Murat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Murat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Temmuz 2010 Salı

4. BÖLÜM: YENİ BİR HAYAT

Söylesenize bana: Şu mutluluk denilen lanet şey nasıl seçiyor bizi, nasıl karar veriyor gelmeye?

Neyse fazla göbekten daldım, birazcık başa sarmalı...

İstanbul Teknik Üniversitesi, iç mimarlık bölümü. Hep istiyordum zaten, hikayelerimi böyle anlatabilecektim, tarzımı böyle ortaya koyabilecektim. Dediğim gibi Murat da benimle aynı bölümdeydi. Alp de bizimle aynı üniversitede mimarlıkta, Ajda İTÜ’de işletme mühendisliğinde, Ezgi, Çapa Tıp Fakültesi’nde, Sinan Boğaziçi Üniversitesi bilgisayar mühendisliğinde, Berk yine orada Makina Mühendisliğinde; Feray, son sene bölüm değiştirdiğinden Yeditepe Üniversitesi reklamcılıkta yaptık lisanslarımızı. Arda o sene kazanamadı istediği yeri, aslında istediği yeri o da bilmiyordu. Gülçin ODTÜ’ye gitti, inşaat mühendisliğine. Aman benden uzak olsun, kankalarını da götürsün derken Tuna’nın da Alp’le aynı bölümde olduğunu öğrendim. Hakan’dansa kurtulmuştum, Trakya tıp. Ondan da nasıl doktor olacaksa artık diye düşünmedim değil...

İşte böyle... Artık hepimizin farklı bir sıfatı vardı. Havuz derslerimiz vardı ilk dönem İngilizce ve matematik, mühendislerle alıyorduk, diğer derslerimiz de şimdilik fakülte içinde ortaktı; insanlarla tanışırken bölümünü söylemek sana ayrı bir hava katıyordu sanki. Yeni mekanım Taşkışla’ydı.

- Ben Zeynep, iç mimarlıktan.

Pek yabancılık çekmedim, derslerimizin hepsini Murat’la ortak seçmiştik. Tesadüfen projelerde de aynı grupta olduğumuzdan yakın bir arkadaşla başlamıştım üniversiteye. Arada Alp’le de görüşebiliyorduk, bazı derslerimiz ortaktı. Yeni insanlar da vardı tabi. Işıl, Ahu ve Orkun’la tanıştım ilk gün matematik sınıfında. Işıl ve Orkun’la da proje gruplarında aynı grupta olunca daha da yakın arkadaş olduk. Yine mimarlık derslerinden Harun, Ebru, Sedat, Azra da grubumuza katıldı. Ders çıkışlarında, ders aralarında hep Taksim’deydik. Bak sen! Liseye başladığımda İstanbul’u hiç bilmeyen ben her gün İstanbul sokaklarında... Şaka maka çok sevmiştim İstanbul’u. Adadan taşındığımızda zor gelmişti; ama şimdi buradan asla ayrılamayacağımı biliyordum. Tercih listemde İstanbul dışı hiçbir tercih yoktu hatta. Nerden geldiyse bu İstanbul aşkı da bilmiyorum.

Arada birini unuttuğumu farkettim. Sahra... Çocukluk arkadaşım, beni benden iyi tanıyan insan. Onu niye bu kadar seviyorum, bilmiyorum. Belki kusurları olduğu için. Gerçi kusurlar için kesin çizgiler de çizemem ben. Kusurları ve hataları olan insanlar bana her zaman daha gerçek geldiler çünkü. Ütopik insanlar istemedim çevremde, gerekirse kusurları olan gerçek kişilikler. Sahra da Yeditepe Üniversitesi’indeydi, sosyolojide. Üniversiteye başlayınca Sahra’yla daha sık görüşmeye birbirimizin üniversitelerine gelip gitmeye başladık. Bu sayede Feray’ı da görebiliyordum. Sahra bana iyi geliyordu, çünkü beni yargılamıyordu hatalarımda.

Konu çok karışık olunca arada dağılıyor farkındayım. Düz bir çizgi halinde bütün yaşadıklarımı, herkesin duygularını, düşüncelerimi anlatamam. Zik zaklar çiziyor bu hikaye spiraller, eğri büğrü çizgiler... Kolajlar olur ya bir köşesi karalama, bir köşesinde kumaş parçaları, kağıtlar, düğmeler, tüyler, süngerler, geometrik şekiller... Bir sayfayı çevirip arkaya bir şeyler yazmak söz konusu değil, böyle işte dönüşler; virajlar... Mimarlık fakültesinin bana kazandırdığı bir betimleme tarzı sanırım bu da.

Üniversite hayatına geri döneyim şimdi de. Hayatımın en eğlenceli 4 senesi. Evet, 4 senede bitirebildim. Okuması zor bir bölüm iç mimarlık. Antidepresanlarla geçiriyordum final dönemlerini, gözümüzün önünde haftalarca uğraştığımız, kafein komasına girmeden bitiremediğimiz projelerimizi yırtan hocalar falan oluyordu. Bu antidepresanları annemden gizli kullanıyordum tabiki, bilse telaşlanırdı. Yaratıcı olmak için zihinlerini özgürleştirmeye çalışıp bir yandan da o çalışma disiplinine girmek zor geliyordu.

Işıl’la birlikte yapıyorduk genelde projeleri o da Moda’da oturuyordu çünkü. Evlerimiz çok yakındı. Belki bir gün sahilde dolaşırken yan yana geçmiş bile olabilirdik. Zihinlerimizin gerisinde birbirimizin birkaç sene önceki hali duruyordu belki de.

***

Yakın bir arkadaşım oldu hep Murat. Dertleştiğim, gezdiğim, güldüğüm, eğlediğim... Işıl’la beraber olmaya başladılar üçüncü senemizin ortalarında.

Aşk olaylarına girdik yine, bitmez üniversite defteri. Sedat’la başlayalım. Çok ufak tefek bir durumdu aslında. Sedat inanılmaz iyi bir insandı; ama dedim ya ben hata yapan insanları seviyordum. Gençtim ve tehlike arıyordum ya da heyecan, aşk... Komik! Çok komik! Daha ne ister değil mi bir insan? Mükemmellik istemezmişim işte... O bana hiç yansıtmadı bunu; ama Sedat’ı çok kırdım büyük ihtimalle. Görüşmedik üniversite bittikten sonra, şimdi ne yapıyor bilmiyorum. Zamanında Egemen’in gözlerinde Temmuz’a aşık olduğunu gördüğüm andaki ışıltıyı Sedat da benim gözlerimde Nihat’a aşık olduğumda gördü eminim. O kırgınlığı iyi bilirim. O ana kadar hissetmediği kadar terk edilmiş hissettiğini biliyorum. İşte o ışıltı çok başka bir şey, eğer gerçekten sevdiğin biriyse mutlaka görüyorsun; çünkü zamanında ezberliyorsun bakışlarını, gözlerini, yüzünün bütün çizgilerini. Öyle ki uzaktan baktığında yüzünü okuyabilir hale geliyorsun. Sana aşık olan her kişi bütün sırlarını çözüyor sanki, anlıyor kalbinde ne olup bittiğini. Zaten arkadaşlığımız ben Nihat’a aşık olduğum zamanlar çatırdamaya başlamıştı.

Ama elimde değildi; Nihat’a aşık olmuştum.

O, duygusal olmayı bıraktım diyen; ama bu cümlesinde bile duygusallık olan çocuğa aşık olmuştum.

Gülümsemesine en çok da...

Kazanovayı oynayacağım diye yaptığı acemiliklere, verdiği açıklara, kırdığı potlara aşık olmuştum. Beni çok yormuştu, benden gerçekten hoşlandığını bildiğim halde çok yormuştu. Yıllardır aşık olmayan ruhuma da iyi gelmişti bu. Ne zamana kadar iyi gelir, sonu ne olur diye düşünmemek çok güzeldi. Kalbime iyi gelmişti, yeniden bıçak sırtında olmak, heyecanlanabilmek güzeldi. Kim suçlayabilir ki beni bunun için, kim yanlış bir şeyler yaptığımı söyleyebilir? Kim 5 sene sonra ne olacağını sorgulayabilir? Nihat’ı seviyordum, çok da sevdim. Bitti, bir gün bitti... Uzun sürdü, üniversite bittikten sonra yazın ayrıldık onunla. Nerden baksan 3,5 sene. Üniversite, İTÜ, Taşkışla en çok Nihat’ı hatırlatıyor bana. Hayatımda şöyle geriye baktığımda “güzel anılar” aradığımda en çok Nihat’ın yüzünü görüyorum, en çok onun sesini duyuyorum. İyi hatırlıyorum... Ufuk’tan sonra yeniden aşık olmak, çıkmaz sokaktan çıkmak, nefes almak oldu çünkü benim için Nihat. Aşık olabildiğimi hatırladım.

Aşk hikayeleri değil aslında benim anlatacağım şeyin merkezi; ama kendimi anlatırken “aşk”tan bahsetmezsem bir yerim hep eksik kalacak biliyorum. Kendimi ne kadar anlatırsam anlatayım, yeterince ifade edemeyeceğim. Sevebilme yetim olmadan, bu yetimi anlatmadan ben, ben olamam. O yüzden lisedeki komik aşk hikayelerimi bile anlattım. Belki sıkıcı, belki değil... Şunu biliyorum, hayatımda sevemediğimi hissettiğim an içimden bir şeyler kopuyor. Aşk’ı vurgulamak istiyorum...

Arkadaşlıklar... Ajda... Demiştim, ilk gün bana soğuk gelen o kız çok yakın arkadaşım, sırdaşım oldu diye. Sahra gibiydi çünkü, yargılamadı hiç beni. Sezgilerimle, kalbimle hareket ederken “Neden?” diye sormadı bana, anlamaya çalıştı, akıl verdi, destekledi. Ders programlarımızda ortak bir boşluk vardı perşembe günü. İşte lise boyunca farkedemediğim o kızı perşembe buluşmaları yakın bir arkadaşım yaptı. Dahası o hayatımın dönüm noktasında bir kenarda durup bekliyordu, yol göstermeye çalışıyordu. Oysa o zamanlar bilmiyordu, hiç bilmiyordu; virajı almış olmam doğru muydu, yanlış mı? Kimse bilemezdi, henüz ben bile bilmezken...

Arda’yla konuşuyorduk yeniden, o sene üniversite sınavlarına yeniden hazırlanıyordu. Ben biraz sınav koçluğu yapıyordum ona. Arda’nın hayatımda kemikleşmiş bir yeri falan yoktu artık, o an için nereye koymam gerekiyorsa o sıfatı veriyordum kendisine. Kimi zaman bana akıl danışan bir arkadaş, mutluluğumu paylaştığım bir dost, ilk aşk, eski komşu... Sahip olabileceği onlarca sıfat varken o benim için sadece Arda’ydı. Pek de bir önemi yoktu artık.

Sevmek beni tamamlıyor demiştim, aşık olmadan olmuyor. Sanırım Arda kendimi eksik hissettiğimde, sevgiye inancı azaldığında duvarı kuvvetlendirmek için tuğlaların arasına sürdüğüm harçtı. Donmadan bir köşede hep duruyordu, ne zaman içimden taşan duygularım yetmese duvarlarımı kuvvetlendirmeye Arda devreye giriyordu. Bir çeşit takıntı ya da hastalık olmalıydı. Karakterimi tanımlayabilmek için yardım aldığım bir kompulsiyonumdu. Tehlikeli ya da değil, bilmiyorum...

Hayatımdaki insanları anlatmaya devam edeyim. Orkun ve Ahu, bizim grubun çifte kumrularıydı üniversitenin son iki senesi. Geçen hafta evlendiler hatta, inanılmaz mutlulardı. Bazen düşünüyorum, hatta kıskanıyorum. Bu kadar büyük bir mutluluğu hakketmek için ne yapmalıydım ben, ne kadar çaba göstermeliydim? Nasıl bir alt metni olmalıydı ki hayatımın şu an oturduğum yerden kalkıp gidebileyim?

Ezgi’yle Berk yapamadılar bunu mesela, birbirlerini kırdılar, döktüler; parçaladılar, kanattılar. Onlar bunu hakketmediler. Lise grubumuzu dağıtan olay da bu oldu, aşk nasıl bir sürü insanı bir araya getirebiliyorsa bir yerlere savurabiliyor da, eksik bırakabiliyor da...

Mutluluk nasıl seçiyor bizi, neye göre karar veriyor gelmeye?

Osmanlı tarihi padişah dönemleriyle anlatılır ya ben de onun gibi kişisel odaklı anlatıyorum, farkındayım. Olaylar uçup gidiyor, duygular değişiyor; ama kişiler kalıyor çünkü. Onlar da kalacak böyle biliyordum. Üniversite bittiğinde yine yeni repliklerimiz olacak; ama o dudakların arkasında konuşanlar biz olacağız. Ondan kişi odaklı anlatıyorum hep. İsimleri, insanları anlatıyorum. Öyle de devam edeceğim.

***

Derin bir nefes alıp yavaş yavaş bugünüme gelmek istiyorum. O yüzden üniversiteyi de geride bırakacağım.

İç mimardım artık... En büyük hayalimdi bu benim! Yıllardır çabaladığım, kendimi anlatma şeklimdi. Mezun olmak çok güzeldi. Belki hayatım boyunca insanlara çok doğru sıfatlar verememiştim; ama ismimin önünde mesleğimi söylediğimde mutlu oluyordum en azından,beni mutlu eden bir sıfatım olmuştu. Şimdi hafif bıkkın, tam kıvamında bir ruh haliyle “Yapma lütfen, bu kadar da kaybetmedim.” diyorum. Omuzlarımı düşürmüş, gözlerimi devirmiş hafifçe gülümseyerek...

2 Temmuz 2010 Cuma

3. BÖLÜMÜN DEVAMI - I


- Arkadaşlık ortamı... Üniversite, hayat, iş derken bir sürü insanla tanışacağız zaten. Burayı arar mıyız? Yani buraya bağlanmak için başka şeyler olmalı, onları bulsak belki, bu taş bina aklımızdan hiç silinmez...
- Bilmem, ne gibi şeyler? Yani bu kadarı yetmez mi? Burası büyüyeceğimiz yer, önemli geliyor bana böyle şeyler, belki kız romantikliği, komik geliyor heralde sana...
- Gelmiyor. Bakış açın çok etkileyici Zeynep...

“Bakış açısı” olarak nitelendiremediğim üç cümleye böyle cevap veren biri tehlikeli sularda yüzüyor demektir. Lafı geçirdirdim ben de, yani hazır değildim, öyle birden.

Afalladım sanırım, kafam karıştı. Bütün bunlar Arda’yı bir çocukluk arkadaşı olarak kabul etmem anlamına geliyordu. Egemen’in sandığının aksine benim hayatımdaki rollerin belirlenmesiydi bir bakıma. Ve bu rolün sahibi Arda olunca bu basit bir çıkma teklifi olmaktan öteye gidiyordu.

Bir süre geçiştirdim Egemen’i; onu tanımaya çalıştım. Tanıdıkça da etkilenmeye başladım. Yakışıklı bir çocuktu, geniş omuzlu, uzun boylu... Bal rengi gözleri vardı ve bana başkalarına bakmadığı bir ışıltıyla bakması, Zeynep derken bakışlarının aldığı o sahiplenici hava çok hoşuma gidiyordu.

Zamanında bana demişti bakış açın etkileyici diye; bırakın o zamanları bugün bile ben bu kadar mantıklı ve bu kadar etkileyici bir düşünce sistemine sahip bir insan tanımadım. Romantikti, zekiydi. 14 yaşındaki bir kız olarak tüm bunlar onu, benim hayatımın ilk sırasına taşıyordu. Telefonda, MSN’de sürekli sohbet ediyorduk. Bazen okul çıkışları birlikte ada vapuruna biniyor, inmeden geri dönüyorduk. Ada havasının beni değiştirdiğini, daha mutlu bir insan yaptığını söylüyordu. “Resmen mutluluğun anahtarını bulmuşsun, sakın sırtını dönme buna!” diyordu. Mutlu olmak için yaşıyordu Egemen. Başarı, hırs, aşk, para... Hiçbiri için değil, onları gerçekten araç olarak oturtmuştu bile kafasında. Tek derdi mutlu olmaktı, tek amacı değdiğine inandığı insanlara mutluluk verebilmekti...
Bu küçük olgun adamın nasıl böyle olduğunu merak ediyordum bazen. Onunla ilgili daha fazla şey bilmek istiyordum. Benim için değerli bir kapalı kutuydu, öyle de kaldı uzunca bir süre. Ayrıldığımızda hâlâ onunla ilgili bilmediğim bir sürü şey vardı. Neden bana böyle uzak kaldı hiç bilmiyorum; ben onu bu kadar yakından tanımak isterken Egemen bir gün ayrılmak istediğini söyledi. Tabi ben sonradan bu ayrılığın mesajlarını aldığımı hatırladım. Düşünmek için zaman istiyor, bana sürekli hayatımdaki insanların yerlerini soruyordu. Garipti, belki de bana fazla karışık, fazla derin geldiğini düşünüyordu. Belki de öyleydi, yaşamadan nereden bilebilirim?

Öyle ya da böyle... Garip sorular, garip cümlelerden sonra bitti. Benden sonra çevresinde o kadar çok kız oldu ki anlatamam. Bazen Egemen’in gözlerini kontrol ederdim, bana baktığı gibi baktığı bir kız var mı diye? Bir süre olmadı böyle bir şey, bir ışıltı yakalayamadım; ama iki ay kadar sonra Nilay’a _ Nilay’ın diğer ismi Temmuz’du, okulda sadece Egemen ona Temmuz diyordu._ bakışlarında tanıdık bir ışıltı yakaladım ne yazık ki...

Buyrun size ergenlik bunalımı....
Hoşgeldiniz...

Karamsar takılmacalar, saç modelini değiştirmeceler, melankolik müzikler... Herkes bunu yaşar; ama ben bir erkek tarafından terk edilmeyi hazmedemezdim. Zaten babam ve Arda’da bunu yaşamıştım. Bana 3. darbe gibi gelen Egemen de öldürücü darbeydi. Hepsi terk etmişti. Birisi toprağın derinliklerine, birisi hayatımın gittikçe uzaklaşan toz bulutlarına, ötekisi sınıfta 2 yan sırama... Yaz mevsimi bile beni terk etti, kızın adına bir baksanıza.

Arda’la dostluğum da bu aralar kesinleşti. Egemen gerçekten de hayatımdaki insanları düzene sokmuştu, sonra da bir boşluk bırakıp gitmişti. Artık kemikleşmiş şeyleri oynatmak imkansızdı. Ah Egemen! Senden en son haber aldığımda, İsviçre’ye yerleşmiş; ünlü bir felsefe yazarı olmuştun orada. Geçen hafta bitirdim son kitabını, hâlâ sana böylesine değer verdiğimi bilsen ne derdin acaba?

***
Arda, babamın Antalya uçağı gibi irtifa kaybediyordu hayatımda. Bir sabah ilk aşkımdı, sonraki akşam dostum ve sonra arkadaşım... Gittikçe “tanıdık” sıfatı tanımlıyordu aslında Arda’yı. Lise hayatım çok güzel geçti; aşklar, dostluklar... Tek kötü yanı yıllar geçtikçe Arda’nın sadece özel günlerde aradığım bir tanıdığım haline gelmesiydi. Bayram ya da doğumgünleri... Bazen onları bile atlıyorduk. Yeşim Teyzeyle annem arada bir telefonla görüşüyorlardı. Yeşim Teyze bazen uğruyordu bize, nadir de olsa. Okuldan döndüğümde beni her gördüğünde “Ne kadar güzelleşmişsin!” deyip duruyordu. Bunları Arda’ya da anlatıyor mu diye düşünüyordum. Gerçekten de güzelleşmiş miydim? Tamam ne Özlem kadar ne de Ezgi kadar güzeldim; ama güzel sayılabilirdim. Beni mutlu etmeye yetiyordu. Yeşim Teyze’den iltifat duymak hoşuma gidiyordu...

Yeşim Teyze’yle annemin yaptığını biz de Arda’yla yapabilmeliydik.
Niye olmadı? Niye yapamadık?
Hiç bilmiyorum işte... Belki de kader.... Nasıl bir kaderse...

İşte bütün bunlar lise 1’de oldu hep. İlk seneydi; duygularım, düşüncelerim, hırslarım hatta yüz hatlarım bile oturmamıştı yerine. Hepsi birden beynimde, bedenimde dolaşıp duruyolardı. Sert çıktığım oluyordu bazen hayata, çok acımasız davrandığım sildiğim, parçaladığım...

Pişman mıyım?
İşte onu hiçbir zaman bilemeyeceğim...
Madem aşk hayatından açıldı konu, lise 2, Ufuk! Diyordum ya hayatının aşkını 14 yaşında bulabilir misin ne garip diye; işte 16 yaşım benim için hayatımın aşkını bulduğumu sandığım zamandı. Kimseye bu kadar aşık olabileceğimi düşünmüyordum, kimseyi sonsuza kadar sevebileceğimi... Hatta gülmeyin, bakın lütfen gülmeyin; evlilik hayalleri bile kurmuştum. Modern, okumuş, entelektüel bir görünümüm var evet; ama ben de evlilik hayali kurdum; trajikomik bir metropol kadınının gençliği işte. Tiyatroyu evliliği için bırakmış bir annem var, sanırım ben de aşk için her şeyden vazgeçebilirim diye düşünüyordum. Belki de doğruydu, şimdi kimim, neredeyim? Geçmişle paslaşarak anlattığım hikayemin neresindeyim, çok mu dar bir yerde sıkıştım... Onu bile bilmiyorum gerçekten. İstanbul trafiğinin ortasında camları buğulu eski model bir otobüsün içinde gidiyorum bir yerlere, dışarıyı göremiyorum; hangi durakta inmem gerektiğini bilmiyorum. İçim daralıyor; işte hayat da az buçuk klostrofobik yaptı belki beni de haberim yok...

Ufuk! Hayatımın aşkı! Arda’yı tamamen sıradanlığa iten insan. Artık Arda’yla konuşmuşum, konuşmamışım, uzaklaşmışım hiç önemli değildi. Ufuk vardı, hiçbir boşluk yoktu hayatımda ki zaten Arda’yı bir yere koyamıyordum en başından beri. Puzzle’ı zorlamanın anlamı yoktu.

Resim tamamdı...
Ama işte, bizim masalın kahramanı çok saftı...

Arda’yı hayatımdan tamamen kazıyamazdım, çocukluk anılarımda hep o vardı. Kendimi anlatırken onu nasıl pas geçebilirdim ki? Ufuk biliyordu... Ona hiçbir zaman Arda’ya bir zamanlar aşık olduğumu söylemedim; ama o hissediyordu sanki.

Ve tabiki her aşk hikayesi gibi bu da bitti bir gün. Hani bitmezdi! Bir erkeğin arkasından ağlayabileceğimi hayal etmezdim, hep mantıklı, hep güçlüydüm. Ajda Pekkan’ın şarkılarındaki kadınlardan olacaktım ben. “Amazonlar, asla ağlamaz!” diyecektim; ama çok ağladım. Bir sürü anı, mektuplar, hediyeler... Hayatımı Ufuk’tan temizlemek istiyordum. Ne arkadaş olarak ne tanıdık olarak tek bir zerresinin kalması bana acı veriyordu, onu her gün sınıfta görmek çok zordu.

En önemlisiyse bir daha asla aşık olamayacağıma kendimi inandırmış olmamdı. Ufuk’tan sonra ufak tefek aşk maceralarım oldu; ama aklımda tek bir şey vardı: bunlara değmez! Ufuk’la yaşadıklarımdan sonra basi ilişkiler gereksiz geliyordu; zaman kaybıydı. Çok eğlenceli olanları da vardı, oyun gibileri... Eksik olan şey benim aşık olma yetimdi...

Aşağı yukarı o zamanlara rastlıyor; okul orkestrasında solistlik yapmaya başladım. Sesim güzeldir aslında, şarkı söylemeyi de seviyorum. En azından sevebileceğim bir şey yapmak iyi geliyordu bana. Ağır bir depresyondu çünkü Ufuk’tan bana kalanlar, zordu...

Gitaristimiz Tunç’tu, baterist Murat, basta ve vokalde Gizem, orgda Batuhan ve solist olarak da ben... Tunç ve Gizem benden bir dönem üstlerdi ve sevgililerdi. Murat ve Batuhan da benimle yaşıttı. Eğleniyordum, sonuçta hiçbiri benim sınıfımda değillerdi, olayların dışındalardı. Bu beni rahatlatıyor, Ufuk’la aramdaki gerginlikten uzaklaşıyordu.

Orkestrada bir gün öyle bir şey oldu ki; bu anlattığımdan sonra hayatımın en büyük flashback’ini yaşadım. Aslında basit bir şeydi; ama bizim masalın kahramanının ne kadar saf olduğunu bir kez daha anladım, kendime etmediğim küfür kalmadı... Artık iş işten öyle bir geçmişti ki toparlanacak bir taraf kalmamıştı. Okulun son günü vereceğimiz konserin repertuarındaki şarkıydı her şeyi kilitleyen:

Sen iskeleye bağlı
Fırtınalardan yoksun
Tatlı rüzgara razı
Ben açık denizdeyim
Deniz bu belli olmaz
Huyunu seveyim

Tesadüfler... Tesadüfler... Seneler öncesinin şarkısı, gel sen burada karşıma çık... İşte o andan sonra Ardaların bizim eve geldiği güne sardım filmi, mesajlaşmalarımıza. Bana ne kadar çok değer verdiğini her fırsatta söylemesine, lisenin ilk günü benimle yorganının altından mesajlaşmasına ve daha büyük – küçük bir sürü söze, davranışa, olaya... Liseye başladığımız sıralarda bana aşıktı, resmen öyleydi. Oysa ben 14 yaşında aşk meşk işlerini bilmeyen ufacık bir kızdım. Emin olamamıştım! Saçma! Diyorum da safım işte diye!

Arda bana aşıktı!
Bir zamanlar!
Artık doğru dürüst konuşmuyorduk bile... O şansım öyle bir kaçmıştı ki bir daha elde edebilmem imkansızdı... O bile söylemişti değiştiğini... Değişmişti... Her şey... Tek bildiğim hayatımın en büyük hatasının Arda’ya karşı daha cesur olamamaktı. Bundan sonra yapabileceğim aşk hikayeleri konusunda daha dikkatli davranmaktı. Böyle bir hayal kırıklığını bir daha yaşamamaktı.

Aklımda dolaşan ne zaman başladığı sorusuydu. Arda’yla ne zaman tanıştığımı bile hatırlamıyordum 4 yaşında falan olmalıydım. Şeyi hatırlıyorum, 7.5 yaşındaydım. 8. Doğumgününde evine çağırmıştı bütün sınıfı. O gün Sedef Abla geldi yanıma, liseye başlamış olmalıydı o zamanlar Sedef Abla.

- Sen Zeynep’sin değil mi?
- Evet, daha önce mi tanıştık?
- Yok, hayır. Ben tahmin ettim.

Ablasına anlatmıştı demek ki beni. Sedef abla beni görür görmez tanıyacak bir durumdaydı. Hayat gerçekten garip; bitişler, başlangıçlar o kadar içiçe ki.

Bir daha o şarkıyı dinlememek daha iyi olabilirdi. İki günde bir söylemek zorunda olmasaydım tabi... Gerçi iyi oldu biliyor musunuz? Sanki her gün keskin bir bıçakla hatalarım vücudumda yaralar açıyordu, tabiki iyileşeceklerdi; ama ben hiçbir zaman unutmayacaktım. Küçük ayrıntılar hayatımda büyük kayıplara yol açabilirdi ve yine küçük ayrıntılar bunu bana gösterebilirdi. Biraz daha özen... Hayata karşı biraz daha özenli olmam gerekiyordu belki de...

Yeni şeyler öğrenmiştim, karşılığında yeni şeyler kaybetmiştim. Bazen düşünmüyor da değildim. Evet, kaybettiklerimin çok büyük şeyler olduklarını sanıyordum Arda’nın hayatımıda çok önemli bir yerinin olmaması sanki çok önemli gibiydi... Peki ya değilse? Yani aslında ya çok büyük bir hatadan döndüysem? Olmaması mı gerekiyordu acaba? Çok acı çektim, üzerine çok düşündüm, üzüldüm; olsaydı daha mı fazla üzülecektim...

Kader isterseniz... Kadercilik... Her şeye çabuk mu razı oluyorum... Çabuk mu pes ediyorum? Ben sadece bir haritada herkesin başına buyruk hareket ettiğini düşünüyorum. Karşılaşmayabiliriz hiçbir zaman o sokaklarda. Nasıl anlatsam, karşılaşmak için karşımdakini arka sokağa sabitleyip yanına koşamazdım ki. Onun da hareket etmeye bir şeyleri şekillendirmeye ihtiyacı vardı. Onun da bir nefes alanı olmalıydı. Sadece o da değil, o anki bütün olaylar. Hepsinin hareket etme özgürlüğü vardı ve eğer aşkın o an yaşanması gerekiyorsa tüm bunlar garip bir şekilde aşkın lehine hareket ediyordu. Aslında hepimiz sevgi doluyuz, aşk için çalışıyoruz. Aşk nasıl bir büyüyse olmaya karar verdiği an bütün insanları, bütün olayları kendi tarafına çekebiliyor. Sadece onun için nefes almaya, kişisel hareket alanımızı ona göre düzenlemeye ikna ediyor bizi. Ama o istemezse kimsenin nefesi yetmiyor buna. Kader mi bu? Tesadüf? Tanrı? Neye inanacağımı şaşırdım, çünkü biliyorum bu gerçek! Hepimiz yaşadık benzerlerini, garip tesadüfleri. Belki de seneler öncesinden evde unutulmuş bir kitapla başladı her şey. 5 dakika gecikti her şey ya da merdivenlerden inerken ayakkabı bağımızın çözülmüş olduğunu görünce. Rakamlar, dakikalar, numaralar, sıralar, kararlar, iki-üç adım fazla atmak, hızlı yürümek... Bunların hepsini istemsiz yapıyoruz, o an kafamıza estiği için. Belki de aşk ruhumuzu içten içe ikna ettiği için...
Hayatın bu kadar sihirli olduğuna inanmak anaokulu seviyesi gibi geldi belki size. Ben sadece yaşadıklarımı düşünüyorum, nasıl tesadüfler bunlar böyle? Dünya fütursuzca dönerken bu kadar düşünüyor mu yani? Dünya mı aşk mı bu kadar düşünen...

Aşk bile bu kadar mucizevi bir şeyken; bizi ona hazırlayanlar sihirli değil mi yani?

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails