olduğuna inanmak anaokulu seviyesi gibi geldi belki size. Ben sadece yaşadıklarımı düşünüyorum, nasıl tesadüfler bunlar böyle? Dünya fütursuzca dönerken bu kadar düşünüyor mu yani? Dünya mı aşk mı bu kadar düşünen...

Aşk bile bu kadar mucizevi bir şeyken; bizi ona hazırlayanlar sihirli değil mi yani?

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails