Mert etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mert etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2010 Perşembe

7,5. Bölümün Devamı

Konuşup duruyoruz birbirimizle, Ege, Metin, Oya, Gamze. Hepimiz mantıklı görünmeye çalışıyoruz, ölüm hakkında felsefik konuşmalar yapıyoruz; yine de hepimizin konuşurken gözleri doluyor. Eski fotoğraflara bakıyoruz, lisedeki, üniversitedeki. Sonra bir sene, altı ay, bir ay önceki... Fotoğraflarda Mert’in inanılmaz çöküşü, hayatta eğreti hale gelmiş olması içimize dokunuyor, diğerlerimizinse mutlu görümeye çalışması; ama gözlerindeki endişe derimizi tırmalıyor sanki. Kafamızı çeviriyoruz, birbirimize belli etmemeye çalışarak. Hepimiz farkındayız aslında birbirimizin neler hissettiğinin; yine de beton gibi güçlü durmak zorundayız. Annesi var, babası, eşi, kardeşi... Bizden önce onlar var çünkü, ağlamaya hakkımız bile yok.

Son zamanlarında “Benim acılarım hiç bitmeyecek mi, hiçbir şey bana iyi gelmeyecek mi?” diye sitem ediyordu. Hepimizin kulaklarındaydı yalvaran sesi; ama belli edemiyorduk, sağlam durmalıydık.

Beynimde bir sürü küçük ayrıntı, görüntü kalmış. Tabutun üzerindeki hazır/hazır değil kutucuklarının olduğu kağıt, mezarın hızlı hızlı kapatılması, kürek sesleri... Sonra bir başka mezarda toprağın deliklerinden girip çıkan böcekleri görüyorsun, vahşet gibi geliyor olanlar; sanki onu bir köşeye attık geldik, yaşamaya devam ediyoruz gibi. Ben içimden tekrarlayıp duruyorum:

“Beton gibi güçlü dur Arda Atasoy, beton bir duvar gibi.”

Tüm bunlar oluyor, evine dönüyorsun ve biraz değişmiş olarak hayatına devam ediyorsun. Elinde olanları bir bir düşünüp şükrediyorsun... Garip... Çok garip...

“Yüzüme bir maske yapıştırmayı sevemedim
Zamkın kokusu midemi bulandırdı hep
Ondan bu binbir renkli mutlu maskeyi hiç çıkarmadım bavuldan
Zaten hangi yolculuktu, neredendi
onu da unuttum gitti
İçimdeki o yaramaz ses
Hiç susmayı denemedin,
bir saniye durmadın
Beynimde sonsuz bir migren gibi
Ötenaziye olan özlemim gibi
Ve şimdi
Şimdi gitmeye karar verdin
Gürültülü şarkılarla bastırdığım o cızırtılı ses
Durduramam değil mi seni
Artık bitti
Her şeyin bir sonu vardı
Hadi tırman gökyüzüne
Uçan balonlar gibi
Ne ağırlık varsa korkmadan at
Git hadi...
Maskeni de al...”

Mert yazmıştı bu şiiri, eski haline. Mutlu haline... Çok sonra bulduk... Keşke saklanabilseydin Mert çocukluğuna, keşke...

Bazen diyorum ki her ölüm bir şeyler katıyor madem insanlara, benim ölümüm de öyle olacak. Belki her şey berbat olmuşken öleceğim ve birileri bundan bir şeyler öğrenecek, hayata dönecek ya da hiçbir şey olmayacak, öyle her şey olması gerektiği gibi devam edecek, bilemiyorum...

***

Böyle işte... Bir sürü insan giriyor, çıkıyor hayatınıza bir şekilde etkiliyorlar sizi; yaşamlarıyla, sözleriyle, terk edişleriyle, ihanetleriyle, ölümleriyle... Ben sadece kendi hikayemi anlatıyorum, beni etkileyen şeyleri, kendimi; evet en çok da kendimi. Anlatırken bazen kendime hak veriyorum, bazen de dudaklarımı kanatıyorum kendimden tiksindiğim zamanlar bile oluyor.

Bir şeyler anlatıyorum ben. Mükemmelliğin yanından geçmeyen defolu hikayemi... Olur ya bir malzeme biraz hatalı olur, ne bileyim dislokasyonlar mevcuttur; bazen kolaylaşır her şey sırf bunlar yüzünden. Benim hayatımda basit bir nokta hatası değil sanırım tüm bunlar. Öyle az buz defo değil yalnız, bildiğiniz boydan boya yırtık, çamaşır suyu lekeli...

***

Bir gün geldi, tam tarihi hatırlayamıyorum; bir Pazar günü olmalı, çıktım dışarı. Arabayla falan değil, Eminönü’nde buldum kendimi, sonra Tophane’de, Kabataş’ta... Adalar iskelesinin önünden geçerken gördüm beş dakika sonra ada vapuru kalkıyordu. O an cazip geldi, her şeyin başladığı yere gitmek.

Hani olur ya “Bir şey yapacaktım da unuttum.” Dersiniz bazen odanızdan salona geldiğinizde ve hatırlayabilmek için odanıza dönersiniz ya da bir şeyi kaybetmişsinizdir o gün geçtiğiniz her yerden bir daha geçersiniz onun gibi bir şeydi Ada’ya gitmek benim için. Belki de kim bilir bir suçlunun suç mahaline dönmesi gibidir.

Çocukken çok gittiğimiz Mehtap Pastanesi, iki katlı kırmızı bir binanın alt katı. Kendimi bildim bileli oradaydı, içeri adım atmaya biraz çekinerek girdim, yiyecek bir şeyler aldım. Bu çekincem Heybeliada’nın tamamı için geçerli...

Çok fazla gitmezdim aslında Adalar’a, birkaç kere liseden arkadaşlarla gitmiştik o kadar.

Heybeliada’nın çocukluğumun geçtiği yer olmasından öte bir yanı daha var benim için. Çok bakir bir yer gibi geliyor hep, belki de o yüzden fazla gitmeyi sevmiyorum, oraya fazla dokunmak, kirletmek istemiyorum. Temiz kalsın, çocukluğumuzdaki anılarla kalsın. Sevdiğim bir yeri kötü anılarla kirletmek cinayet gibi geliyor; çünkü ne kadar iyi şeyler yaşamış olursam olayım orada kötü olan kalacak aklımda.

“Tek bir mutsuzluk binlerce mutluluğu siler götürür.” kural bu.

Önce Deniz Lisesinin o taraflara doğru yürüdüm. Ardından top sahasının olduğu tarafa doğru. Bir ev vardı Su Sporları Kulübünün tarafında, biz küçükken viraneydi, şimdi harika bir yer olmuş. Eski gölge oyunlarındaki karagöz – hacivat’ın evlerine benziyor aynı. Zeynep’le en çok orada bir de pembe terk edilmiş bir ev ardı, orada oynamaya bayılırdık. Ada bizimdi, evet “sahiplik” duygusu vardı içimde adaya karşı.

Sevdiğimiz bir yer daha vardı Zeynep’le. Yol kenarına bir uçurum taş merdivenlerle aşağı inebiliyorsunuz, düşecekmişsiniz hissi verebilecek kadar dik ve aşağısı plaj gibi dar bir kumluk alanı var; ama el değmemiş ve ıssız, sessiz sakin. Ufak bir yer, manzarası harika...

Uzun süre orada oturdum. Hayatımı düşündüm, yaptıklarımı, kazandıklarımı, kaybettiklerimi... Mert’in ölümü kafamı oldukça karıştırmıştı. Bir anda aklım başımdan gidebilirdi ve ben düşündüm

“Silindiğinde delirmeye değecek miydi yaşadığım kadarı?”

Şımarıklık yapmaya hiç niyetim yok, eksiklikler ve yaşanmamışlıklar olsa da değerdi. Dünyanın en mükemmel insanı olmasam da değerdi. Delirmeye bile değerdi.

O gün bir karar verdim, hayatımda önemli insanlar için kısa notlar, kısa mektuplar yazdım. Onlarla ilgili büyük değişiklikler olduğunda yeniden yazacaktım ve sonra yeniden, yeniden. İyi yazamam aslında ben, sadece geldiğim noktayı görebilmeye ihtiyaç duyuyordum. Sürekli bir şeyler değişiyordu ve doğrusu ayak uydurmakta zorlanıyordum.

Sanırım Mert’in ölümünden sonra değişen, ters dönen, savrulan şeylere karşı hassasiyetim artmıştı. Kenarından köşesinden yakalamam gerektiğini düşünüyordum. Belki de gerçekten yakalayabilirdim. Yine de hangi seçimi yaparsam yapayım, kimden akıl alırsam alayım, mutlaka ters giden bir şeyler, kötü olaylar olacaktır. Hayat bu. Sanırım bu konuda tıkır tıkır işleyen tek yasayı Edward A. Murphy söylemiş zaten: Bir şeyin ters gitme olasılığı varsa, ters gidecektir.

Rahat olun, gitti de...

14 Temmuz 2010 Çarşamba

7,5. BÖLÜM: BİR GÜN HER ŞEY DEĞİŞİR

Üniversiteden bir sürü şey kazanarak mezun oldum, harika insanlarla tanıştım bir kere. Ait olduğum yerdeydim beş sene boyunca, son sene çalışmaya da başlamıştım zaten. İş dünyası hoşuma gitmişti. Biraz rahat bir insandım çünkü, ofisten çıktığım zaman işimin arkamda kalması hoşuma gidiyordu.

Hakan’la aynı yerde çalışıyorduk zaten. Nida’yla evlendiklerini daha önce söylemiştim. Suat müzmin bekar kalmaya kararlıydı, evlenmeye falan niyeti yoktu. Umut, Japonya’ya gitmişti; okulu bitirdikten sonra. Ayda bir geliyordu, bu da görüşebilmemiz için fırsat oluyordu üniversite tayfası olarak. Özge de ev arıyordu, tesadüfen üst dairemiz kiralıktı; oraya geldi. Böylece yakın arkadaşım olmaktan öte, her sıkıldığımda kapısını çalabileceğim komşum oldu.

Üniversiteyi bitirdiğim yaz ablam Orkun’la evlendi. Çok garip bir histi aslında, ablamı oldukça sahiplenmiştim. Babam da öyleydi tabi. Sert bir insandı babam, ama konu kızına geldi mi her kız babası gibi kedi olurdu. Zaten bu dünyada kural gibidir, sert görünümlü, sevmiyor gibi gözüken insanlar çoğunlukla kız babası olurlardı. Sanki dünya onlara sevebilmeleri için bir şans veriyordu. İlginç bir yer burası, ilginç bir dünya... Düğün günü bütün gün her şeye surat asmış, bağırmış çağırmıştı babam, yay gibi gergindi. Kız babası olmaktan gözüm korktu birden, oğlum olsa ne yalan söyleyeyim paşalar gibi yaşatırdım da ablamın gitmesi bile bu kadar zor gelmişken kızım olsa ne yapardım bilemiyorum. Hele de bu söylediğim “sevgisini gösteremeyen insan” tanımına bu kadar uyuyorken.

- Aa Arda! Ne bu surat, sanki seni kardeşlikten reddediyorum.

- Bilmiyorum abla, sana düşkünümdür biliyorsun.

- Canım benim ya, yürü gel bir kahve içmeye gidelim seninle.

- Kahve – sigara keyfi diyorsun.

- Tabi ya, şöyle abla kardeş...

Klasik abla – kardeş değildik aslında ablamla, aramız çok iyiydi. İlk defa ablamla içki içmiştim o derece, ailemden kopuk olduğum zamanlarda bile ablamla aram hep iyiydi. Şimdi sanki onu Orkun’la paylaşacakmışım gibi geliyordu, Orkun’u sevmediğimden değil de işte...

- Nasıl gidiyor durumlar?

- Kız meselelerini soruyorsan Gizem’le bir şeyler olacak gibi, belli olmaz yine de.

- Sen her türlü birini tatlım, daha doğrusu onlar seni bulur.

- Aman belamı bulmayayım da sonunda.

- Delisin Arda!

- Sen nasılsın, heyecan var mı?

- Olmaz mı? Evleniyorum!

- Ben yapamam valla evlilik falan.

- Görürüm seni, ben de lisede “Evlenmeyeceğim, ne çocuğu” diyordum, sonradan çocuğu olmasını istiyor insan.

- Üniversiteye geçtikten sonra ben de öyle düşünmeye başlamıştım aslında; ama evlilik... bilemiyorum...

- Bir sigara daha ver bakayım ablana. Annem deyip duruyordu ya şu sigarayı bırakmazsanız kapının önüne koyacağım sizi diye!

- Tabi biz abla – kardeş baca gibi tüttüğümüzden olabilir. Tek keyfimiz bu, şu dünyada. Onu da bırakamam valla.

Büyüdüğünüzü gerçekten anladığınız an, birlikte çocukluğunuzu geçirdiğiniz insanların evlenmesi oluyor sanırım, en azından benim için öyle oldu.

Bir de beni gerçekten büyüten şey Mert’in ölümü oldu. Liseden en yakın arkadaşlarımdan biri, kare as gibiydik. Bir gece, tamamen sağlıklıyken, tamamen mutluyken, yarın için bizimle buluşmayı planlıyorken, o an aklından kim bilir ne geçiyorken karşıdan gelen mavi bir passat çarpıp tüm hayatını şizofrenlerin çizdiği resimlere benzetiyordu, karmakarışık...

Mert iki aya yakın komada kaldı, haftada bir kere mutlaka uğruyorduk yanına lise tayfası olarak. Öylece, dünyadan bihaber yatıyordu, ertesi gün için planları vardı oysa. Eve gidince ne yapacağını düşünüyordu ya da bunun gibi bir şey...

İki ay sonra uyandı Mert, hafızasının bir bölümü uçmuş gitmişti. Lise 2’ye dönmüştü. 16 yaşından sonrası tamamen silinmişti, kendisine dair, çevresine dair, mesleğine, hayatına dair... Son 8 sene bende kaybolsa diye düşündüm bir an.

O kadar çok şey olmuştu ki son sekiz senede, kaybolsa ben de cehennemin dibinde bir yerde kaybolabilirdim. O kadar çok şey öğrenmiştim ki şu son sekiz senede... Bir film vardı hatta, Eternal Sunshine of the Spotless Mind, Jim Carrey ve Kate Winslet’ın oynadığı. Ayrıldıktan sonra birbirlerini hafızalarından sildiriyorlardı. Jim Carrey, bu işlem sırasında vazgeçince Kate Winslett ona “Beni utancına sakla!” diyordu. O da çocukluğunda bir yerlere saklıyordu. Ben de utancıma saklasam son sekiz senemi, hatta bütün hayatımı... Çocukluğumun içine tıksam her şeyi... Silebilirler mi? Kurtarabilirler mi bir şeyleri? Umut var mıdır?

Keşke Mert de hatıralarını saklayacak bir şeyler bulabilseydi. Aşırı kafa karışıklığı onu en başta depresif bir duruma getirdi. Basit bir bunalım gibi gözüküyordu; ama neye, nereye ait olduğunu bilememesi, aynaya bakınca bu kadar nasıl değişebildiğini hayal edememesi, gerçeklikten bu kadar uzaklaşması onu majör depresyona kadar götürdü. Ünlü bir psikiyatrist şöyle der: "Depresyonda bardağın yarısı boştur ya da bardak zar zor görünür. Major depresyonda ise o bardak yoktur; su ve cam, tuzla buz olmuştur. Orada sadece yıkım vardır." Her şeyin birden bu kadar değişebilmesi, o bardağın nerdeyse tamamen dolu olmaktan bu noktaya gelmesi, bu kadar kuruyup kalması her şeyin... Hayretle, hatta dehşete düşmüş bir şekilde izlediğim bir durumdu.

Bazen hiç uyuyamıyordu, öylece pencerenin kenarında dışarıyı izliyordu, bazen bütün gün ayılamıyordu, ilaçların ve depresyonun etkisi olsa gerek. Her gün bir avuç ilaç yutuyordu, hiçbir zaman tam olarak iyileşemeyeceğini, sürekli ilaçlara bağımlı yaşayacağını biliyorduk, tabi siz buna yaşamak derseniz. Ben diyemiyorum, içim kaldırmıyor. Tam 10 kilo vermişti, bir insanın gözünüzün önünde eriyip gitmesi ve bir şey yapamamak o kadar zordu ki. Her gün gözleri biraz daha soluklaşıyor, daha boş bakıyodu. Annesi, Leyla Teyze de günden güne soluyordu. Öyle ki yemek yedirmek için bile saatlerce dil döküyordu Mert’e.

Dinlemiyordu üstelik, hiç kimseyi, hiçbir cümleyi... Kapalı gibiydi dış dünyaya... Her şey için kendini suçlayıp duruyordu, tüm suçu üstüne almış, mahkemesinde hem suçlu hem hakim olmuştu. Üstelik zerre acımıyordu kendine, verebileceği en ağır ceza, en işkenceli idam müstahaktı ona. Geçmişinde _hatırlayabildiği kadarıyla_ olan her şeyin cezasını en ağır şekilde çekmeliydi. Umutsuzluğu kanımı donduruyordu.

Sadece bir sene dayanabildi tüm bunlara, bir sene sonra intihar etti. Çekti gitti...

En yakın arkadaşlarımdan biri, hiçbir suçu olmadan, hiçbir belirtisi olmadan, sadece o gün yanlış yerde diye; böyle iğrenç bir sona mahkum olmuştu. Sadece birkaç saniyeyle... Keşke saklayabilseymiş çocukluğuna her şeyini, belki kurtulabilirmiş...

Bir insanın hayatını değiştiren şey ölümdür, istisnasız; herkes yakınlarından bir ölümü yaşadıktan sonra değişir. Daha çok sevmeye başlar kimileri ya da daha çok ağlamaya, uysallaşır ya da tam tersi... Hiç şüphem yok biliyor musunuz, ölümle yaşamın birbirleriyle can ciğer kardeş olduklarına. Öyle siyah – bayaz gibi iyi- kötü temsili değil. Biri ailenin gözdesi, öteki günah keçisi değil... İkisi de iyi aslında, çünkü sevgi sadece ölümün varlığı hissedildiğinde anlaşılıyor; eğer hepimiz sonsuza kadar yaşasaydık, hoyratça kırar dökerdik birbirimizi. Hep zamanımız olurdu tamir etmek için, kibar davranabilmek için, yeniden ve yeniden kırabilmek için... Ölüm derimizi porselenden yapıyor, her an kırılabilir, tamir edilemeyebilir. Ölüm olmasa, o sonsuz zaman dilimi anlayışa da yetmezdi, nasır tutardı bu düşüncelerin hepsi... Meğerse sevgi dar zamanlara sıkıştırıldığı zaman sevgiymiş. Hep öyle değil mi? Kaybedeceğimizden korkmadığımızı anladığımız anda ihmal etmiyor muyuz sevgimizi, sevdiğimizi... Sanki sonsuza kadar yanımızda kalabilirmiş gibi.

13 Temmuz 2010 Salı

6,5. BÖLÜM: BİRAZ DAHA AZ MÜKEMMELİYETÇİLİK

Ertesi gün öğlene kadar uyurum diye düşünüyordum; ama bir saat kadar falan uyumuş olmalıyım.Gerisi kısır göngü: tavana bakıyordum, yataktan kalkıp camdan dışarı, balkona çıkıyordum, yatağıma geri dönüyordum ve tekrar tavan, camdan dışarı, balkon... Bir saat böyle sıkışıp kaldıktan sonra saat 9.30 suları dışarı çıkmaya karar verdim. Biraz yürümek iyi gelir gibi geliyordu.

- Oğlum derse mi gidiyorsun?

- Hayır anne, biraz yürüyeceğim sadece.

- Kahvaltı yap öyle çık yavrum, sen salona beş dakika geç otur ben sana patatesli omlet yapayım sen seversin.

- Dönünce yaparsın olmaz mı? Biraz hava alayım ben, gelirim bir saate falan.

- Peki Arda, gazete al gelirken olur mu canım?

Sahile indim, yürüdüm, yürüdüm... Düşünmemeye çalıştım, hızlı yürüdüm o yüzden hatta bir süre koştum. Yol ayağımın altından kayarken rahatlıyordum çünkü; beynim boşalıyordu. Nefesim kesildi bir süre sonra, midem yanmaya başladı. Oturdum biraz, durunca beynimi dinlemek zorunda kalmıştım. Tam olarak ne düşündüğümü de bilmiyordum aslında, gitmek mi, onun gitmesini mi, gitmemesini mi?

“It's not like you to say sorry, i was waiting on a different story
This time i'm mistaken for handing you a heart worth breakin'
I've been wrong, i've been down, been to the bottom of every bottle
These five words in my head scream "are we having fun yet?”

Nickelback beynimin içinde bağıra çağıra bunu söylüyordu, nefes bile almadan, durmadan, sekteye uğramadan...

Geçmişe fazla mı bağlıydım? Bir şeyler beni rahatsız mı ediyordu? “Yaşanmamışlık” aklımı mı kurcalıyordu? Bazen olur ya hani, bir işaret istersiniz. Neler olduğuyla, neden bu kadar etkilendiğimle ilgili bir işaret istedim sadece. Bir şey olsun ve birden bir şişek çaksın aklımda istedim, uyanayım, tek bir kez, son bir kez doğru bir karar alabileyim. Bir dilenci gelsin mesela durdursun beni, baksın gözümün içine; öyle bir şey söylesin ki o an değişsin her şey. Tamam, saçmaladım, film sahnesi gibi oldu.

Ama bir işaret, neydi ki o işaret? Yanımdan geçse farketmeyebilirdim; ama olmalıydı işte, bir şey olmalıydı. Bana deseydi ki eski Arda ol, eskisi gibi acımasız ve aklını önde tutan aşırı mantıklı adam ol; ona bile hazırdım.

Kimdim ben?

Neyi özlüyordum?

Silahlarını teslim etmiş ordu gibiydim, hem de hiç direnmeden. Derler ya “Vur ensesine al ekmeğini” diye öylece uysalca. Her şeyimi teslim etmiştim dost mu düşman mı bilmediğim, suretini göremediğim birine. Eskiden silahlarım vardı benim, güçlüydüm, daha güçlüydüm. Zayıf yönlerimi göstermezdim kimseye, güçlü olmak benim için önce gelirdi. Ne oldu şimdi? Sonsuza kadar yanımda mı kalacak herkes ki indiriyorum kalkanlarımı çevremdekilere karşı?

O an Duygu’dan nefret ettim, o bunu bilerek yapmıştı. Şimdi her şey yerine öyle bir oturuyordu ki... Kendi kendine beni seçmişti, kafasında yaratmıştı her şeyi. Benim öyle olmadığımı öğrenince de tek bir yol denedi: beni değiştirmek...

Hani derler ya öyle, önce birini yaratırsınız kafanızda ve ona aşık olursunuz. Ardından birini bulur ve o zannedersiniz, öyle olmadığını anlayınca da elinizdekini değiştirmeye, beyninizdekine uydurmaya çalışırsınız, direnirsiniz. Tabiki hiçbir zaman tıkır tıkır işlemez tüm bunlar. Yahya Kemal’in Mehlika Sultan’ı ya da biraz daha güncel düşünürsek Anathema’nın Angelica’sı gibi:

“Where are you tonight?
Wild flower in starlit heaven
Still enchanted in flight
Obsessions lament to freedom

A timeless word, the meanings changed
But i'm still burning in your flames,
Incessant, lustral masquerade,
Unengaged, dimlit love didn't taste the same
And i still wonder if you ever wonder the same
And i still wonder...”

Beni yönlendirirken aslında aldığım kararları etkilerken yavaş yavaş kendisi gibi düşünmemi istiyordu. Fikrimi soruyordu; ama sonunda onun istedikleri oluyordu ve ben de en sonunda onun duymak istediği cevapları vermeye başlayan ideal sevgilisi olmuştum. Favori şarkılarımızı, mekanlarımızı, kitaplarımızı, hatta arkadaşlarımızı bile o belirlemişti. Belki onun sevme tarzı buydu; ama benimkisi kesinlikle hükmedilmek değildi.

Nida iyi yönde değiştiğimi söylemişti, “iyi yön” neresiydi, kim belirliyordu ki bunu. Pek şüphe yok ki benim hayatımdaki bütün yönleri Duygu belirliyordu. “Her şeyim var.” Diye geziniyordum ortalarda, evet “her şey” olduğu kesindi ortada ama “benim” diyemiyordum. Şu an vücudum tanımadığı bir mikroorganizmaya karşı milyonlarca antikor üretiyor gibiydi ve biliyordum ne zaman öldürürsem onları yine bir şeylerim eksik kalacaktı. Ama lanet olsun, biliyordum aslında öteki türlü de uyuşturulmuş gibiydim. Kendim olmadan sanki biraz makyajla bir sahneye entegre edilmiştim, kendimi kabul ettirmek için yalvaran gözlerle bakıyordum tablonun diğer üyelerine. Duygu da makyajımı yapan, gerekirse maskemi takan sahtekar makyözümdü.

Zaten ne zamandır doğru dürüst hiçbir şey paylaşmıyorduk. “Ben kimim?” diye sorduğumda kendime verdiğim cevapların hiçbiri Duygu’yla uyuşmuyordu. İşin kötüsü benim cevaplarım onun umrunda da değildi, karakterim onun için çok da önemli değildi. Bir insanı ezmek ya da değiştirmek için önemli bir taktikdir aslında, onun kişiliğini görmezden gelmek; yeteneklerinin ve düşüncelerinin aslında önemsiz olduğunu hissettirmek. Nasıl olsa gün gelip bırakır böylece o insan kendi olmayı...

Ya benim gibiyse?

Övünmek gibi algılamayın; ama ya diğerlerinden daha zekiyse?

Ve bir şekilde ufacık bir tetikleyiciyle her şey kafasında yerli yerine oturursa ve birden O’ndan soğursa?

İnsan ne istediğini bilmezse hayattan huysuz olur, hiçbir şeyden mutlu olmaz. Zanneder ki her mutluluğun altından kötü şeyler çıkacak, zehir eder böyle böyle hayatı kendine. Ben bu hastalığa yakalanmıştım çoktan ve belki de hayatım hep böyle geçecekti.

Gonca’ydı adı... Duygu’yu onunla aldattım ilk, sonra Funda, Beril, Melis, Zehra... Duygu suçluydu çünkü ve ben de kendimi bu şekilde rahatlatıyordum. O bunu hakketmişti.

- Savunmayacak mısın kendini?

- ...

- İğrenç bir insansın!

- ...

- Lanet olsun!

Tabi Duygu da anladı her şeyi er geç, biliyordum aslında içten içe kendisini suçluyordu. Ne yaptığının bal gibi farkındaydı ve benim de bunu anladığımı biliyordu, çocuk değildik. O bir oyun oynamıştı ve kaybetmişti.

***

Duygu’dan sonra hayatımda bir süre kimse olmadı. Yakın arkadaşlarımın da beni onaylamadığını ve hatta içten içe kınadıklarını görebiliyordum; ama elimden gelen bir şey yoktu. Duygu’ya bu yaptığım içimi rahatlatmıştı garip bir şekilde gururumu kurtarmıştı. O beni değiştirerek, kontrol ederek beni aldatmıştı ve ben de bunu farkettiğimde onu aldatmıştım. O bir kadındı, aldatma şekilleri çok daha dolambaçlı, kurallı, oyunluydu; ben bir erkektim benimki bildiğim tek şekilde, basit ve fizikseldi o kadar...

Hayatımda kimsenin olmadığı 6-7 aylık sürede aileme yakınlaştım biraz, özellikle de ablamla aram çok iyi olmuştu ki bu üniversite sona denk geliyordu. Ailemle fazla yakın olmamıştım hiçbir zaman; ama gerçek olan bir şey vardı ki: aile önemliydi. Bazen diyorum belki de herkesin gözlerinde gideceklerini görmem bu yüzdendir. Yani sonuçta koşulsuz sevildiğini bilir insan ailesi tarafından, birinin kayıtsız, şartsız güvenebileceği; bağlanabileceği insanlar annesi ve babasıdır. Bundan sanırım, ailesine bağlanamayan adam kimseye bağlanamıyor kolay kolay. Hani der ya psikologlar çocukluğunuza inelim diye, eksik parça ailesiyle olan ilişkileriyse insanın bir şeyler hep ters gidiyor; oturmuyor yerine sahiden.

Biraz daha değişmiştim, lisedeki Arda değildim tabiki. Şöyle söyleyebilirim; Duygu’yla birlikteyken aptallaşmıştım biraz, kendimi düşünmeyi bırakmıştım; ama onun bana kattığı merhamet duygusuna minnettardım. Artık önemli şey mutluluk gibi geliyordu bana, ben mutluysam, çevremdekiler mutluysa etik kurallar biraz çiğnenebilirdi. Değişik geldi belki bu size, mükemmeliyetçiliği biraz azalttım diyelim. Her şey doğru olacak diye yemiyordum artık kendi kendimi. Her şey olacağına varır ve en sonunda hayırlısı olur diye düşünmeye başlamıştm. Mutlu olmaya çalışıyordum; çünkü ben mutlu olmadan ne sevdiklermi ne de beni sevenleri mutlu edebilirdim. Daha gerçekçi, daha sakin bakıyordum diyelim. Sanırım cidden olgunlaşmaya başlamıştım. Mantıklı olmak, duygusal olmak ve gerçekçi olmak arasındaki dengeyi daha iyi kurabilmeye başlamıştım.

4 Temmuz 2010 Pazar

3,5. BÖLÜM: LİSE


- Anne, bu başarımın üstüne böyle bir ödülü hakkettiğime inanıyorum, yatılı kalmak istiyorum lisede.

- Onaylamadığımı biliyorsun Arda; zaten ablan da tutturdu İzmir diye. Ne oluyor size bilemiyorum. Tek bildiğim senbenim oğlumsun ve inatçısın, vazgeçmeyeceksin değil mi?

- Tanıyorsun beni anne.

- İyi bakalım dediğin gibi olsun; ama baştan söyleyeyim öyle evin rahatlığını çok ararsın. Kolay mı başkalarıyla beraber yaşamak? Onlar benim gibi çeker mi senin nazını. Gönlün geçince anlarsın kıymetimi, kimsenin annen gibi olamayacağını.

- Yeşim Sultan sonsuza kadar gitmiyorum, haftasonları zaten eve geleceğim.

- Pekala Arda Atasoy! Sana güveniyorum, güvenimi boşa çıkarma.

Sevgili anneciğim, eğer yaptğım her şeyi bilseydin; güvenini cidden sarsmış olurdum, bir daha bana hiçbir konuda güvenmezdin; ama o yaşlarda başka türlüsü de pek mümkün olmuyordu. Türkiye’nin iyi liselerinden birini kazanmıştım; üstelik annemlerden okulda yatılı kalma iznini de almıştım. Bu da özgürlüğümü ilan etmem anlamına geliyordu. Zaten beni en çok değiştiren yıllar lise yıllarımdı, tabi bu genel bir şey ama biraz daha fazla özgürlükle çok daha etkileyici ve belirleyici hale geliyor. Ne yalan söyleyeyim, yaptıklarımın bazıları aşırı gereksiz geliyor, yapmasam da olurdu aslında. O kadar salaş bir hayatım olmasa da olurdu.

- Oğlum, bunu da yapmazsak torunlarımıza ne anlatacağız?

- Haklısın be Ege, yürü kim tutar seni!

- Arda, tut şu votkaların 2-3 tanesini; hepsini tek başıma nasıl gizleyeceğim?

Yatakhaneye gizlice içki sokmak! Ne büyük heyecan, ne büyük olay; yani o zamanlar öyleydi. Tamam, çok komik kabul ediyorum.

- Abi, yine mi kavga var? Rahat durun azıcık, Arda yine kimin sevgilisini kızdırdın?

- Hadi, hadi Serkan! Torunlarımıza-

- “Ne anlatacağız?” değil mi? Böyle diye diye başımıza gelmeyen şey kalmadı. Torunlarımız bizim hakkımızda ne söyleyecek merak ediyorum, bunları anlattığımızda. Sen zaten ne kavgalara giderdik, hey gidi günler diye başlarsın lafa.

- Ooo hiç merak etme sen!

- Bir gün ucuz kurtulamayacağız her zamanki gibi o zaman göreceğiz günümüzü.

- Serkan’ım, şu okuldan bir seni, bir de beni atamazlar. Rahat ol sen.

Okulda kavga çıkarıp her yeri birbirine katmak, ne büyük marifet; yani o zamanlar öyleydi. Biri ters bir hareket yaptı diye ya da kız meselesi... Kimse bize ters bir şey yapamazdı, hemen haddini bildirirdik.

- Tophane’de mi sabahlıyoruz bu gece Arda?

- Evet Mert, kaçıyoruz bu gece yatakhaneden. Sınav dönemi çok sıktı.

- Sanki çok ders çalışıyoruz da.

- Olsun, olsun... Zaten böylesi makbul, üç gün sonra ÖSS, sonra üniversite, stajıdır, işi, ev – bark; bak bakalım vakit ayırabilecek miyiz böyle şeylere. Fırsat bu fırsat!

- Yarınki matematik sınavını ne yapacağız?

- Amaaan, bir sürü matematik sınavı var; illa ki birine çalışırız değil mi?

Verdiğim cevap efsane zaten. Sorumsuzluğun böylesi! Bir sürü matematik sınavı varmış. Bu yaşımda lisedeki Arda’ya derdim ki “Adam ol, bir kere işin ucu kaçtı mı bir daha toparlayamazsın.” ve tabi bu söylediklerim onun bir kulağından girer ötekinden çıkardı. O gece için plan yapmaya devam ederdi, istifini bozmadan.

- Yine mi disipline gidiyoruz, niye çağırıyor bunlar bizi?

- Derslerden kaçıp futbol maçı yaptık diye disipline mi gidilirmiş?

- Bunlar bizi çok sıkıyor burada, lise mi burası askeriye mi?

- Okulun boş işleri işte Arda.

- Kaçıncı disiplin cezamız olacak oğlum bu?

- Ben yatakhaneden kaçıp Nevizade’de sabahlama olayında yırmıştım, ilk olacak benim.

- Ooo sen daha toymuşsun Metin.

- Benim sicilim temiz ne sandın?

İyi ki “askeriye”ymiş yani, iyi ki çok sıkı ve disiplinliymiş; yoksa okula uğramayabilirmişiz. Aa uğrardık tabi, yatakhaneye; otel gibi yatmadan yatmaya, o da 2-3 günde bir. Öğütlerin ikincisi de “Biraz disiplin gerekiyor.” olmalı sanırım. İnanılmaz eğleniyorduk. Ege, Serkan, Mert ve Metin en yakın arkadaşlarımdı, yataklarımız bitişikti üstelik. Okulda bu kadar yakın arkadaş olmamızın, birbirimizi kollamamızın ve “vukuatlarımızın” katkısıyla inanılmaz etkili bir ağırlığımız vardı.

- Çıkışta nereye gidiyoruz Arda?

- Oya, Ortaköy’e gidelim diyordu, öyle yapalım?

- Olur, siz tam takım geliyor musunuz?

- Ayıp ettin Sinem, eğlenceyi ne zaman kaçırdık biz?

- Doğru haklısın, Nilay ve Gamze de gelecekmiş. Dilan’la Gonca gelemiyor ama.

- Aa, o neden?

- Dilan sevgilisinden mi ayrılmış ne, Gonca da onu teselli edecekmiş.

- E ben size en güzel teselliyi söylüyorum işte, eğlenmeye gideceğiz; daha ne?

- Bilmiyorum canım, sorarım onlara.

- Sen bu işi halledersin güzellik ya, güveniyorum sana.

Çevrem de oldukça genişti anlaşıldığı üzere, okuldaki en popüler gruplardandık. Üstelik çevremde bir sürü güzel kız vardı. Bir erkeğin isteyebileceğinden çok daha fazlası. İstediğim gibi gezip tozabiliyordum, her gün dışarı çıkma iznimiz vardı ve biz de bunu en güzel şekilde değerlendiriyorduk.

- Bu kızlar sinirimi bozuyor Arda artık. Saçma sapan şeyler söylüyorlarmış.

Bir şey eksikti! Sanki herkes yeni gelmiş olmanın verdiği telaşla kendini birbirine beğendirmeye çalışıyordu, havalı görünmeye, büyüklük taslamaya. Yapmacıklık vardı herkesin davranışlarında. Özellikle de kızlar, dedim ya çevremde çok kız vardı. Aşık olmama ya da birine bağlanmama gerek yoktu. Zaten duygusal bir ergen de değildim öyle, aşka fazla inanan. Dünyam biraz yalanla dolanla, biraz kız meseleleriyle, bolca “kanka muhabbetleri”yle doluydu.

Aşık olmama gerek yok demiştim. Lisede öğrendiğim en büyük şey bu oldu işte, beni kısmen duygusuz biri haline getiren hayat parolam. Bana acımasız ya da kalpsiz diyeceksiniz belki; yapabileceğim bir şey yok. O zamanlar böyleydim, lise beni çok değiştirmişti. Bazen kendi kendime tekrar ediyordum:

“Aşık olmasam da olur, onların olduğu da hiçbir zaman kesin değil zaten.”

İlişkilerin samimiyetsizliğine biraz çabuk alışmış ve onlara rahatlıkla ayak uydurmuştum. Oyun nasıl oynanıyorsa taktikler nasıl oluyorsa işte... Ne kadar eğlenirsem o kadar kâr kalır yanıma; çünkü hepsinin bakışlarından okuyabiliyorum. Gideceklerini söylüyorlar, bir gün seni bırakacağım diyorlar. Giderseniz gidin diye bakıyorum ben de onlara, aşık olmak zorunda değilim zaten. Benim keyfim yerinde, üstelik giderseniz dolmayacak bir yeriniz yok hiçbirinizin. Böyle diyordum ben de bakışlarımla onlara; anlayabildiler mi bilmiyorum da ben böyle hissediyordum.

Eğlenceli miydi? Evet... O yaşta okulun en güzel kızlarının sevgilim olmuş olması; ama hiçbir şekilde beni kontrol edememiş, yıkamamış olmaları. Yine de bildiğim bir başka şey zeki ve samimi insana olan ihtiyacımdı, iki çift laf edebileceğim mantıklı ve olgun bir insana olan ihtiyacım... Kız ya da erkek, arkadaş ya da sevgili... Tamam itiraf etmem gerekiyor, zaten böyle birkaç arkadaşım vardı; daha özel birinden söz ediyorum. Zeynep hayatımın bu yönünü bütünlüyordu ilk önceleri, lisenin başlarında. Zeynep sonsuza kadar beni tamamlamayacaktı, bu bir gerçekti. O zamanlar ilişkilerimin temel kuralı burda da geçerliydi: Gidecekti. Bu yüzden o boşluğumun da öyle kalmasının bir mahzuru olmamalıydı. Kimseye ihtiyacım olmamalıydı benim, güçlü durmalıydım. Etrafımda olmalılardı; ama “yokluklarının” fazla önemi olmamalıydı. Üstünde fazla düşünmemeliydim, yaşıyordum; mutluydum. “Torunlarıma anlatabilecek” kadar eğleniyordum işte. O kadar.

Oyunu kurallarına göre oynamalıydım. Zannediyordum ki herkes böyle yaşıyor, herkes bu kurallara tabii bu dünyada. Artık saf saf, avare avare dolaştığımız günler bitmiş; güçlü durmak ve bir şeyleri kontrol edebilmek en önemli şey. İşin kötüsü, bu kuralları kendime ben koymuştum ve kendime baş kaldırmak aklımın ucundan bile geçmiyordu.

Aşksa aşk, ayrılıksa ayrılık... İstisnasız... Yarasız, iz kalmadan bedenimde... Yumuşak bir geçiş, yüzeyi bozmadan, hafifçe yansıyarak, kazımadan, yankılanmadan, zarar vermeden...

Kesinlikle istisnasız...

***

Yatakhanedeyken ailemden koptum diyebilirim; onların sorunları, hayatları beni ilgilendirmiyordu. Yakınlarında değildim nasıl olsa. Ablam üniversiteye geçti ben lise 2’yi bitirdiğimde, İzmir’de kazanmıştı. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni. Avukat olacaktı yani ablam. Zaten ailemle tek iletişimim ablam üzerindendi, o da İzmir’e gidince annemden ve babamdan iyice uzaklaştım. Ablamla hala konuşuyordum tabi. Bir sevgilisi vardı orada: Orkun. Aslında korkuyordum birinin onu üzmesinden, aile bağlarım zayıftı evet; ama ablamı sahipleniyordum işte kendimce. Hâlâ ablama çok düşkünüm ben, abla başkadır.

İlk iki sene öğrendiklerimi anlattım az çok. Bir sürü dost ve düşman edinmiştim kendime. Okulun yarısı beni hayranlıkla, yarısı nefretle anabilirdi. Artık ilkel güdülerime yenik düşüp kavgaya girmiyordum üstelik. Düşmanlarımı alt etmenin başka yolları da vardı, biraz zeki olmak yetiyordu. İşte siz böyle yaptıkça onların yenilgileri ağırlaşıyor ve nefretleri artıyordu. Yine de bence insanın düşmanlarının olması güzel bir şey; er ya da geç olacak çünkü onlarla başa çıkmayı ne kadar erken öğrenirseniz o kadar iyi. Şunu da unutmamak lazım. Eğer herkesin sizi sevdiğini düşünüyorsanız aceleyle uzaklaşın oradan, kim bilir arkanızdan ne dolaplar dönüyor. İnsanın çevresinde her zaman onu sevmeyenler vardır ve size dost gibi gözüküyolarsa çok feci. Açık açık tespit edebilmek çok daha iyidir, onları yakınınızda bulmaktan bin kat daha iyidir.

Zekamı, insanlarla olan ilişkilerimde kullanmayı çoktan öğrenmiştim. Evet, lise buydu benim için. Zekamı kullanmayı öğreten ve birkaç da arkadaş kazandıran yer. İnsanları çözebiliyordum artık, “Kim neye geliyodu, niye geliyordu?” biliyordum. İhtiyaçlarını biliyordum, oynayacakları oyunlara kadar hepsini tahmin edebiliyordum. Kimin yanında, kimin karşısında olmam gerektiğini biliyordum.

Okulun basketbol takımında oynuyordum ayrıca. Klasik Amerikan filmlerinin popüler çocuklarından biri olmuştum sanırım ve burnum oldukça havadaydı, hatta daha argo ve bizim deyimimizle götüm biraz kalkıktı.

- Koç Lisesi’yle mi final maçı Arda?

- Evet Dilan, hatta bir sınıfı da getirecekler bizimle destekçi olarak. Koça baskı yapıyorum bizim sınıfı götürsün diye.

- Evet, evet destekleriz sizi.

- Maç çıkışı da zaferi kutlarız.

- Ooo eminsin yani.

- E heralde, geçen sene şampiyon olduk; bu sene de öyle olacak. Mezun olana kadar fire vermem, dörtte dört şart.

- Metin gel, gel. Arda gelecek üç senenin garantisini verdi şampiyonluk için biraz önce.

- Lan Arda! Ne adamsın, hangi okul dört sene üst üste şampiyon olmuş?

- Ohoooo böyle taraftar olmaz olsun, güvenin biraz bana.

Ertesi gün o maçı kazanıp şampiyon olduk ve ertesi sene de. Son sene koç beni takımdan kovdu, bir takımda oynadığımı hatırlayana kadar da geri almayacağını söyledi. Böylece finale çıkardığım takımımın final maçında oynayamadım, zaten yenildiler. Bu benim için zafer olmuştu tabi, oynasam dörtte dört kesindi.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails