Ufuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ufuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2010 Cumartesi

3. BÖLÜMÜN DEVAMI - II


Ufuk’la ilişkimiz bittikten bir sene kadar sonra eski bir defterimin arasında Ufuk’un çizdiği bir resim çıktı. Beni çizmişti, yüzümde yaramaz bir tebessüm vardı. O resmi görünce her şey birbirine girdi birden hayatımda. Arda, Ufuk... Beynim döndü, bir mektup yazmaya yeltendim. Şöyle bir şeydi:

“Hiç bitmeyecek değil mi?

Tamamen gitmeyeceksin hiç? Seni hep bir defterin arka sayfasında bulacağım. Yırtıp attıkça ben anılarımı sen bana geri döneceksin. Artık bundan sıkılmış olmam farketmiyor değil mi hiç? Bunun içimi inceden inceye sızlatıyor olması umrunda değil.

Git artık... O kadar çok zaman geçti ki ben senden gideli, ama sen hiç tam anlamıyla gitmedin buradan. Bu kadar sinmek zorundaydın sanki odama. Bu kadar sen olmak zorundaydı her şey. Odamın hayaleti olmuşsun farkında olmadan. Her şeyin olumsuz yanını görmeye başladım şimdi de. Hatta daha da kötüsü bunun için seni suçlamaya doğru gidiyor hayatım. Öyle bir karmaşa içindeyim ki. Sana da, ona da sayfalarca yazabilirim şu an. Kalbim kimsenin değil, benim bile değil. Tek bildiğim sana yazıp ona yazmaya cesaret edemediğime göre ona daha yakın.

Duruma bak, sana onu anlatıyorum. Öyle bir durum ki; senden istediğim kadar nefret ederim, sorun olmaz. Senin de umrunda olmaz zaten yüzüne bile söylesem, ama ondan nefret edip de içimdeki düğümü çözemem. Sen iyi ki çevremde değilsin. Bakma ben ne kadar “Tamamen gitmedin.” Desem de o bir anlık sinirle söylenmiş bir şey, burada değilsin bunu anlamak zor değil. Bedenin, ruhun, gölgen... her neyse...

Ama o burada...

Sürekli yanımda da bedenen, içimde...

Sen.. O.. İki basit kelime, iki basit özne. Biri başından kapalı öbürü zaten sonsuza kadar içinde kalacağım iki çıkmaz sokak. Üstelik oranın tek bir taşını kıramam, oradan çıkamam. Kaldırımda oturup mektup yazacağım. Üstelik öbür sokağa ithafen başlayıp olduğum yeri anlatacağım. Bir çıkmaz sokağa ötekini... Sana, onu...

İntikam amaçlı değil, yemin ederim ki değil. Zaten mektubun başında böyle bir amacım yoktu. Birdenbire gelişti her şey... Birdenbire... Hep öyle oluyor hayattta. Birden her şey dağılıyor. Ben kendimi bir kaldırımda oturmuş bunları yazarken buluyorum. Kimse yok, yazmaya yetecek bir ışıktan başka. Işığı umuda benzetmedim, eğer öyle düşündürdüysem seni açıklayayım dedim. Bu ışık bildiğimiz salt sokak lambasının ışığı. Bir tane sadece... O kadar...

Peki öteki sokak, senin sokağın, başından kapalı olan?

Başından kapalı değil aslında, oradan geliyorum. Orada çok mutlu olduğum zamanlar oldu; ama çıkmaz sokak, çıkmaz sokaktır; istisnası yoktur.

En büyük hatam bu oldu belki de. İstisnalara inanmak, gerçi önemi yok; artık inanmıyorum.

Çıkmaz sokak; çıkmaz sokaktır.

O yüzden oturdum kaldırımda yazıyorum. Sokağın sonuna yürümeye niyetim yok. Gerekirse hayatım boyunca otururum buraya, dayarım sırtımı soğuk bir duvara; yazarım.

Bir sokaktan, ötekine... Ya da bir hayattan... Bir aşktan hiçbir yere. Evet.. Şu an hiçbir sokağın hiçbir kaldırımında hiçbir şey yazıyorum. Hiç kimseyim.

İki özne... İki kişi... İki imkânsızlık; ama “O”radayım. “O”ndayım. Burada olmak istemesem olmazdım, mutlu bile sayılabilirim. Ondan nefret edemem çünkü. Senden de etmem, gerek yok, mühim değil artık.

Nerelerden nerelere geldi bu mektup böyle, iyi ki okumayacaksın.

Sen... O...

O... Evet... O... Çünkü O’nun çıkmaz sokağı senden bile önce vardı. Keşke çıkmaz sokak olmasaydı da sek sek oynaya oynaya girseydim o sokağa o yaşta... Küçük olmayı becerebiliyorken hâlâ...”

Çok hastalıklı! Bu mektup çok kötü! Resmen takıntılı... Biraz iğrenç hatta... Utandım resmen kendimden utandım yazdıktan sonra. Arda’ya bir özür borçluydum. Ben kim oluyordum da onu Ufuk’a anlatıyordum? Arda’ya yine imzasız, pulsuz, zarfsız ve onun asla okumayacağı bir mektup yazdım bunun üstüne.

A...,

Hala beni bıraktığın o çıkmaz sokağın içindeyim. Hani sana çıkmasını umduğum sokağım, başka bir sokağa ait hissedemedim kendimi. Neşe içinde oynayan çocuklar, dedikodu yapan ev kadınları... hiç öyle bir sokağım olmadı senin sokağından çıkamadım. Hep o sokak lambasının altında kucağımda kocaman bir defter bir şeyler yazdım, sonra yırttım attım, yırttım attım... Hiç iyi bakamadım sokağa anlayacağın. Görseydin kızar mıydın?

Beni abartmakla suçluyorsun değil mi şimdi? O kadar da kötü olmadığımı söylüyorsun. Ben kötü bir insanım sevgilim, bunu bile bile yapıyorum. Bu sokaktan yazdığım ilk sayfa içinden intikam taşan iğrenç bir mektuptu. Evet aslında başlarken öyle bir amacım yoktu. Sadece eski bir aşka mektuptu. İçimeki zehri ya da bu sokağı keşfedene kadar... Gerisi intikam, kabus... hem o mektup kimeydi? Ona ithafen başlıyodu, uzun uzun seni anlatıyordu. Görüyor musun işte? Kötüyüm ben...

Ama ne yapayım?

İçimden taşıyorsun, seni koymadan edemedim. O sokağı anlatmadan edemedim. Çünkü bir gün biliyorum bir gün... evet aşkım bu sokak artık bana ait olmayacak, çıkmaz sokak olmayacak. Ne zor! Benim kendime yeni bir sokak bulmam gerekecek. Ama hiçbir kaldırıma yaslanamayacağım, hiçbir ıssız sokak bu kadar güvende hissettiremeyecek bana kendimi. Hep diken üstünde, gözyaşım gözümde tetikte bekliyor olacağım. O güne kadar ufacık bir hatıra daha bıraksam buradan, bir tanecik daha... ilerde kanıtım bile olmayacak, zihnimde bile canlandıramayacağım. Yine de sen hiç merak etme...

O gün geldiğinde...

O gün inanılmaz güzel olacağım. Etrafa sahte gülücükler saçacağım. Sen bile gerçek sanacaksın. Hiçbir şeyi berbat etmeyeceğim. Hatta her şeyin harika olması için dua bile edeceğim.

Gerçi benim duam tutmaz, kusura bakma sevgilim.

Tutsaydı ben sana bu mektubu yazıyor olmazdım zaten... rüyama gel, n’olur...

Hoşçakal

İsmi bana yabancı ama herkesin bildiği sevgilim... ”

Günah çıkarma gibi oldu bu. Kendi kendime suç işleyip kendi kendime özür yazısı yazıyordum. Komik, ironik... Bu mektupları hâlâ duruyor olmalı bir yerlerde, atmadım onları. Kimse bilmiyor; ama ben saklıyorum. Lisede başlayıp birkaç yıl önce yazmayı bıraktığım günlüğüm, hayatımın karalama defteri. Uzun yıllar yazdım, çok şey yazdım. Şiir, mektup, şarkılar bazen... Coldplay’den Trouble mesela...

“and i never meant to cause you trouble
i never meant to do you wrong
and ah, well if i ever caused you trouble
oh, no i never meant to do you harm”

Bir gün öyle bir şey oldu ki, hayatım öyle bir değişti ki, yazmamın bir anlamı kalmadı artık. Hele de o günlüğe. 1-2 sene önceydi, çok değişti. 28 yaşındayım şimdi, 26-27 yaşlarındaydım. Anlatacağım, henüz çok erken; önce başka şeylerle devam etmeliyim. Liseden ufak ufak çıkmanın vakti geldi sanırım.

Sevgi... Aşk... Benim için inanılmaz önemliydi. Hemen bir solukta onları anlatmamdan belli değil mi? Aşk hikayelerimi özlemişim galiba. O zamanlar Arda’nın da benim önem verdiğim şeylere önem verdiğini sanırdım. Dünya benim için nasıl sevginin çevresinde dönüyorsa onun için de öyle olmalıydı. Benim en büyük gücüm nasıl sevebilme yetimden geliyorsa, Arda da böyle güçlü bir insan olarak geçiyordu aklımdan.

"Dünya döner bir gün daha
Yeryüzünde aşk durdukça
Gece erken inse bile korkma
O hep seninle kaldıkça"

Aslında lise benim için bundan öte bir sürü şeyin yaşandığı bir yer oldu. Demiştim ya hani ilk gün o masada birlikte oturduğum insanlar kim bilir nasıl yerlerde olacaklar 4 sene sonra diye. Lise bittiğinde hepsiyle hikayelerim olmuştu, hiç beklemediğim hikayelerim...

Berk’le Ezgi mesela. Çok seviyorum ikisini de, onlar da birbirlerini seviyorlardı. Belki de aralarındaki aşka bu kadar saygı duyduğumdan... İlk gün Feray’ın Berk’e karşı ilgisi olduğunu düşünmüştüm mesela. Vardı da, kendi hayatım söz konusu olduğunda acemiydim evet ama başkalarının aşk meşk meselelerinin Güzin Abla’sı olmuştum. Feray deli gibi aşıktı Berk’e, Ezgi’nin hiç öyle bir düşüncesi yoktu. Sonra bir şeyler oldu, bir okul gezisiydi sanırım. Her şey birbirine girdi. Pembe diziye döndük gerçekten... Gülçin sonra, ilk gün sessiz sakin diye anlattığım kız başıma neler açtı.

Rock bar diye beni götürdüğü yer komik haber başlıklarıyla ifade edersem tam bir “uyuşturucu batağı”ydı. Böyle şeyler de gördüm ya! O garip insanlarla tanıştım, Gülçin uyuşturucu kullanmıyordu evet; ama o “garip” insanların arasına girmek için her şeyi yapardı. Doğukan vardı sevgilisi, benimle ilgileniyordu çocuk. Tabi ben saf ve flörtöz tavırlarımdan dolayı biraz geç anlamıştım durumu. Gülçin’in Doğukan’ı kıskanıp çantama kokain koyması mı dersiniz, o geceyi nezarette geçirmem mi, annemle deli gibi kavga etmem mi... O geceden sonra Gülçin’den elimden geldiği kadar uzak durdum. Tabi ne o ne Doğukan benden uzak durdu. Gülçin’in arkamdan çıkardığı binbir tane dedikodu... Hepsiyle uğraş dur, şimdi saçma geliyor; umrumda olmamalıydı. Gençlik...

Feray! Dünya tatlısı, geveze kız... En yakın arkadaşlarımdan. O olmasa bu kadar şeyi nasıl atlatırdım bilmiyorum. Yani atlatabildiğim kadarından bahsediyorum. Ezgi ve Feray’ın aralarını düzeltmek için az arabuluculuk yapmadım, ne komik işlerle uğraştım bir bilseniz... Sinan var tabi bir de, sarışın küçük oğlan çocuğu demiştim ona. Şimdi görseniz gülmekten ölürsünüz, basketbolcu ağabeyimiz. E öyle olunca da oldukça gelişkin bir vücudu var. Büyüdük, evet çok büyüdük. Değiştik, döndük, parçalandık, birleştik, yandık, donduk... Büyüdük... Sinan’la hâlâ görüşüyorum, üniversite boyunca koptuk biraz; ama sonra tesadüfler onu yine hayatıma soktu. Üniversite hayatınaysa geliyorum şimdi, durun biraz. Ajda... İlk gün soğuk bulduğum kız. En yakın arkadaşım, canım, hayatımın en güzel yanlarından biri. Nasıl o hale geldi anlatacağım, bizim hikaye öyle birkaç cümleyle bitmez. Cevaplanacak çok soru var... Alp! Onu da çok farklı konumlara getirdi hayat... Çok şey var anlatılacak. Berk, Feray, Ezgi, Sinan, Ajda, Alp, Arda... Hakan ve Tuna, Gülçin’in en yakın arkadaşlarıydılar; dolayısıyla benim hayatıma bir daha almamak üzere sildiğim insanlar. Başımı daha fazla derde sokmak istemiyordum. Bir de orkestradan bateristimiz Murat. Diğer grup elemanlarıyla koptuk zamanla; ama Murat’la aynı bölümdeydik üniversitede.

Milyonlarca saniye ve küçük küçük anılardan oluşan lise de böylece bitmişti. Çok özledim o ortamı zamanla, çok aradım. Yine de yeni şeyler güzeldi, yeni bir hayat...

2 Temmuz 2010 Cuma

3. BÖLÜMÜN DEVAMI - I


- Arkadaşlık ortamı... Üniversite, hayat, iş derken bir sürü insanla tanışacağız zaten. Burayı arar mıyız? Yani buraya bağlanmak için başka şeyler olmalı, onları bulsak belki, bu taş bina aklımızdan hiç silinmez...
- Bilmem, ne gibi şeyler? Yani bu kadarı yetmez mi? Burası büyüyeceğimiz yer, önemli geliyor bana böyle şeyler, belki kız romantikliği, komik geliyor heralde sana...
- Gelmiyor. Bakış açın çok etkileyici Zeynep...

“Bakış açısı” olarak nitelendiremediğim üç cümleye böyle cevap veren biri tehlikeli sularda yüzüyor demektir. Lafı geçirdirdim ben de, yani hazır değildim, öyle birden.

Afalladım sanırım, kafam karıştı. Bütün bunlar Arda’yı bir çocukluk arkadaşı olarak kabul etmem anlamına geliyordu. Egemen’in sandığının aksine benim hayatımdaki rollerin belirlenmesiydi bir bakıma. Ve bu rolün sahibi Arda olunca bu basit bir çıkma teklifi olmaktan öteye gidiyordu.

Bir süre geçiştirdim Egemen’i; onu tanımaya çalıştım. Tanıdıkça da etkilenmeye başladım. Yakışıklı bir çocuktu, geniş omuzlu, uzun boylu... Bal rengi gözleri vardı ve bana başkalarına bakmadığı bir ışıltıyla bakması, Zeynep derken bakışlarının aldığı o sahiplenici hava çok hoşuma gidiyordu.

Zamanında bana demişti bakış açın etkileyici diye; bırakın o zamanları bugün bile ben bu kadar mantıklı ve bu kadar etkileyici bir düşünce sistemine sahip bir insan tanımadım. Romantikti, zekiydi. 14 yaşındaki bir kız olarak tüm bunlar onu, benim hayatımın ilk sırasına taşıyordu. Telefonda, MSN’de sürekli sohbet ediyorduk. Bazen okul çıkışları birlikte ada vapuruna biniyor, inmeden geri dönüyorduk. Ada havasının beni değiştirdiğini, daha mutlu bir insan yaptığını söylüyordu. “Resmen mutluluğun anahtarını bulmuşsun, sakın sırtını dönme buna!” diyordu. Mutlu olmak için yaşıyordu Egemen. Başarı, hırs, aşk, para... Hiçbiri için değil, onları gerçekten araç olarak oturtmuştu bile kafasında. Tek derdi mutlu olmaktı, tek amacı değdiğine inandığı insanlara mutluluk verebilmekti...
Bu küçük olgun adamın nasıl böyle olduğunu merak ediyordum bazen. Onunla ilgili daha fazla şey bilmek istiyordum. Benim için değerli bir kapalı kutuydu, öyle de kaldı uzunca bir süre. Ayrıldığımızda hâlâ onunla ilgili bilmediğim bir sürü şey vardı. Neden bana böyle uzak kaldı hiç bilmiyorum; ben onu bu kadar yakından tanımak isterken Egemen bir gün ayrılmak istediğini söyledi. Tabi ben sonradan bu ayrılığın mesajlarını aldığımı hatırladım. Düşünmek için zaman istiyor, bana sürekli hayatımdaki insanların yerlerini soruyordu. Garipti, belki de bana fazla karışık, fazla derin geldiğini düşünüyordu. Belki de öyleydi, yaşamadan nereden bilebilirim?

Öyle ya da böyle... Garip sorular, garip cümlelerden sonra bitti. Benden sonra çevresinde o kadar çok kız oldu ki anlatamam. Bazen Egemen’in gözlerini kontrol ederdim, bana baktığı gibi baktığı bir kız var mı diye? Bir süre olmadı böyle bir şey, bir ışıltı yakalayamadım; ama iki ay kadar sonra Nilay’a _ Nilay’ın diğer ismi Temmuz’du, okulda sadece Egemen ona Temmuz diyordu._ bakışlarında tanıdık bir ışıltı yakaladım ne yazık ki...

Buyrun size ergenlik bunalımı....
Hoşgeldiniz...

Karamsar takılmacalar, saç modelini değiştirmeceler, melankolik müzikler... Herkes bunu yaşar; ama ben bir erkek tarafından terk edilmeyi hazmedemezdim. Zaten babam ve Arda’da bunu yaşamıştım. Bana 3. darbe gibi gelen Egemen de öldürücü darbeydi. Hepsi terk etmişti. Birisi toprağın derinliklerine, birisi hayatımın gittikçe uzaklaşan toz bulutlarına, ötekisi sınıfta 2 yan sırama... Yaz mevsimi bile beni terk etti, kızın adına bir baksanıza.

Arda’la dostluğum da bu aralar kesinleşti. Egemen gerçekten de hayatımdaki insanları düzene sokmuştu, sonra da bir boşluk bırakıp gitmişti. Artık kemikleşmiş şeyleri oynatmak imkansızdı. Ah Egemen! Senden en son haber aldığımda, İsviçre’ye yerleşmiş; ünlü bir felsefe yazarı olmuştun orada. Geçen hafta bitirdim son kitabını, hâlâ sana böylesine değer verdiğimi bilsen ne derdin acaba?

***
Arda, babamın Antalya uçağı gibi irtifa kaybediyordu hayatımda. Bir sabah ilk aşkımdı, sonraki akşam dostum ve sonra arkadaşım... Gittikçe “tanıdık” sıfatı tanımlıyordu aslında Arda’yı. Lise hayatım çok güzel geçti; aşklar, dostluklar... Tek kötü yanı yıllar geçtikçe Arda’nın sadece özel günlerde aradığım bir tanıdığım haline gelmesiydi. Bayram ya da doğumgünleri... Bazen onları bile atlıyorduk. Yeşim Teyzeyle annem arada bir telefonla görüşüyorlardı. Yeşim Teyze bazen uğruyordu bize, nadir de olsa. Okuldan döndüğümde beni her gördüğünde “Ne kadar güzelleşmişsin!” deyip duruyordu. Bunları Arda’ya da anlatıyor mu diye düşünüyordum. Gerçekten de güzelleşmiş miydim? Tamam ne Özlem kadar ne de Ezgi kadar güzeldim; ama güzel sayılabilirdim. Beni mutlu etmeye yetiyordu. Yeşim Teyze’den iltifat duymak hoşuma gidiyordu...

Yeşim Teyze’yle annemin yaptığını biz de Arda’yla yapabilmeliydik.
Niye olmadı? Niye yapamadık?
Hiç bilmiyorum işte... Belki de kader.... Nasıl bir kaderse...

İşte bütün bunlar lise 1’de oldu hep. İlk seneydi; duygularım, düşüncelerim, hırslarım hatta yüz hatlarım bile oturmamıştı yerine. Hepsi birden beynimde, bedenimde dolaşıp duruyolardı. Sert çıktığım oluyordu bazen hayata, çok acımasız davrandığım sildiğim, parçaladığım...

Pişman mıyım?
İşte onu hiçbir zaman bilemeyeceğim...
Madem aşk hayatından açıldı konu, lise 2, Ufuk! Diyordum ya hayatının aşkını 14 yaşında bulabilir misin ne garip diye; işte 16 yaşım benim için hayatımın aşkını bulduğumu sandığım zamandı. Kimseye bu kadar aşık olabileceğimi düşünmüyordum, kimseyi sonsuza kadar sevebileceğimi... Hatta gülmeyin, bakın lütfen gülmeyin; evlilik hayalleri bile kurmuştum. Modern, okumuş, entelektüel bir görünümüm var evet; ama ben de evlilik hayali kurdum; trajikomik bir metropol kadınının gençliği işte. Tiyatroyu evliliği için bırakmış bir annem var, sanırım ben de aşk için her şeyden vazgeçebilirim diye düşünüyordum. Belki de doğruydu, şimdi kimim, neredeyim? Geçmişle paslaşarak anlattığım hikayemin neresindeyim, çok mu dar bir yerde sıkıştım... Onu bile bilmiyorum gerçekten. İstanbul trafiğinin ortasında camları buğulu eski model bir otobüsün içinde gidiyorum bir yerlere, dışarıyı göremiyorum; hangi durakta inmem gerektiğini bilmiyorum. İçim daralıyor; işte hayat da az buçuk klostrofobik yaptı belki beni de haberim yok...

Ufuk! Hayatımın aşkı! Arda’yı tamamen sıradanlığa iten insan. Artık Arda’yla konuşmuşum, konuşmamışım, uzaklaşmışım hiç önemli değildi. Ufuk vardı, hiçbir boşluk yoktu hayatımda ki zaten Arda’yı bir yere koyamıyordum en başından beri. Puzzle’ı zorlamanın anlamı yoktu.

Resim tamamdı...
Ama işte, bizim masalın kahramanı çok saftı...

Arda’yı hayatımdan tamamen kazıyamazdım, çocukluk anılarımda hep o vardı. Kendimi anlatırken onu nasıl pas geçebilirdim ki? Ufuk biliyordu... Ona hiçbir zaman Arda’ya bir zamanlar aşık olduğumu söylemedim; ama o hissediyordu sanki.

Ve tabiki her aşk hikayesi gibi bu da bitti bir gün. Hani bitmezdi! Bir erkeğin arkasından ağlayabileceğimi hayal etmezdim, hep mantıklı, hep güçlüydüm. Ajda Pekkan’ın şarkılarındaki kadınlardan olacaktım ben. “Amazonlar, asla ağlamaz!” diyecektim; ama çok ağladım. Bir sürü anı, mektuplar, hediyeler... Hayatımı Ufuk’tan temizlemek istiyordum. Ne arkadaş olarak ne tanıdık olarak tek bir zerresinin kalması bana acı veriyordu, onu her gün sınıfta görmek çok zordu.

En önemlisiyse bir daha asla aşık olamayacağıma kendimi inandırmış olmamdı. Ufuk’tan sonra ufak tefek aşk maceralarım oldu; ama aklımda tek bir şey vardı: bunlara değmez! Ufuk’la yaşadıklarımdan sonra basi ilişkiler gereksiz geliyordu; zaman kaybıydı. Çok eğlenceli olanları da vardı, oyun gibileri... Eksik olan şey benim aşık olma yetimdi...

Aşağı yukarı o zamanlara rastlıyor; okul orkestrasında solistlik yapmaya başladım. Sesim güzeldir aslında, şarkı söylemeyi de seviyorum. En azından sevebileceğim bir şey yapmak iyi geliyordu bana. Ağır bir depresyondu çünkü Ufuk’tan bana kalanlar, zordu...

Gitaristimiz Tunç’tu, baterist Murat, basta ve vokalde Gizem, orgda Batuhan ve solist olarak da ben... Tunç ve Gizem benden bir dönem üstlerdi ve sevgililerdi. Murat ve Batuhan da benimle yaşıttı. Eğleniyordum, sonuçta hiçbiri benim sınıfımda değillerdi, olayların dışındalardı. Bu beni rahatlatıyor, Ufuk’la aramdaki gerginlikten uzaklaşıyordu.

Orkestrada bir gün öyle bir şey oldu ki; bu anlattığımdan sonra hayatımın en büyük flashback’ini yaşadım. Aslında basit bir şeydi; ama bizim masalın kahramanının ne kadar saf olduğunu bir kez daha anladım, kendime etmediğim küfür kalmadı... Artık iş işten öyle bir geçmişti ki toparlanacak bir taraf kalmamıştı. Okulun son günü vereceğimiz konserin repertuarındaki şarkıydı her şeyi kilitleyen:

Sen iskeleye bağlı
Fırtınalardan yoksun
Tatlı rüzgara razı
Ben açık denizdeyim
Deniz bu belli olmaz
Huyunu seveyim

Tesadüfler... Tesadüfler... Seneler öncesinin şarkısı, gel sen burada karşıma çık... İşte o andan sonra Ardaların bizim eve geldiği güne sardım filmi, mesajlaşmalarımıza. Bana ne kadar çok değer verdiğini her fırsatta söylemesine, lisenin ilk günü benimle yorganının altından mesajlaşmasına ve daha büyük – küçük bir sürü söze, davranışa, olaya... Liseye başladığımız sıralarda bana aşıktı, resmen öyleydi. Oysa ben 14 yaşında aşk meşk işlerini bilmeyen ufacık bir kızdım. Emin olamamıştım! Saçma! Diyorum da safım işte diye!

Arda bana aşıktı!
Bir zamanlar!
Artık doğru dürüst konuşmuyorduk bile... O şansım öyle bir kaçmıştı ki bir daha elde edebilmem imkansızdı... O bile söylemişti değiştiğini... Değişmişti... Her şey... Tek bildiğim hayatımın en büyük hatasının Arda’ya karşı daha cesur olamamaktı. Bundan sonra yapabileceğim aşk hikayeleri konusunda daha dikkatli davranmaktı. Böyle bir hayal kırıklığını bir daha yaşamamaktı.

Aklımda dolaşan ne zaman başladığı sorusuydu. Arda’yla ne zaman tanıştığımı bile hatırlamıyordum 4 yaşında falan olmalıydım. Şeyi hatırlıyorum, 7.5 yaşındaydım. 8. Doğumgününde evine çağırmıştı bütün sınıfı. O gün Sedef Abla geldi yanıma, liseye başlamış olmalıydı o zamanlar Sedef Abla.

- Sen Zeynep’sin değil mi?
- Evet, daha önce mi tanıştık?
- Yok, hayır. Ben tahmin ettim.

Ablasına anlatmıştı demek ki beni. Sedef abla beni görür görmez tanıyacak bir durumdaydı. Hayat gerçekten garip; bitişler, başlangıçlar o kadar içiçe ki.

Bir daha o şarkıyı dinlememek daha iyi olabilirdi. İki günde bir söylemek zorunda olmasaydım tabi... Gerçi iyi oldu biliyor musunuz? Sanki her gün keskin bir bıçakla hatalarım vücudumda yaralar açıyordu, tabiki iyileşeceklerdi; ama ben hiçbir zaman unutmayacaktım. Küçük ayrıntılar hayatımda büyük kayıplara yol açabilirdi ve yine küçük ayrıntılar bunu bana gösterebilirdi. Biraz daha özen... Hayata karşı biraz daha özenli olmam gerekiyordu belki de...

Yeni şeyler öğrenmiştim, karşılığında yeni şeyler kaybetmiştim. Bazen düşünmüyor da değildim. Evet, kaybettiklerimin çok büyük şeyler olduklarını sanıyordum Arda’nın hayatımıda çok önemli bir yerinin olmaması sanki çok önemli gibiydi... Peki ya değilse? Yani aslında ya çok büyük bir hatadan döndüysem? Olmaması mı gerekiyordu acaba? Çok acı çektim, üzerine çok düşündüm, üzüldüm; olsaydı daha mı fazla üzülecektim...

Kader isterseniz... Kadercilik... Her şeye çabuk mu razı oluyorum... Çabuk mu pes ediyorum? Ben sadece bir haritada herkesin başına buyruk hareket ettiğini düşünüyorum. Karşılaşmayabiliriz hiçbir zaman o sokaklarda. Nasıl anlatsam, karşılaşmak için karşımdakini arka sokağa sabitleyip yanına koşamazdım ki. Onun da hareket etmeye bir şeyleri şekillendirmeye ihtiyacı vardı. Onun da bir nefes alanı olmalıydı. Sadece o da değil, o anki bütün olaylar. Hepsinin hareket etme özgürlüğü vardı ve eğer aşkın o an yaşanması gerekiyorsa tüm bunlar garip bir şekilde aşkın lehine hareket ediyordu. Aslında hepimiz sevgi doluyuz, aşk için çalışıyoruz. Aşk nasıl bir büyüyse olmaya karar verdiği an bütün insanları, bütün olayları kendi tarafına çekebiliyor. Sadece onun için nefes almaya, kişisel hareket alanımızı ona göre düzenlemeye ikna ediyor bizi. Ama o istemezse kimsenin nefesi yetmiyor buna. Kader mi bu? Tesadüf? Tanrı? Neye inanacağımı şaşırdım, çünkü biliyorum bu gerçek! Hepimiz yaşadık benzerlerini, garip tesadüfleri. Belki de seneler öncesinden evde unutulmuş bir kitapla başladı her şey. 5 dakika gecikti her şey ya da merdivenlerden inerken ayakkabı bağımızın çözülmüş olduğunu görünce. Rakamlar, dakikalar, numaralar, sıralar, kararlar, iki-üç adım fazla atmak, hızlı yürümek... Bunların hepsini istemsiz yapıyoruz, o an kafamıza estiği için. Belki de aşk ruhumuzu içten içe ikna ettiği için...
Hayatın bu kadar sihirli olduğuna inanmak anaokulu seviyesi gibi geldi belki size. Ben sadece yaşadıklarımı düşünüyorum, nasıl tesadüfler bunlar böyle? Dünya fütursuzca dönerken bu kadar düşünüyor mu yani? Dünya mı aşk mı bu kadar düşünen...

Aşk bile bu kadar mucizevi bir şeyken; bizi ona hazırlayanlar sihirli değil mi yani?

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails