Sedef abla etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sedef abla etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2010 Çarşamba

7,5. BÖLÜM: BİR GÜN HER ŞEY DEĞİŞİR

Üniversiteden bir sürü şey kazanarak mezun oldum, harika insanlarla tanıştım bir kere. Ait olduğum yerdeydim beş sene boyunca, son sene çalışmaya da başlamıştım zaten. İş dünyası hoşuma gitmişti. Biraz rahat bir insandım çünkü, ofisten çıktığım zaman işimin arkamda kalması hoşuma gidiyordu.

Hakan’la aynı yerde çalışıyorduk zaten. Nida’yla evlendiklerini daha önce söylemiştim. Suat müzmin bekar kalmaya kararlıydı, evlenmeye falan niyeti yoktu. Umut, Japonya’ya gitmişti; okulu bitirdikten sonra. Ayda bir geliyordu, bu da görüşebilmemiz için fırsat oluyordu üniversite tayfası olarak. Özge de ev arıyordu, tesadüfen üst dairemiz kiralıktı; oraya geldi. Böylece yakın arkadaşım olmaktan öte, her sıkıldığımda kapısını çalabileceğim komşum oldu.

Üniversiteyi bitirdiğim yaz ablam Orkun’la evlendi. Çok garip bir histi aslında, ablamı oldukça sahiplenmiştim. Babam da öyleydi tabi. Sert bir insandı babam, ama konu kızına geldi mi her kız babası gibi kedi olurdu. Zaten bu dünyada kural gibidir, sert görünümlü, sevmiyor gibi gözüken insanlar çoğunlukla kız babası olurlardı. Sanki dünya onlara sevebilmeleri için bir şans veriyordu. İlginç bir yer burası, ilginç bir dünya... Düğün günü bütün gün her şeye surat asmış, bağırmış çağırmıştı babam, yay gibi gergindi. Kız babası olmaktan gözüm korktu birden, oğlum olsa ne yalan söyleyeyim paşalar gibi yaşatırdım da ablamın gitmesi bile bu kadar zor gelmişken kızım olsa ne yapardım bilemiyorum. Hele de bu söylediğim “sevgisini gösteremeyen insan” tanımına bu kadar uyuyorken.

- Aa Arda! Ne bu surat, sanki seni kardeşlikten reddediyorum.

- Bilmiyorum abla, sana düşkünümdür biliyorsun.

- Canım benim ya, yürü gel bir kahve içmeye gidelim seninle.

- Kahve – sigara keyfi diyorsun.

- Tabi ya, şöyle abla kardeş...

Klasik abla – kardeş değildik aslında ablamla, aramız çok iyiydi. İlk defa ablamla içki içmiştim o derece, ailemden kopuk olduğum zamanlarda bile ablamla aram hep iyiydi. Şimdi sanki onu Orkun’la paylaşacakmışım gibi geliyordu, Orkun’u sevmediğimden değil de işte...

- Nasıl gidiyor durumlar?

- Kız meselelerini soruyorsan Gizem’le bir şeyler olacak gibi, belli olmaz yine de.

- Sen her türlü birini tatlım, daha doğrusu onlar seni bulur.

- Aman belamı bulmayayım da sonunda.

- Delisin Arda!

- Sen nasılsın, heyecan var mı?

- Olmaz mı? Evleniyorum!

- Ben yapamam valla evlilik falan.

- Görürüm seni, ben de lisede “Evlenmeyeceğim, ne çocuğu” diyordum, sonradan çocuğu olmasını istiyor insan.

- Üniversiteye geçtikten sonra ben de öyle düşünmeye başlamıştım aslında; ama evlilik... bilemiyorum...

- Bir sigara daha ver bakayım ablana. Annem deyip duruyordu ya şu sigarayı bırakmazsanız kapının önüne koyacağım sizi diye!

- Tabi biz abla – kardeş baca gibi tüttüğümüzden olabilir. Tek keyfimiz bu, şu dünyada. Onu da bırakamam valla.

Büyüdüğünüzü gerçekten anladığınız an, birlikte çocukluğunuzu geçirdiğiniz insanların evlenmesi oluyor sanırım, en azından benim için öyle oldu.

Bir de beni gerçekten büyüten şey Mert’in ölümü oldu. Liseden en yakın arkadaşlarımdan biri, kare as gibiydik. Bir gece, tamamen sağlıklıyken, tamamen mutluyken, yarın için bizimle buluşmayı planlıyorken, o an aklından kim bilir ne geçiyorken karşıdan gelen mavi bir passat çarpıp tüm hayatını şizofrenlerin çizdiği resimlere benzetiyordu, karmakarışık...

Mert iki aya yakın komada kaldı, haftada bir kere mutlaka uğruyorduk yanına lise tayfası olarak. Öylece, dünyadan bihaber yatıyordu, ertesi gün için planları vardı oysa. Eve gidince ne yapacağını düşünüyordu ya da bunun gibi bir şey...

İki ay sonra uyandı Mert, hafızasının bir bölümü uçmuş gitmişti. Lise 2’ye dönmüştü. 16 yaşından sonrası tamamen silinmişti, kendisine dair, çevresine dair, mesleğine, hayatına dair... Son 8 sene bende kaybolsa diye düşündüm bir an.

O kadar çok şey olmuştu ki son sekiz senede, kaybolsa ben de cehennemin dibinde bir yerde kaybolabilirdim. O kadar çok şey öğrenmiştim ki şu son sekiz senede... Bir film vardı hatta, Eternal Sunshine of the Spotless Mind, Jim Carrey ve Kate Winslet’ın oynadığı. Ayrıldıktan sonra birbirlerini hafızalarından sildiriyorlardı. Jim Carrey, bu işlem sırasında vazgeçince Kate Winslett ona “Beni utancına sakla!” diyordu. O da çocukluğunda bir yerlere saklıyordu. Ben de utancıma saklasam son sekiz senemi, hatta bütün hayatımı... Çocukluğumun içine tıksam her şeyi... Silebilirler mi? Kurtarabilirler mi bir şeyleri? Umut var mıdır?

Keşke Mert de hatıralarını saklayacak bir şeyler bulabilseydi. Aşırı kafa karışıklığı onu en başta depresif bir duruma getirdi. Basit bir bunalım gibi gözüküyordu; ama neye, nereye ait olduğunu bilememesi, aynaya bakınca bu kadar nasıl değişebildiğini hayal edememesi, gerçeklikten bu kadar uzaklaşması onu majör depresyona kadar götürdü. Ünlü bir psikiyatrist şöyle der: "Depresyonda bardağın yarısı boştur ya da bardak zar zor görünür. Major depresyonda ise o bardak yoktur; su ve cam, tuzla buz olmuştur. Orada sadece yıkım vardır." Her şeyin birden bu kadar değişebilmesi, o bardağın nerdeyse tamamen dolu olmaktan bu noktaya gelmesi, bu kadar kuruyup kalması her şeyin... Hayretle, hatta dehşete düşmüş bir şekilde izlediğim bir durumdu.

Bazen hiç uyuyamıyordu, öylece pencerenin kenarında dışarıyı izliyordu, bazen bütün gün ayılamıyordu, ilaçların ve depresyonun etkisi olsa gerek. Her gün bir avuç ilaç yutuyordu, hiçbir zaman tam olarak iyileşemeyeceğini, sürekli ilaçlara bağımlı yaşayacağını biliyorduk, tabi siz buna yaşamak derseniz. Ben diyemiyorum, içim kaldırmıyor. Tam 10 kilo vermişti, bir insanın gözünüzün önünde eriyip gitmesi ve bir şey yapamamak o kadar zordu ki. Her gün gözleri biraz daha soluklaşıyor, daha boş bakıyodu. Annesi, Leyla Teyze de günden güne soluyordu. Öyle ki yemek yedirmek için bile saatlerce dil döküyordu Mert’e.

Dinlemiyordu üstelik, hiç kimseyi, hiçbir cümleyi... Kapalı gibiydi dış dünyaya... Her şey için kendini suçlayıp duruyordu, tüm suçu üstüne almış, mahkemesinde hem suçlu hem hakim olmuştu. Üstelik zerre acımıyordu kendine, verebileceği en ağır ceza, en işkenceli idam müstahaktı ona. Geçmişinde _hatırlayabildiği kadarıyla_ olan her şeyin cezasını en ağır şekilde çekmeliydi. Umutsuzluğu kanımı donduruyordu.

Sadece bir sene dayanabildi tüm bunlara, bir sene sonra intihar etti. Çekti gitti...

En yakın arkadaşlarımdan biri, hiçbir suçu olmadan, hiçbir belirtisi olmadan, sadece o gün yanlış yerde diye; böyle iğrenç bir sona mahkum olmuştu. Sadece birkaç saniyeyle... Keşke saklayabilseymiş çocukluğuna her şeyini, belki kurtulabilirmiş...

Bir insanın hayatını değiştiren şey ölümdür, istisnasız; herkes yakınlarından bir ölümü yaşadıktan sonra değişir. Daha çok sevmeye başlar kimileri ya da daha çok ağlamaya, uysallaşır ya da tam tersi... Hiç şüphem yok biliyor musunuz, ölümle yaşamın birbirleriyle can ciğer kardeş olduklarına. Öyle siyah – bayaz gibi iyi- kötü temsili değil. Biri ailenin gözdesi, öteki günah keçisi değil... İkisi de iyi aslında, çünkü sevgi sadece ölümün varlığı hissedildiğinde anlaşılıyor; eğer hepimiz sonsuza kadar yaşasaydık, hoyratça kırar dökerdik birbirimizi. Hep zamanımız olurdu tamir etmek için, kibar davranabilmek için, yeniden ve yeniden kırabilmek için... Ölüm derimizi porselenden yapıyor, her an kırılabilir, tamir edilemeyebilir. Ölüm olmasa, o sonsuz zaman dilimi anlayışa da yetmezdi, nasır tutardı bu düşüncelerin hepsi... Meğerse sevgi dar zamanlara sıkıştırıldığı zaman sevgiymiş. Hep öyle değil mi? Kaybedeceğimizden korkmadığımızı anladığımız anda ihmal etmiyor muyuz sevgimizi, sevdiğimizi... Sanki sonsuza kadar yanımızda kalabilirmiş gibi.

4 Temmuz 2010 Pazar

3,5. BÖLÜM: LİSE


- Anne, bu başarımın üstüne böyle bir ödülü hakkettiğime inanıyorum, yatılı kalmak istiyorum lisede.

- Onaylamadığımı biliyorsun Arda; zaten ablan da tutturdu İzmir diye. Ne oluyor size bilemiyorum. Tek bildiğim senbenim oğlumsun ve inatçısın, vazgeçmeyeceksin değil mi?

- Tanıyorsun beni anne.

- İyi bakalım dediğin gibi olsun; ama baştan söyleyeyim öyle evin rahatlığını çok ararsın. Kolay mı başkalarıyla beraber yaşamak? Onlar benim gibi çeker mi senin nazını. Gönlün geçince anlarsın kıymetimi, kimsenin annen gibi olamayacağını.

- Yeşim Sultan sonsuza kadar gitmiyorum, haftasonları zaten eve geleceğim.

- Pekala Arda Atasoy! Sana güveniyorum, güvenimi boşa çıkarma.

Sevgili anneciğim, eğer yaptğım her şeyi bilseydin; güvenini cidden sarsmış olurdum, bir daha bana hiçbir konuda güvenmezdin; ama o yaşlarda başka türlüsü de pek mümkün olmuyordu. Türkiye’nin iyi liselerinden birini kazanmıştım; üstelik annemlerden okulda yatılı kalma iznini de almıştım. Bu da özgürlüğümü ilan etmem anlamına geliyordu. Zaten beni en çok değiştiren yıllar lise yıllarımdı, tabi bu genel bir şey ama biraz daha fazla özgürlükle çok daha etkileyici ve belirleyici hale geliyor. Ne yalan söyleyeyim, yaptıklarımın bazıları aşırı gereksiz geliyor, yapmasam da olurdu aslında. O kadar salaş bir hayatım olmasa da olurdu.

- Oğlum, bunu da yapmazsak torunlarımıza ne anlatacağız?

- Haklısın be Ege, yürü kim tutar seni!

- Arda, tut şu votkaların 2-3 tanesini; hepsini tek başıma nasıl gizleyeceğim?

Yatakhaneye gizlice içki sokmak! Ne büyük heyecan, ne büyük olay; yani o zamanlar öyleydi. Tamam, çok komik kabul ediyorum.

- Abi, yine mi kavga var? Rahat durun azıcık, Arda yine kimin sevgilisini kızdırdın?

- Hadi, hadi Serkan! Torunlarımıza-

- “Ne anlatacağız?” değil mi? Böyle diye diye başımıza gelmeyen şey kalmadı. Torunlarımız bizim hakkımızda ne söyleyecek merak ediyorum, bunları anlattığımızda. Sen zaten ne kavgalara giderdik, hey gidi günler diye başlarsın lafa.

- Ooo hiç merak etme sen!

- Bir gün ucuz kurtulamayacağız her zamanki gibi o zaman göreceğiz günümüzü.

- Serkan’ım, şu okuldan bir seni, bir de beni atamazlar. Rahat ol sen.

Okulda kavga çıkarıp her yeri birbirine katmak, ne büyük marifet; yani o zamanlar öyleydi. Biri ters bir hareket yaptı diye ya da kız meselesi... Kimse bize ters bir şey yapamazdı, hemen haddini bildirirdik.

- Tophane’de mi sabahlıyoruz bu gece Arda?

- Evet Mert, kaçıyoruz bu gece yatakhaneden. Sınav dönemi çok sıktı.

- Sanki çok ders çalışıyoruz da.

- Olsun, olsun... Zaten böylesi makbul, üç gün sonra ÖSS, sonra üniversite, stajıdır, işi, ev – bark; bak bakalım vakit ayırabilecek miyiz böyle şeylere. Fırsat bu fırsat!

- Yarınki matematik sınavını ne yapacağız?

- Amaaan, bir sürü matematik sınavı var; illa ki birine çalışırız değil mi?

Verdiğim cevap efsane zaten. Sorumsuzluğun böylesi! Bir sürü matematik sınavı varmış. Bu yaşımda lisedeki Arda’ya derdim ki “Adam ol, bir kere işin ucu kaçtı mı bir daha toparlayamazsın.” ve tabi bu söylediklerim onun bir kulağından girer ötekinden çıkardı. O gece için plan yapmaya devam ederdi, istifini bozmadan.

- Yine mi disipline gidiyoruz, niye çağırıyor bunlar bizi?

- Derslerden kaçıp futbol maçı yaptık diye disipline mi gidilirmiş?

- Bunlar bizi çok sıkıyor burada, lise mi burası askeriye mi?

- Okulun boş işleri işte Arda.

- Kaçıncı disiplin cezamız olacak oğlum bu?

- Ben yatakhaneden kaçıp Nevizade’de sabahlama olayında yırmıştım, ilk olacak benim.

- Ooo sen daha toymuşsun Metin.

- Benim sicilim temiz ne sandın?

İyi ki “askeriye”ymiş yani, iyi ki çok sıkı ve disiplinliymiş; yoksa okula uğramayabilirmişiz. Aa uğrardık tabi, yatakhaneye; otel gibi yatmadan yatmaya, o da 2-3 günde bir. Öğütlerin ikincisi de “Biraz disiplin gerekiyor.” olmalı sanırım. İnanılmaz eğleniyorduk. Ege, Serkan, Mert ve Metin en yakın arkadaşlarımdı, yataklarımız bitişikti üstelik. Okulda bu kadar yakın arkadaş olmamızın, birbirimizi kollamamızın ve “vukuatlarımızın” katkısıyla inanılmaz etkili bir ağırlığımız vardı.

- Çıkışta nereye gidiyoruz Arda?

- Oya, Ortaköy’e gidelim diyordu, öyle yapalım?

- Olur, siz tam takım geliyor musunuz?

- Ayıp ettin Sinem, eğlenceyi ne zaman kaçırdık biz?

- Doğru haklısın, Nilay ve Gamze de gelecekmiş. Dilan’la Gonca gelemiyor ama.

- Aa, o neden?

- Dilan sevgilisinden mi ayrılmış ne, Gonca da onu teselli edecekmiş.

- E ben size en güzel teselliyi söylüyorum işte, eğlenmeye gideceğiz; daha ne?

- Bilmiyorum canım, sorarım onlara.

- Sen bu işi halledersin güzellik ya, güveniyorum sana.

Çevrem de oldukça genişti anlaşıldığı üzere, okuldaki en popüler gruplardandık. Üstelik çevremde bir sürü güzel kız vardı. Bir erkeğin isteyebileceğinden çok daha fazlası. İstediğim gibi gezip tozabiliyordum, her gün dışarı çıkma iznimiz vardı ve biz de bunu en güzel şekilde değerlendiriyorduk.

- Bu kızlar sinirimi bozuyor Arda artık. Saçma sapan şeyler söylüyorlarmış.

Bir şey eksikti! Sanki herkes yeni gelmiş olmanın verdiği telaşla kendini birbirine beğendirmeye çalışıyordu, havalı görünmeye, büyüklük taslamaya. Yapmacıklık vardı herkesin davranışlarında. Özellikle de kızlar, dedim ya çevremde çok kız vardı. Aşık olmama ya da birine bağlanmama gerek yoktu. Zaten duygusal bir ergen de değildim öyle, aşka fazla inanan. Dünyam biraz yalanla dolanla, biraz kız meseleleriyle, bolca “kanka muhabbetleri”yle doluydu.

Aşık olmama gerek yok demiştim. Lisede öğrendiğim en büyük şey bu oldu işte, beni kısmen duygusuz biri haline getiren hayat parolam. Bana acımasız ya da kalpsiz diyeceksiniz belki; yapabileceğim bir şey yok. O zamanlar böyleydim, lise beni çok değiştirmişti. Bazen kendi kendime tekrar ediyordum:

“Aşık olmasam da olur, onların olduğu da hiçbir zaman kesin değil zaten.”

İlişkilerin samimiyetsizliğine biraz çabuk alışmış ve onlara rahatlıkla ayak uydurmuştum. Oyun nasıl oynanıyorsa taktikler nasıl oluyorsa işte... Ne kadar eğlenirsem o kadar kâr kalır yanıma; çünkü hepsinin bakışlarından okuyabiliyorum. Gideceklerini söylüyorlar, bir gün seni bırakacağım diyorlar. Giderseniz gidin diye bakıyorum ben de onlara, aşık olmak zorunda değilim zaten. Benim keyfim yerinde, üstelik giderseniz dolmayacak bir yeriniz yok hiçbirinizin. Böyle diyordum ben de bakışlarımla onlara; anlayabildiler mi bilmiyorum da ben böyle hissediyordum.

Eğlenceli miydi? Evet... O yaşta okulun en güzel kızlarının sevgilim olmuş olması; ama hiçbir şekilde beni kontrol edememiş, yıkamamış olmaları. Yine de bildiğim bir başka şey zeki ve samimi insana olan ihtiyacımdı, iki çift laf edebileceğim mantıklı ve olgun bir insana olan ihtiyacım... Kız ya da erkek, arkadaş ya da sevgili... Tamam itiraf etmem gerekiyor, zaten böyle birkaç arkadaşım vardı; daha özel birinden söz ediyorum. Zeynep hayatımın bu yönünü bütünlüyordu ilk önceleri, lisenin başlarında. Zeynep sonsuza kadar beni tamamlamayacaktı, bu bir gerçekti. O zamanlar ilişkilerimin temel kuralı burda da geçerliydi: Gidecekti. Bu yüzden o boşluğumun da öyle kalmasının bir mahzuru olmamalıydı. Kimseye ihtiyacım olmamalıydı benim, güçlü durmalıydım. Etrafımda olmalılardı; ama “yokluklarının” fazla önemi olmamalıydı. Üstünde fazla düşünmemeliydim, yaşıyordum; mutluydum. “Torunlarıma anlatabilecek” kadar eğleniyordum işte. O kadar.

Oyunu kurallarına göre oynamalıydım. Zannediyordum ki herkes böyle yaşıyor, herkes bu kurallara tabii bu dünyada. Artık saf saf, avare avare dolaştığımız günler bitmiş; güçlü durmak ve bir şeyleri kontrol edebilmek en önemli şey. İşin kötüsü, bu kuralları kendime ben koymuştum ve kendime baş kaldırmak aklımın ucundan bile geçmiyordu.

Aşksa aşk, ayrılıksa ayrılık... İstisnasız... Yarasız, iz kalmadan bedenimde... Yumuşak bir geçiş, yüzeyi bozmadan, hafifçe yansıyarak, kazımadan, yankılanmadan, zarar vermeden...

Kesinlikle istisnasız...

***

Yatakhanedeyken ailemden koptum diyebilirim; onların sorunları, hayatları beni ilgilendirmiyordu. Yakınlarında değildim nasıl olsa. Ablam üniversiteye geçti ben lise 2’yi bitirdiğimde, İzmir’de kazanmıştı. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni. Avukat olacaktı yani ablam. Zaten ailemle tek iletişimim ablam üzerindendi, o da İzmir’e gidince annemden ve babamdan iyice uzaklaştım. Ablamla hala konuşuyordum tabi. Bir sevgilisi vardı orada: Orkun. Aslında korkuyordum birinin onu üzmesinden, aile bağlarım zayıftı evet; ama ablamı sahipleniyordum işte kendimce. Hâlâ ablama çok düşkünüm ben, abla başkadır.

İlk iki sene öğrendiklerimi anlattım az çok. Bir sürü dost ve düşman edinmiştim kendime. Okulun yarısı beni hayranlıkla, yarısı nefretle anabilirdi. Artık ilkel güdülerime yenik düşüp kavgaya girmiyordum üstelik. Düşmanlarımı alt etmenin başka yolları da vardı, biraz zeki olmak yetiyordu. İşte siz böyle yaptıkça onların yenilgileri ağırlaşıyor ve nefretleri artıyordu. Yine de bence insanın düşmanlarının olması güzel bir şey; er ya da geç olacak çünkü onlarla başa çıkmayı ne kadar erken öğrenirseniz o kadar iyi. Şunu da unutmamak lazım. Eğer herkesin sizi sevdiğini düşünüyorsanız aceleyle uzaklaşın oradan, kim bilir arkanızdan ne dolaplar dönüyor. İnsanın çevresinde her zaman onu sevmeyenler vardır ve size dost gibi gözüküyolarsa çok feci. Açık açık tespit edebilmek çok daha iyidir, onları yakınınızda bulmaktan bin kat daha iyidir.

Zekamı, insanlarla olan ilişkilerimde kullanmayı çoktan öğrenmiştim. Evet, lise buydu benim için. Zekamı kullanmayı öğreten ve birkaç da arkadaş kazandıran yer. İnsanları çözebiliyordum artık, “Kim neye geliyodu, niye geliyordu?” biliyordum. İhtiyaçlarını biliyordum, oynayacakları oyunlara kadar hepsini tahmin edebiliyordum. Kimin yanında, kimin karşısında olmam gerektiğini biliyordum.

Okulun basketbol takımında oynuyordum ayrıca. Klasik Amerikan filmlerinin popüler çocuklarından biri olmuştum sanırım ve burnum oldukça havadaydı, hatta daha argo ve bizim deyimimizle götüm biraz kalkıktı.

- Koç Lisesi’yle mi final maçı Arda?

- Evet Dilan, hatta bir sınıfı da getirecekler bizimle destekçi olarak. Koça baskı yapıyorum bizim sınıfı götürsün diye.

- Evet, evet destekleriz sizi.

- Maç çıkışı da zaferi kutlarız.

- Ooo eminsin yani.

- E heralde, geçen sene şampiyon olduk; bu sene de öyle olacak. Mezun olana kadar fire vermem, dörtte dört şart.

- Metin gel, gel. Arda gelecek üç senenin garantisini verdi şampiyonluk için biraz önce.

- Lan Arda! Ne adamsın, hangi okul dört sene üst üste şampiyon olmuş?

- Ohoooo böyle taraftar olmaz olsun, güvenin biraz bana.

Ertesi gün o maçı kazanıp şampiyon olduk ve ertesi sene de. Son sene koç beni takımdan kovdu, bir takımda oynadığımı hatırlayana kadar da geri almayacağını söyledi. Böylece finale çıkardığım takımımın final maçında oynayamadım, zaten yenildiler. Bu benim için zafer olmuştu tabi, oynasam dörtte dört kesindi.

2 Temmuz 2010 Cuma

3. BÖLÜMÜN DEVAMI - I


- Arkadaşlık ortamı... Üniversite, hayat, iş derken bir sürü insanla tanışacağız zaten. Burayı arar mıyız? Yani buraya bağlanmak için başka şeyler olmalı, onları bulsak belki, bu taş bina aklımızdan hiç silinmez...
- Bilmem, ne gibi şeyler? Yani bu kadarı yetmez mi? Burası büyüyeceğimiz yer, önemli geliyor bana böyle şeyler, belki kız romantikliği, komik geliyor heralde sana...
- Gelmiyor. Bakış açın çok etkileyici Zeynep...

“Bakış açısı” olarak nitelendiremediğim üç cümleye böyle cevap veren biri tehlikeli sularda yüzüyor demektir. Lafı geçirdirdim ben de, yani hazır değildim, öyle birden.

Afalladım sanırım, kafam karıştı. Bütün bunlar Arda’yı bir çocukluk arkadaşı olarak kabul etmem anlamına geliyordu. Egemen’in sandığının aksine benim hayatımdaki rollerin belirlenmesiydi bir bakıma. Ve bu rolün sahibi Arda olunca bu basit bir çıkma teklifi olmaktan öteye gidiyordu.

Bir süre geçiştirdim Egemen’i; onu tanımaya çalıştım. Tanıdıkça da etkilenmeye başladım. Yakışıklı bir çocuktu, geniş omuzlu, uzun boylu... Bal rengi gözleri vardı ve bana başkalarına bakmadığı bir ışıltıyla bakması, Zeynep derken bakışlarının aldığı o sahiplenici hava çok hoşuma gidiyordu.

Zamanında bana demişti bakış açın etkileyici diye; bırakın o zamanları bugün bile ben bu kadar mantıklı ve bu kadar etkileyici bir düşünce sistemine sahip bir insan tanımadım. Romantikti, zekiydi. 14 yaşındaki bir kız olarak tüm bunlar onu, benim hayatımın ilk sırasına taşıyordu. Telefonda, MSN’de sürekli sohbet ediyorduk. Bazen okul çıkışları birlikte ada vapuruna biniyor, inmeden geri dönüyorduk. Ada havasının beni değiştirdiğini, daha mutlu bir insan yaptığını söylüyordu. “Resmen mutluluğun anahtarını bulmuşsun, sakın sırtını dönme buna!” diyordu. Mutlu olmak için yaşıyordu Egemen. Başarı, hırs, aşk, para... Hiçbiri için değil, onları gerçekten araç olarak oturtmuştu bile kafasında. Tek derdi mutlu olmaktı, tek amacı değdiğine inandığı insanlara mutluluk verebilmekti...
Bu küçük olgun adamın nasıl böyle olduğunu merak ediyordum bazen. Onunla ilgili daha fazla şey bilmek istiyordum. Benim için değerli bir kapalı kutuydu, öyle de kaldı uzunca bir süre. Ayrıldığımızda hâlâ onunla ilgili bilmediğim bir sürü şey vardı. Neden bana böyle uzak kaldı hiç bilmiyorum; ben onu bu kadar yakından tanımak isterken Egemen bir gün ayrılmak istediğini söyledi. Tabi ben sonradan bu ayrılığın mesajlarını aldığımı hatırladım. Düşünmek için zaman istiyor, bana sürekli hayatımdaki insanların yerlerini soruyordu. Garipti, belki de bana fazla karışık, fazla derin geldiğini düşünüyordu. Belki de öyleydi, yaşamadan nereden bilebilirim?

Öyle ya da böyle... Garip sorular, garip cümlelerden sonra bitti. Benden sonra çevresinde o kadar çok kız oldu ki anlatamam. Bazen Egemen’in gözlerini kontrol ederdim, bana baktığı gibi baktığı bir kız var mı diye? Bir süre olmadı böyle bir şey, bir ışıltı yakalayamadım; ama iki ay kadar sonra Nilay’a _ Nilay’ın diğer ismi Temmuz’du, okulda sadece Egemen ona Temmuz diyordu._ bakışlarında tanıdık bir ışıltı yakaladım ne yazık ki...

Buyrun size ergenlik bunalımı....
Hoşgeldiniz...

Karamsar takılmacalar, saç modelini değiştirmeceler, melankolik müzikler... Herkes bunu yaşar; ama ben bir erkek tarafından terk edilmeyi hazmedemezdim. Zaten babam ve Arda’da bunu yaşamıştım. Bana 3. darbe gibi gelen Egemen de öldürücü darbeydi. Hepsi terk etmişti. Birisi toprağın derinliklerine, birisi hayatımın gittikçe uzaklaşan toz bulutlarına, ötekisi sınıfta 2 yan sırama... Yaz mevsimi bile beni terk etti, kızın adına bir baksanıza.

Arda’la dostluğum da bu aralar kesinleşti. Egemen gerçekten de hayatımdaki insanları düzene sokmuştu, sonra da bir boşluk bırakıp gitmişti. Artık kemikleşmiş şeyleri oynatmak imkansızdı. Ah Egemen! Senden en son haber aldığımda, İsviçre’ye yerleşmiş; ünlü bir felsefe yazarı olmuştun orada. Geçen hafta bitirdim son kitabını, hâlâ sana böylesine değer verdiğimi bilsen ne derdin acaba?

***
Arda, babamın Antalya uçağı gibi irtifa kaybediyordu hayatımda. Bir sabah ilk aşkımdı, sonraki akşam dostum ve sonra arkadaşım... Gittikçe “tanıdık” sıfatı tanımlıyordu aslında Arda’yı. Lise hayatım çok güzel geçti; aşklar, dostluklar... Tek kötü yanı yıllar geçtikçe Arda’nın sadece özel günlerde aradığım bir tanıdığım haline gelmesiydi. Bayram ya da doğumgünleri... Bazen onları bile atlıyorduk. Yeşim Teyzeyle annem arada bir telefonla görüşüyorlardı. Yeşim Teyze bazen uğruyordu bize, nadir de olsa. Okuldan döndüğümde beni her gördüğünde “Ne kadar güzelleşmişsin!” deyip duruyordu. Bunları Arda’ya da anlatıyor mu diye düşünüyordum. Gerçekten de güzelleşmiş miydim? Tamam ne Özlem kadar ne de Ezgi kadar güzeldim; ama güzel sayılabilirdim. Beni mutlu etmeye yetiyordu. Yeşim Teyze’den iltifat duymak hoşuma gidiyordu...

Yeşim Teyze’yle annemin yaptığını biz de Arda’yla yapabilmeliydik.
Niye olmadı? Niye yapamadık?
Hiç bilmiyorum işte... Belki de kader.... Nasıl bir kaderse...

İşte bütün bunlar lise 1’de oldu hep. İlk seneydi; duygularım, düşüncelerim, hırslarım hatta yüz hatlarım bile oturmamıştı yerine. Hepsi birden beynimde, bedenimde dolaşıp duruyolardı. Sert çıktığım oluyordu bazen hayata, çok acımasız davrandığım sildiğim, parçaladığım...

Pişman mıyım?
İşte onu hiçbir zaman bilemeyeceğim...
Madem aşk hayatından açıldı konu, lise 2, Ufuk! Diyordum ya hayatının aşkını 14 yaşında bulabilir misin ne garip diye; işte 16 yaşım benim için hayatımın aşkını bulduğumu sandığım zamandı. Kimseye bu kadar aşık olabileceğimi düşünmüyordum, kimseyi sonsuza kadar sevebileceğimi... Hatta gülmeyin, bakın lütfen gülmeyin; evlilik hayalleri bile kurmuştum. Modern, okumuş, entelektüel bir görünümüm var evet; ama ben de evlilik hayali kurdum; trajikomik bir metropol kadınının gençliği işte. Tiyatroyu evliliği için bırakmış bir annem var, sanırım ben de aşk için her şeyden vazgeçebilirim diye düşünüyordum. Belki de doğruydu, şimdi kimim, neredeyim? Geçmişle paslaşarak anlattığım hikayemin neresindeyim, çok mu dar bir yerde sıkıştım... Onu bile bilmiyorum gerçekten. İstanbul trafiğinin ortasında camları buğulu eski model bir otobüsün içinde gidiyorum bir yerlere, dışarıyı göremiyorum; hangi durakta inmem gerektiğini bilmiyorum. İçim daralıyor; işte hayat da az buçuk klostrofobik yaptı belki beni de haberim yok...

Ufuk! Hayatımın aşkı! Arda’yı tamamen sıradanlığa iten insan. Artık Arda’yla konuşmuşum, konuşmamışım, uzaklaşmışım hiç önemli değildi. Ufuk vardı, hiçbir boşluk yoktu hayatımda ki zaten Arda’yı bir yere koyamıyordum en başından beri. Puzzle’ı zorlamanın anlamı yoktu.

Resim tamamdı...
Ama işte, bizim masalın kahramanı çok saftı...

Arda’yı hayatımdan tamamen kazıyamazdım, çocukluk anılarımda hep o vardı. Kendimi anlatırken onu nasıl pas geçebilirdim ki? Ufuk biliyordu... Ona hiçbir zaman Arda’ya bir zamanlar aşık olduğumu söylemedim; ama o hissediyordu sanki.

Ve tabiki her aşk hikayesi gibi bu da bitti bir gün. Hani bitmezdi! Bir erkeğin arkasından ağlayabileceğimi hayal etmezdim, hep mantıklı, hep güçlüydüm. Ajda Pekkan’ın şarkılarındaki kadınlardan olacaktım ben. “Amazonlar, asla ağlamaz!” diyecektim; ama çok ağladım. Bir sürü anı, mektuplar, hediyeler... Hayatımı Ufuk’tan temizlemek istiyordum. Ne arkadaş olarak ne tanıdık olarak tek bir zerresinin kalması bana acı veriyordu, onu her gün sınıfta görmek çok zordu.

En önemlisiyse bir daha asla aşık olamayacağıma kendimi inandırmış olmamdı. Ufuk’tan sonra ufak tefek aşk maceralarım oldu; ama aklımda tek bir şey vardı: bunlara değmez! Ufuk’la yaşadıklarımdan sonra basi ilişkiler gereksiz geliyordu; zaman kaybıydı. Çok eğlenceli olanları da vardı, oyun gibileri... Eksik olan şey benim aşık olma yetimdi...

Aşağı yukarı o zamanlara rastlıyor; okul orkestrasında solistlik yapmaya başladım. Sesim güzeldir aslında, şarkı söylemeyi de seviyorum. En azından sevebileceğim bir şey yapmak iyi geliyordu bana. Ağır bir depresyondu çünkü Ufuk’tan bana kalanlar, zordu...

Gitaristimiz Tunç’tu, baterist Murat, basta ve vokalde Gizem, orgda Batuhan ve solist olarak da ben... Tunç ve Gizem benden bir dönem üstlerdi ve sevgililerdi. Murat ve Batuhan da benimle yaşıttı. Eğleniyordum, sonuçta hiçbiri benim sınıfımda değillerdi, olayların dışındalardı. Bu beni rahatlatıyor, Ufuk’la aramdaki gerginlikten uzaklaşıyordu.

Orkestrada bir gün öyle bir şey oldu ki; bu anlattığımdan sonra hayatımın en büyük flashback’ini yaşadım. Aslında basit bir şeydi; ama bizim masalın kahramanının ne kadar saf olduğunu bir kez daha anladım, kendime etmediğim küfür kalmadı... Artık iş işten öyle bir geçmişti ki toparlanacak bir taraf kalmamıştı. Okulun son günü vereceğimiz konserin repertuarındaki şarkıydı her şeyi kilitleyen:

Sen iskeleye bağlı
Fırtınalardan yoksun
Tatlı rüzgara razı
Ben açık denizdeyim
Deniz bu belli olmaz
Huyunu seveyim

Tesadüfler... Tesadüfler... Seneler öncesinin şarkısı, gel sen burada karşıma çık... İşte o andan sonra Ardaların bizim eve geldiği güne sardım filmi, mesajlaşmalarımıza. Bana ne kadar çok değer verdiğini her fırsatta söylemesine, lisenin ilk günü benimle yorganının altından mesajlaşmasına ve daha büyük – küçük bir sürü söze, davranışa, olaya... Liseye başladığımız sıralarda bana aşıktı, resmen öyleydi. Oysa ben 14 yaşında aşk meşk işlerini bilmeyen ufacık bir kızdım. Emin olamamıştım! Saçma! Diyorum da safım işte diye!

Arda bana aşıktı!
Bir zamanlar!
Artık doğru dürüst konuşmuyorduk bile... O şansım öyle bir kaçmıştı ki bir daha elde edebilmem imkansızdı... O bile söylemişti değiştiğini... Değişmişti... Her şey... Tek bildiğim hayatımın en büyük hatasının Arda’ya karşı daha cesur olamamaktı. Bundan sonra yapabileceğim aşk hikayeleri konusunda daha dikkatli davranmaktı. Böyle bir hayal kırıklığını bir daha yaşamamaktı.

Aklımda dolaşan ne zaman başladığı sorusuydu. Arda’yla ne zaman tanıştığımı bile hatırlamıyordum 4 yaşında falan olmalıydım. Şeyi hatırlıyorum, 7.5 yaşındaydım. 8. Doğumgününde evine çağırmıştı bütün sınıfı. O gün Sedef Abla geldi yanıma, liseye başlamış olmalıydı o zamanlar Sedef Abla.

- Sen Zeynep’sin değil mi?
- Evet, daha önce mi tanıştık?
- Yok, hayır. Ben tahmin ettim.

Ablasına anlatmıştı demek ki beni. Sedef abla beni görür görmez tanıyacak bir durumdaydı. Hayat gerçekten garip; bitişler, başlangıçlar o kadar içiçe ki.

Bir daha o şarkıyı dinlememek daha iyi olabilirdi. İki günde bir söylemek zorunda olmasaydım tabi... Gerçi iyi oldu biliyor musunuz? Sanki her gün keskin bir bıçakla hatalarım vücudumda yaralar açıyordu, tabiki iyileşeceklerdi; ama ben hiçbir zaman unutmayacaktım. Küçük ayrıntılar hayatımda büyük kayıplara yol açabilirdi ve yine küçük ayrıntılar bunu bana gösterebilirdi. Biraz daha özen... Hayata karşı biraz daha özenli olmam gerekiyordu belki de...

Yeni şeyler öğrenmiştim, karşılığında yeni şeyler kaybetmiştim. Bazen düşünmüyor da değildim. Evet, kaybettiklerimin çok büyük şeyler olduklarını sanıyordum Arda’nın hayatımıda çok önemli bir yerinin olmaması sanki çok önemli gibiydi... Peki ya değilse? Yani aslında ya çok büyük bir hatadan döndüysem? Olmaması mı gerekiyordu acaba? Çok acı çektim, üzerine çok düşündüm, üzüldüm; olsaydı daha mı fazla üzülecektim...

Kader isterseniz... Kadercilik... Her şeye çabuk mu razı oluyorum... Çabuk mu pes ediyorum? Ben sadece bir haritada herkesin başına buyruk hareket ettiğini düşünüyorum. Karşılaşmayabiliriz hiçbir zaman o sokaklarda. Nasıl anlatsam, karşılaşmak için karşımdakini arka sokağa sabitleyip yanına koşamazdım ki. Onun da hareket etmeye bir şeyleri şekillendirmeye ihtiyacı vardı. Onun da bir nefes alanı olmalıydı. Sadece o da değil, o anki bütün olaylar. Hepsinin hareket etme özgürlüğü vardı ve eğer aşkın o an yaşanması gerekiyorsa tüm bunlar garip bir şekilde aşkın lehine hareket ediyordu. Aslında hepimiz sevgi doluyuz, aşk için çalışıyoruz. Aşk nasıl bir büyüyse olmaya karar verdiği an bütün insanları, bütün olayları kendi tarafına çekebiliyor. Sadece onun için nefes almaya, kişisel hareket alanımızı ona göre düzenlemeye ikna ediyor bizi. Ama o istemezse kimsenin nefesi yetmiyor buna. Kader mi bu? Tesadüf? Tanrı? Neye inanacağımı şaşırdım, çünkü biliyorum bu gerçek! Hepimiz yaşadık benzerlerini, garip tesadüfleri. Belki de seneler öncesinden evde unutulmuş bir kitapla başladı her şey. 5 dakika gecikti her şey ya da merdivenlerden inerken ayakkabı bağımızın çözülmüş olduğunu görünce. Rakamlar, dakikalar, numaralar, sıralar, kararlar, iki-üç adım fazla atmak, hızlı yürümek... Bunların hepsini istemsiz yapıyoruz, o an kafamıza estiği için. Belki de aşk ruhumuzu içten içe ikna ettiği için...
Hayatın bu kadar sihirli olduğuna inanmak anaokulu seviyesi gibi geldi belki size. Ben sadece yaşadıklarımı düşünüyorum, nasıl tesadüfler bunlar böyle? Dünya fütursuzca dönerken bu kadar düşünüyor mu yani? Dünya mı aşk mı bu kadar düşünen...

Aşk bile bu kadar mucizevi bir şeyken; bizi ona hazırlayanlar sihirli değil mi yani?

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails