acı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
acı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2011 Pazar

Uykusuzluk Kıyamet Alameti Gibidir

Bir roman ya da bir hikaye için, karakterler ağzından kısa yazılar yazarak başlarım işe... Bu da onlardan biri...
Yazdım, yazdım, parmaklarım düşüncelerimin hızına yenik düşüp de saatlerce piyano çalıp parmakları kireçlenen bir piyanist gibi… bir süre sonra ne zaman düşündüğümü, ne zaman yazdığımı, takip edememeye başladım.
Müsvedde kağıdı gibiyim, bedenimdeki binlerce çürük, çizik, yara, bere bundan. Her seferinde yeni şeyler hissetmeye çalışırken yeni yaralar alıyorum. Hiçbiri de bir şey ifade edemiyor, esas yazılacak olanlara geçiremiyorum. Müsvedde kağıdı gibiyim, bir süre sonra kendi ruhumu buruşturup atıyorum. Ne taşırsam taşıyayım içimde ne kadar yorulmuş olursam olayım sonuçta buruş buruş masanın altında çöp sepetine atılmış gibiyim.
Yine de aşırı yorgun… Beynimi kemiren, omuriliğime inanılmaz bir acı veren ve beni uyutmayan aşırı bir yorgunluk. Müsvedde kağıdının yorgunluğu, içinde dağılmış, oraya buraya savrulmuş tüm düşünceleri taşıyan ama bir saat sonra yüzüne bakılmayan bir karalama kağıdı. Yazılan her şeyin üstü, altı çizilmiş, yuvarlaklar içine alınmış; yorulmuş… yorulmuş…
Omuriliğindeki o acıyla uyuyamamak gibi her şey, aşırı yorgunluktan uyuyamamak ve uyuyamadıkça daha da fazla karalanmak gibi. Daha da fazla doldurmak bedeninin her köşesini yaralarla, zevk aldığını sanmak, bir şeyler verebileceğini, birini mutlu edebileceğini sanmak gibi. Uyuyamamak saatlerce, günlerce, gecelerce uyuyamamak… Sabaha karşı kulakları sağır eden kuş sürülerinin sesini dinlemek sadece, beynimi delip geçmelerine izin vermek... Bir kurşun gibi, kafamın bir tarafından gidip diğer tarafından çıkan… Gelen polis ekiplerinin bulmakta zorlanmayacakları mermi ve saçmaya gözü dalmış bir şekilde ölüm gitmek gibi…
Uykusuzluk kıyamet alametidir, tüm kötü şeylerin, bedenin kendini yok etmeye çalışmasının başlangıcıdır. Öyle ki önce uykusuzluktan sonra git gide karmaşıklaşan düşüncelerinizden beslenmeye başlar. Geceleri uzaktır, yalnızdır. Yalnızlaştıkça uzaklaştıkça şizofrenikleşir beyin. Kendi içinde binlerce müsvedde kağıdını çöp sepetine atar, kendini yok etmeyi başlatır.


Top seslerini duyup da kulaklarını kapatmak gibi uykusuzluk, gözlerinin acımaya başlaması ama beyninin lambaları kapatıp açarak göz bebeklerine işkence yapması gibidir uyuyamamak. Rüya görerek devam edebileceği halde tüm bilinçaltının diri diri ortaya çıkması gibi, narkozsuz ameliyat gibi. İçinizdeki tüm pisliklerin uyuşturulmadan dışarı çıkması gibi, ellerinize siyah bir zift gibi tüm yenilmişliklerinizin bulaşması gibi… Öylesine ağır, öylesine yapış yapış ki suyla yıkayınca daha da yapışkan olacağını bildiğiniz halde elinizi kaynar suya sokarak daha da fazla acı çekmek gibi…

Uykusuzluk kıyamet alametidir ve ben günlerdir uyuyamıyorum… Bir kağıda bir şeyler karalayıp kendime ya da başkalarına küfürler savurup yırtıp atıyorum. Kendi kıyametimi yaratıyorum, dünyamdaki her şeyimi cehennemime taşımak için son bir hamle bekliyorum.
Kendi sonumu hazırlıyorum, günlerdir uyumuyorum. Sadece düşünüyorum, yaptığım hataları bedenime kazıyıp altlarını çiziyorum. Müsvedde kağıdı gibiyim. Birinin beni buruşturup atmasını bekliyorum, her yerim sızlıyor. Beynime giden yolların çoğunun tahrip olduğunu düşünüyorum, yanık devre gibi kokuyorum.
Tüm kas faaliyetlerim devreden çıkmış gibi, biri kolumu havaya kaldırıp bırakıyor ve kolum sertçe yerine düşüyor gibi, yavaşlatamıyorum. Sesim çıkmıyor. İç savaş çıktı, ülkede değil; bende. Kendi iç savaşımda halkımı birbirine kırdırıyorum, içimde bir şeyler hareket ediyor. Ateşim yükseliyor, ateşim yükseliyor. Şehrin meydanına tanklar iniyor, içimde yürüyen yüzlerce tankın paletleri içimi eziyor. Kaburgalarımdaki baskıyı anlatmakta zorlanıyorum. Şehir meydanında halk ve askerler birbirlerine giriyor ve bir an sadece bir anda bir el silah sesi duyuluyor. O an herkes kaçışmaya ve birbirini ezmeye başlıyor, içimde bir şeyler çığlık çığlığa… Binlerce insan kaçışıyor, canlarını kurtarmaya çalışıyorlar… Yarısı ezilerek ölüyor…
İç savaşım sürüyor, konuşmakta zorlanıyorum…


Hamiş: Bu harika fotoğraflardan biri little miss sponge 'dan, diğeri ise sineyes'den

13 Ekim 2010 Çarşamba

Biz Büyüdükçe İnandığımız Mucizeler de Büyür

Muzicons bozulduğundan şarkı koyamıyorum, ne yazık ki =( hadi bunu dinleyin bu yazıyı okurken, http://fizy.com/#s/1lrksd

Kendimi bildim bileli yazıyorum ben böyle, içimdeki küçük canavar empatiye doymmuyor. Eskiden klasik hatta salakça bir soru vardı: “İlhamın gelmesini bekliyor musun, yoksa öyle yazar mısın her durumda”. Bana en çok ilham veren şey, olağan bir şeyde, farklı bir durum fark etmek sanırım. Yani daha önce dinlediğim bir şarkıda tek bir söz, her gün gördüğüm insanlarda farklı bir bakış. Fark edebilmek yani, hem yaşadığımı biliyorum hem de yaşamaktan öte görebildiğimi. Hayatı dört gözle izleyebildiğimi. İyi ya da kötü aykırı bir şeyler durmalı yani hayatta…

Bu aralarsa tek görebildiğim insanlardaki bıkkınlık… sanki çevremdeki insanlar sınırlarına dayanmış gibiler. Hani olur ya dikenli tellerle çevrili, ilerisi mayınlı arazi. Dayanıyorlar hepsi dikenli tellere çıplak elle. Bu yüzden yüzlerinde bir huzursuzluk, acı ifadesi ve ellerini gizliyorlar. Bu yazıda moral vermek falan değil amacım, zaten okuyorsunuz; biliyorsunuz, “moral”in verilebilir bir şey olduğunu düşünmediğimi. Yine aklımda bir şeyler döndürüp çeviriyorum da onu söyleyeceğim.

Hani çocuklar inanır diyoruz ya mucizelere, şey geyikleri vardır; “ben mucizelere inanacak yaşı çoktan geçtim.” Hiçbir çocuk bizlerin inandığı kadar fazla mucizeye inanamaz, rüyasında bile göremez. Valla bakın. Komik gelmesin size.

Bence biz hayal gücümüzle çocukları katlarız; çünkü bir insan ne kadar çok yaşarsa, ne kadar çok bozgun görürse “Artık iyi bir şeyler olmalı, bu kadar döküntüyü ancak mucizeler temizler.” diyor. “Bu kadar bozgun fazla, herkes yaşıyor olabilir mi bunları.” Diyor. Kendi acılarını çevresindekilerle karşılaştırıyor, hatta onların acı çekmediğini düşünüp kendinin de düzlüğe çıkacağını umut ediyor. “Ben de hak etmiyor muyum?” diyor. Her şey için “O hayatının aşkını buldu, peki ben bunu hak edebilmek için ne yapmalıyım artık.” diyor mesela. “Ben daha fazla ne yapabilirim ki.” diyor. Sorguluyor sadece, bakın bir alıntı yapacağım;

“Derinin içinde yarıklar açıyor, yine de devam edebiliyor yürümeye. Hafızasında tutmuyor artık seni, sen her şeyini hatırlayabilirken onun bir anlığına seni hatırlamasını ve damarında bir mikrop gibi dolaşmak istiyorsun. Sen kaldığın yerde kalabiliyorsun, o senin yıkıntıların üzerine krallığını inşa ediyor. Sormadan, senin vücudundan imar izni almadan… Adalet ona işliyor, dedim ya onun krallığı. Onun mahkemesinde yargılanıyorsun. Net.”

Bakın herkes yapar bunu, “adalet”i sorgularız, “Adaletin bu mu dünya?” Sonra bunu yazan ne yapmış biliyor musunuz?

Özür dilemiş. Hata yaptım demiş, hepsinin üstünü çiziyorum demiş. Vaz geçmiş…

Niye? Sizce niye?

Ben size söyleyeyim niye, ne oldu da böyle oldu diye. Belli ki hayat kendisine kazık attıktan sonra ufak bir ışık yollamış o da başlamış mucizeleri kurmaya. Hepimiz öyle değil miyiz? Hayat bize ufak bir işaret yollamaya görsün, mucize isteriz. Çocuklara oyuncak alırsınız, oturur onunla oynarlar. Bize bir ışık gelir, o ışığı gök gürültüsü yapar dünyamızı kurarız kendimize.

Çocuklar hayalci değil, çocuklar gerçekçi… Biz de hayalci değiliz belki, buna inanmayı seviyoruz…

Hah yine bir şeye ulaşamadım, kısır döngü, çelişki, paradoks… Klein şişesi içindeyim hala, çıkarım diye umuyorum…

O zaman şöyle bitirelim, hayata bir şey söyleyelim:

Diyelim ki,

Bu döküntüyü, bu enfeksiyonu, iltihabı, yarayı, karmaşayı, belki şizofreniyi ancak mucize temizler... Bir el atıver…

27 Ağustos 2010 Cuma

Unuttum Sahneleri...


Romana bunu da koymak istemiştim aslında...

Tek bir şarkım kaldı galiba bu sefer
Gerçek değil gibi hiç bir şey
Sözler ilk defa dökülmüyor dudaklarımdan
Şarkı da söyleyemiyorum
İçimden ne kadar korkmuyorum desem
O kadar ağlıyorum

Gözyaşları can yakar mıydı bu kadar
Kavurur muydu bedenimi
Kendi yazamadığım kuralları yıkmak zor gelseydi
Ölememeyi seçemezdim herhalde
Mırıldanma artık lütfen duyamıyorum seni
Titriyorum tutunamıyorum bile
Lütfen yapabiliyorsan çığlık at
Çünkü bu parça parça sahneler
Tahminin doğru sen yoksun
Gözümün önüne bile gelmiyorsun

Gözyaşları can yakar mıydı bu kadar
Neden son yaprak da düşmüyor artık
Neden bu kadar güçlüyüm
Ya da korkağım son yaprağa kıyamayacak kadar
Tüm görüntüler silinecek çünkü o zaman

Suya yansıyan senin görüntün değil sanki
Bu gözler senin değil
Damlayan gözyaşları benim değil
Burası ait olduğum yer değil
İşin kötüsü sen de buraya ait değilsin

Gözyaşları can yakar mıydı bu kadar
Kanatır mıydı ellerimi
En son böyle olmamıştı sanki
Yine korkmuyorum diye sayıklıyorum adınla birlikte
Bu şarkı benim değil
Sözleri ezberimdeydi sanki ama söyleyemiyorum
Ağlamamı isteme benden o kadar güçlü değilim
Ben değilim benim değilsin bu sen değilsin
Hep uyuyacağım şimdi uyandığımda geri gelmeyeceksin çünkü
Gelsen bile artık sen, sen olmayacaksın
Bana sen olduğunu hatırlatamayacaksın
Bırak tüm sahneler silinsin unuttum ben repliklerimi
Çoktan zaman durdu
Evet, gözyaşları çok can yakar, acıtır unutma bunu

16 Ağustos 2010 Pazartesi

12. bölümün Devamı - III

Alp Aydın


Kayboldum ben...

O’ndan sonra iyice kayboldum.

Karşımda oturuyordu, bitkindi, kaybetmişti. İşin kötüsü ben de kaybetmiştim, bir şekilde devam etmiştik belki bir şeylere; ama hep kırgın, yorgun... Beynimde senelerdir tek bir şarkı dönüp duruyordu Yann Tiersen – Monochrome:


“Anyway, i can try, anything it's the same circle
That leads to nowhere and i'm tired now.
Anyway, i've lost my face, my dignity, my look,
All of these things are gone and i'm tired now.

but don't be scared, i found a good job and i go to work
every day on my old bicycle you loved.
i'm piling up some unread books under my bed

and i really think i'll never read again.

no concentration, just a white disorder
everywhere around me, you know i'm so tired now.

but don't worry i often go to dinners and parties
with some old friends who care for me,
take me back home and stay.

mochrome floors, monochrome walls, only abscence near me,
nothing but silence around me. monochrome flat, monochrome life,
only abscence near me, nothing but silence around me.

Her şeyimizi kaybetmiş halde, birbirimize teselli veriyorduk çünkü; “O kadar da dağılmadım.” Mesajı vermeye çalışıyorduk birbirimize. Oysa aynı döngüde, ellerimiz boş, aynadaki görüntümüz kayıp koşturup duruyorduk. Şarkıdaki gibi bir teselli verirken bile çaresizdik. Her şey siyah – beyazdı çünkü; bir anlamda bitmişti. Eğer gerçekten de siyah – beyaz ve renkler ülkeleri varsa biz siyah- beyaz kısmıza sonsuza kadar kapatılmıştık. Hem de ışık almayan, romatizmamızın nedeni aşırı rutubetli bir zindanda. Duvarlar küf doluydu ya da onlar ruhumuzun sınırları da olabilir, emin değilim iyi seçebilecek durumda değilim. Zeynep’le yaşadıklarımız, şey.. yani bitmeseydi o zaman her şey; bir başkasında bulmasaydı bende göremediği şefkati belki benliğim kurtulabilirdi; belki masal gibi olabilirdi, mucizeler olabilirdi. Olmadı…

Zeynep’le boşandıktan sonra annem hastaneye yatmam için çok ısrar etti; ama annemin direktifleri doğrultusunda devam edemezdim. İsviçre’ye gittim, nerede olduğumu bile bilmiyordu, sadece gittiğimi ve iyi olacağımı söylemiştim. Belki de hoşuma gitmişti, o beni Zeynep’ten ayırmıştı ve ben de onu hayatta tek değer verdiği şeyden oğlundan ayıracaktım.

Kim demiş ki artık bitti diye, uzatmalar oynanmadan nereye diye sorarlar adama, değil mi? Bazen itaat etmek gerek işte böyle, boynumu eğdim; giyotindeyim sanki bekliyorum, hadi düşsün artık boynuma o keskin jilet.

Dokunan öyle çok yeri vardı ki bu ayrılığın. Hiç unutmuyorum, Zeynep gideli iki ay kadar olmuştu; yeniden beste yapmaya başlamıştım, çünkü bu boşluk beni deli ediyordu. O sırada kapı çaldı, istemsizce bağırdım:

“Aşkım, kapıya bakar mısın?”

Sonra fark ettim ki ben bakmak zorundaydım kapıya, eve gelen her telefona ben bakmak zorundaydım. Evimde benden başka “Alo” diyecek kimse yoktu. Telefonu açanlar benim alo dememi beklemeden “Alp” diyebilirlerdi; çünkü bilirlerdi, telefondaki sadece ben olacaktım. Halen de öyleyim. Ben zaten yalnız yaşıyordum, Zeynep’ten önce; ama yine de zordu. Her telefona, kapıya koşmak zorunda olmak.

O yanımda olmadığı için, benimleymiş gibi yaşayamadığı için ben iki kişilik yaşamak zorundayım üstelik. Bir de feci koyan bir şey daha var; kimsenin “Nasılsın?” diye sormaması. Gerçekten, annem bile sormadı bana nasılsın diye. Sormadı mı? Soramadı… Kimse alabileceği cevaba hazır hissetmedi kendini, öylesine bile sormadı. “Naber?” dediler, “Nasıl gidiyor?”, “Moraller iyi, değil mi?” dediler; ama “nasılsın?” diyemedi kimse… Öyle ki, senelerdir sorulmamış bu soruyu Zeynep sordu; ama ben cevap veremedim… İnsan senelerce sorulmasa bile unutur mu nasıl olduğunu?

Zeynep’in bir resmini saklıyorum, sanki o da çizgi filmlerinin korku sahneleri gibi suratını asmış; bana bakmıyor. Resmi bile yüzüme bakmıyor, ne bekliyordum ki. Siz hiç sevdiklerinizin resimlerini bile küstürdünüz mü?

En zoru, yaşadığım ve Zeynep’e yaşattığım her şeye rağmen aldatılmış olmamdı. O kadar ilginç bir duygu ki bu, insanoğlu işte, inandığı her şey, seneleri, duyguları, sözleri, aklınıza gelebilecek her şeyi iskambil kağıdından kuledir. Yıkılmaya müsait… Nasıl ki sonradan gelen birine yıkımdan sonra orada bin katlı iskambilden bir kule olduğuna inandıramazsınız; işte siz de bir sabah uyandığınızda karşınızdakinin sizi sevdiğine hiçbir şey inandıramaz sizi. Bitmiştir. O ana kadar ne yaşanırsa yaşansın, “yalan”dır. Biraz mantıklı düşününce “Yok canım, her şey de yalan olamaz.” Dersiniz; ama içinizden bir şeyler, birileri sizi hep dürter. Geçmişteki şüpheli her şeyi önünüze serer ve inadına kanıtlamaya çalışır.

O sizi hiç sevmemiştir.

“Yok canım, mutlaka sevmiştir.” Dersiniz ve sizi koşulsuz sevdiği bir an yakalamaya çalışırsınız, artık ne kadar sürdüyse, aylar, yıllar… Sonra oturur kendi halinize üzülürsünüz… Bir zamanlar sizindi o, şimdiyse sizi bir zamanlar sevdiğine inandırmaya çalışıyordunuz kendinizi.

İnsan sevdiğinin kendisini sevmemesine bile alışır belki; ama bir zamanlar kendisini sevdiği gibi, hatta kendisini hiç sevmediği gibi bir başkasını sevebilecek olması deli eder insanı. O yüzdendi işte, Zeynep’in yanımda olmasına razıyken, hatta beni aldattığını tahmin ediyorken kuzu kuzu durabilmem. Beni sevmiyordu; ama beni aldatıyor olması sadece bir ihtimaldi. Belki de aldatıyor süsü vererek yeniden kazanmamı bekliyordu kendisini. İhtimaller, sezgiler kötüdür… İnsanın sezgilerinin güçlü olması kötüdür... Siz hiç korktunuz mu hislerinizden?

En kötüsü de uzun zamandır sezdiklerinizin gerçek olduğunu anladığınız andır. Önce kendinizi bilmenize rağmen neden zayıf hissettiğiniz konusunda suçlarsınız, sonra kafanıza dank eder “aldatılmışlık” , “kandırılmışlık” , “küçük düşürülmüşlük”… bir zamanlar sizi sevmediği kadar bir başkasını sevebiliyor olması… İçindeki en büyük sevgisini bir başkası için saklamış olması… Ve sizin sadece basamak olmanız…

En kötüsü de sizin onu hala köpekler gibi sevmeniz…

Düşünüyordum bazen, ilk ne zaman başlamış olabilir diye. Benim bir gece onun en sevdiği yemekleri yapıp da evi beyaz güllerle donattığım günden önce mi sonra mı mesela? Oysa gülümsemişti o gün bana… ve ben hala beni kurtarabilir gibi hissetmiştim, mesela o yalan mıydı?

Ya da ondan bir hafta sonra onu öperek uyandırdığımda, “Günaydın aşkım.” Dediğimde. Cevap vermemişti evet bana, belki de o zaman başkası olsun diye ummuştu o öpücüğü veren. Gülümsemiş miydi emin olamıyorum açıkçası, hoş gülümsemiş olsaydı bile bana mı olurdu?

Ben hala çabalıyor muydum her şey başladığında?

Şaka yapıyorum, o eve sarhoş geldiği günün sabahı bile çabalıyordum ben. En kötüsü de bu, aptal yerine konmak. Yine de bilemiyorum, Zeynep gitmemişti, gidememişti… Ona acımamı mı istemişti, gitseydi daha önce kopabilirdim ben ondan.

Size acınmasını istemiyorsanız, size bağlı kalınmasını istemiyorsanız; kalkar gidersiniz. Net.

31 Temmuz 2010 Cumartesi

9. Bölümün Devamı - III


Zeynep Gökmen Aydın

Hastanede tam üç gün yattım, sanki ameliyat olmuşum ya da çok ağır bir kaza geçirmişim de müşaade altında tutuluyormuşum gibi. Yüzümde hala yara izleri vardı. İşe gitmek için her gün kalktığımdan bir saat önce kalkıyor; makyaj yapıyordum. Biri farkedecek de soracak diye ödüm kopuyordu. “Zeynep Gökmen! Dayak mı yemiş, aa nasıl olur?” Alp’le aynı yatakta yatmıyordum, aynı odada bile bulunmuyordum, konuşmuyorduk. Sadece güç topluyordum, iş yerinde her gün internette dayak yiyen kadınların itiraflarını okuyordum. Kendime bu durumda olanın sadece ben olmadığımı anlatmaya çalışıyordum.

Bir buçuk ay kadar sonraydı sanırım hastaneden çıktıktan, çok önemli bir toplantım vardı; bir şirkete yeni tasarımlarımız hakkında sunum yapmaya gidecektim. Tuvalette bir saate yakın makyajımı tazeledim, izlerin çoğu geçmişti; ufak tefek izler duruyordu sadece, seviniyordum. Oturup ne yapacağımı düşüneceğime izler geçiyor diye seviniyordum.

İşte o toplantı hikayenin azıcık başa döndüğü an oldu. Arda da orada çalışıyordu, bu kadar da tesadüf olmaz değil mi? Senelerdir görüşmemiştim Arda’yla, düğünüme bile çağırmamıştım, evlendiğimi bile bilmiyormuş üstelik. Söylemedim de, yüzüğümü çıkarmıştım zaten giderken. Lafı geçmedi, söylemedim Arda’ya evli olduğumu. Kendi aklımca Alp’i mi cezalandırıyordum, bilmiyorum. Öğlen yemeğe çıktık Arda’yla, sonraki öğlen ve daha sonraki öğlen. Alp sormuyordu nereye gittiğimi, soramazdı da; seziyordu, başka biri olduğunu seziyordu; tek kelime edemiyordu. Olduğu yerde öyle meraktan ve beni kaybedeceği günün yaklaştığını hissettiğinden kıvranıyordu. Hoşuma gitmiyor değildi, intikam gibi oluyordu. Belki de onun yanında o yüzden duruyordum, daha savunmasız bir halini bekliyordum gitmek için. Şimdi zaten bekliyordu; ama ben safca “Bu kadın beni bırakamayacak, seviyor beni.” dediği an, bana birazcık güvendiği, kendini biraz seviliyormuş gibi hissettiği an gidecektim. Şimdi gitmemden daha fazla acı verebilecekken daha azına razı olmamın imkanı yoktu. Alp’i aldatıyor olmamın verdiği hazzı hiç saymıyorum bile.

2 hafta boyunca her gün Arda’yla yemeğe çıktık, bazen de iş çıkışı bir şeyler içmeye gidiyorduk, ona gittiğimiz oluyordu, bazen gece kaldığım ya da. Lafı geçmedi, söylemedim evli olduğumu, zaten evli de sayılmazdım değil mi? Yalan da sayılmazdı, bekarım deseydim de.

- Yıllar önceydi Zeynep, çok güzeldi, niye koptuk?

- Bilmiyorum, öyle olması gerekiyordu belki de.

- Sence bir şeylerin değerini şimdi bilebilir miyiz?

- Ne gibi?

- Çalan şarkıya bak ne kadar eski, hala çok güzel... “Seni sevmeye hüküm giydim.” Dans edelim mi?

- Tamam, edelim.

- “Bir sürü haller içinde halim.”

- Seni sevmeye hüküm giydim Alp

- Efendim?

- Alp dedin?

- Hayır demedim, Alp kim ki?

- Bana öyle geldi sanırım.

- Şişşşşt... Sus, dans et...

O gece hayatımın en güzel gecesi olmaya adaydı. Arda’yla beraberdim sonunda. Küçük bir ayrıntı dışında. Tamam pek de küçük değil aslında:

- Biiir sürü haller içinde haaaliiiim!!!

- Oooo Zeynep hanım çok mutlusunuz bu gece, nereden geliyorsunuz gecenin bu saatinde.

- ...

- Sana bir soru sordum Zeynep! Bu saatte nereden geliyorsun? Zaten iki haftadır eve gelmediğin bile oluyor! Neredesin, nerede, kiminle geçiriyorsun geceyi!

- Alp lütfen, uyumak istiyorum; yorgunum.

- Zeynep! Sen benim karımsın, bu kadar bağımsız hareket edebileceğini mi zannediyorsun.

- Bitti Alp! O gece bitmişti, bitti!

- Hiçbir şey bitmedi, duyuyor musun beni, hiçbir şey bitmedi! Ben söylemeden bitebileceğini mi zannediyorsun?

Bir sefer oldu mu devamı gelir. İlk anlattığımda boğazınıza bir şeyler düğümlenmiş olmalı. Bu ondan kötüydü, siz hayal edin; fazla ayrıntılı anlatmayacağım. Üst kat komşumuz polise haber vermeseydi bu hikayeleri hiç öğrenemeyebilirdiniz. Kocasının dayaktan öldürdüğü şiddet mağduru kadın olarak gazetelere çıkabilirdim. Arda da evli olduğumu oradan öğrenirdi ve bana kızamazdı. Daha mı iyi olurdu... Belki...

Sonrası yine hastane, yine o iğrenç bakışlar, yine acizlik, eksiklik... Anneme haber vermiştim tabi bu sefer.

- Zeynep kızım!

- Anne sakin ol!

- Ne sakini, elleri kırılasıca! Ne hale getirmiş seni!

En azından artık Alp’e değil; anneme muhtaçtım. Bu bile sevinebileceğim bir şeydi. Arda beni defalarca aramıştı o geceden sonra, telefona çıkacak gücü bulamadım tabi kendimde. Hastanede kaldığım 3. gündü ki annem içinde biriktirdiği bütün acıyı, o arada arayan Arda’yla paylaşmıştı ve işe o gün tam olarak Arda’nın benim evli olduğumu öğrendiği gün oluyordu. Kocasından dayak yediği için eski bir arkadaşına sığınan ve yasak bir ilişkiye başlamanın heyecanını yaşayan çaresiz bir kadın! Çaresiz demiyordur tabi, bana acıdığını pek düşünmüyorum. Daha kötüsü de olamazdı herhalde. Belki de haklıydı, gerçekten onun düşündüğü kişiydim. Ertesi gün hastaneye geldi Arda, annem de eve gitmişti dinlenmeye; yalnızdım. Zaten öyle olmam gerekiyordu, tek başıma olduğum kişiyle başa çıkmak zorundaydım.

- Arda?

- Geçmiş olsun Zeynep...

- Çiçekler çok güzel teşekkür ederim, beyaz gülleri sevdiğimi unutmamışsın.

- Evli olduğunu söylememiştin.

- Söyleyemedim, yani Arda lütfen...

- Lütfen derken?

- Öyle suçlar gibi bakma bana n’olur.

- Nasıl bakmamı tercih ederdin? Saf, ne desen inanacak ya da kocana kızıp da ondan intikam almak için sığındığın liman... Ne olmamı tercih ederdin?

- Arda lütfen. Düşündüğün gibi değil, bu bir anlık bir şey değil.

- Alp değil mi adı?

- ...

- “Seni sevmeye hüküm giydim Alp...”

- Arda, hayır... Otur biraz konuşalım, olmaz mı?

- Sana acı vermeyi o kadar istiyorum ki şu an Zeynep, canını acıtacak bir şeyler söylemeyi; ama yapmayacağım bunu, yine de inan kendimi zor tutuyorum.

- Bir daha...

- Bir daha mı, öyle bir şey yok. Hoşçakal, lafın gelişi yani...

Küfretsen daha iyiydi Arda! Aşağılasan daha iyiydi... Hayatımın aşkını bulduğumu sandığım an neredeyse ölüyordum ve sonrasında yalnızlık... Yalnızlık... Bu nasıl bir dünya?

Arda’nın haklı olmasından korkuyordum en çok, Alp artık eskisi gibi değildi ve karşıma aramızda büyük bir yaşanmamışlık olan ilk aşkım çıkmıştı. Beni çekip çıkarabilecek gibi duruyordu ve ben bu kadar büyük bir şeyi elde etmişken, bu sefer kurtulmama ramak kalmışken evli olduğum gibi bir ayrıntıyı nasıl söyleyebilirdim?

Arda’ya olan sevgimden daha kuvvetliydi çünkü kurtulma isteğim. Olmak istemediğim yerden kendi başıma çıkamıyordum ve beni o çıkarabilirdi. Doğru taşları haraket ettirirsem tahtanın sonuna kadar gidebilir ve bu lanet piyonu vezire dönüştürebilirdim. Sadece hiçbir satranç kuralına uymayan istediği gibi haraket edebilen Alp’in çıkıp gitmesi gerekiyordu ve Arda bunu neden yapamayacaktı ki...

Yapardı... Arda o an ne desem yapardı, biliyordum. Hatta belki... Neyse...


“Senden hızla kendime kaçarkeni geçmişi bulurum sensizlikte
Gördüğüm şeyler, susturduğum yürekler; karşıma çıktılar birer, birer.
Nice gönül çaldım, cevap vermiyor. yine dondum kaldım içim sıkılıyor.
Gitme şarap açtım, votka da var istersen
Sevdiğim şarkı çalıyor, eğer dinlersen

Bana olan zaafın nefrete dönüşmüş, alıştığın zaten bir şey olmamış.
Oyunlar bitmiş, sözler söylenmiş. gitmen lazım zaten sigaran bitmiş"

Bir sürü fon müziği oldu haytımın, şu an fon olmaktan öte öyle bir başrol ki beynime kazıyıp duruyor Pamela Spence. Tabi Arda’nın nefretini asıl hissettiğim zaman o zaman değildi. Şu an çok daha fazla hissediyorum, hatta içimden bir ses ilerde daha fazlası olacak diyor.

“Bana olan zaafın nefrete dönüşmüş”

Hikayenin iyi kahramanı zannettiniz öyle değil mi beni? Türk dizilerinde çok var ya hani bunlardan, mıy mıy cici kız, öpüşmez, sevişmez, yalan söylemez. Ben onlardan falan değilim, hiçbir zaman da olmadım. Bunları bana hak verin, şak şakçılık yapın diye de anlatmıyorum, tarafımı tutmanıza gerek yok. Zaten bu hikayede iyi kahraman da yok. Ne gerekirse Arda’yı bile kullanabilecek olan ben, ne hırslarıyla herkesi harcayabilecek olan Arda, ne şiddet eğilimli Alp, ne içinde babam için her şeyi bırakmış olmanın verdiği pişmanlık olan annem, ne oğlunu bırakıp gitmiş Nazım baba, ne de Sevda anne. Biraz kaba tabirle hepimiz aynı bokun lacivertiyiz. Olmak istemeyin zaten hiçbirimiz, hiçbirimizin yerine koymayın kendinizi.. Tamamen gereksiz, sevmenize gerek yok ki bizi. Sanki çevrenizdeki herkesi koşulsuz sevebilmeyi becermiş gibi...

Oyun oynamayalım, hiçbirimiz bembeyaz kıyafetlerimizi giyinmiş melek gibi salınmıyoruz ortalarda, yanılıyor muyum?

9. Bölümün Devamı - II



Alp Aydın

Hastaneye gittiğimizde herkes biliyordu, herkes bunu ona benim yaptığımı biliyordu. Onların bana pislikmişim gibi bakması beni deli ediyordu; çünkü bunları hakkettiğimi biliyordum. İçimden neler geçiyordu aslında “Hmmm bu yaralar nasıl olmuş böyle?” diyen doktorun bir an önce gitmesi için yalvarıyordum, yoksa elimden bir kaza çıkması işten değildi.

Saldırıya uğradığını söyledim, yüzüme baktılar. İnanmadılar... Bir seri katilin bakışlarını gördüler belki de gözlerimde, elimdeki çakmağı sürekli yakıp durmamdan ya da. İdam mahkumu nasıl bekler, vursunlar diye ayağını bastığı sandalyeye ben de öyle bekliyordum. Tek bir tekme...Boynumda o şiddetli ağrıyı duyacağım, şuurum kapanacak, yüzüm moraracak, vücudum istemsizce çırpınacak, ardından nefesim ve kalp atışlarım duracak... ve bitecek. Zeynep iyileşecek ve çekip gidecek. Hayatımın en güzel yanı gidecek ve beni o canavarla başbaşa bırakacak. “Gitme” demek isterdim ona. “Bırakma beni”. En çok da içimdeki o şey bekliyordu bunu, eminim dört gözle yalnız kalmamı, dayanacak noktamın kalmamasını bekliyordu. Camdan aşağı atacaktı herhalde beni ya da yumruğunu geçirip kırdığı camın parçalarını boğazıma sokacaktı şah damarımı patlatana kadar; ama o zamana kadar, Zeynep iyileşene kadar yaşamam gerekiyordu.

Onu en çok neyin acıttığını biliyorum: Bana mecbur olması. Kimseye söyleyemiyordu, kimseyi üzmek istemiyordu hâlâ. Ona bakabilecek bir tek ben vardım çevresinde. Çaresiz yanıma geliyordu, bana sokuluyordu. Tek kelime konuşmuyordu benimle, bazen yüzüme öylece bakıyordu. Belki görmeye çalışıyordu, sevdiği Alp neredeydi? O sevdiği Alp var ya aklını kaçırmak üzereydi. Senelerdir içinde biriktirdiği, bastırdığı her şey öyle çok sıçramıştı ki üstüne; eziliyordu altında. Kemiklerim kırılıyordu bu kadar basıncın altında, tuzla buz oluyordu. Üzerimdeki vıcık vıcık çamur tabakası kalbime baskı yapıyordu ve beni uyuşturuyordu.

Bazen sadece dışarı çıkıp koşmak istiyordum ki bütün sesleri duyamayacak hale geleyim. İstiyordum ki hiç güneş açmasın, hava hep yaz yağmuru sonrası gibi kasvetli; ama sıcak olsun ve ben kendimi hissedemeyene kadar koşup bu şarkıyı söyleyeyim:

“But you're not gonna crack
No you're never gonna crack

Run my baby run my baby run
Run from the noise of the street and the loaded gun
Too late for solutions to solve in the setting sun
So run my baby run my baby run”

Hastaneden çıktıktan hemen sonra bırakmadı Zeynep beni, şaşırıyordum. Nasıl cesaret edebiliyordu yanımda kalmaya? Ben bile ona yaklaşmaya bu kadar korkarken o nasıl duruyordu. Belki de toparlanmaya çalışıyordu ya da beni kurtarabileceğine inanmak istiyordu. Bir ışık arıyordu, gözlerimin parlamasını bekliyordu. Parlamazdı ki artık. Bir çeşit katildim ben, hayatınızda görebileceğiniz en soğukkanlı katillerden. Tetiği çekerken elim titrememişti bile, mermi delip geçmişti onu. Talan etmişti.
Aynı yatakta yatmıyorduk artık, aşık olduğum kadına dokunamıyordum bile. Tek kelimelik cevaplar veriyordu sorduğum sorulara onun dışında konuşmuyordu. Yıllık izninin bir haftasını daha kullandı. Saldırıya uğradım diyebilirdi aslında; ama korkuyordu sanırım. Biri şüphelenir diye gururundan yapamıyordu, itiraf edemiyordu. Bütün gün evde oturmasına rağmen sabahları saatlerce uğraşıp makyaj yapıyor, yara izlerini kapatıyordu. Eskisi gibi görünmek istiyordu, belki de aynaya baktığında eski halini görebilirse olanları yaşanmamış gibi kabul edebileceğini sanıyordu. Nasıl umutsuz bir durumdu bu, katiliyle aynı çatı altında olmak zorunda hissediyordu belli ki kendini.

- Yüzüne sürdüklerin yüzünden yaraların geç iyileşebilir, izi kalabilir.
- Kalsın.
- ...
- ...
- Ben değildim o.
- ...
- Yani seni bu hale getiren, ben değildim.
- ...
- Sen de değildin. Bir başkasıydı sanki. İçimden bir başkası birilerinden intikam alıyordu. Kimim ben! Tanrım, deliriyor muyum? Belki de psikolojik tedaviye ihtiyacım var.
- Belki.

İlk defa bir şeyler söylemeye cesaret edebilmiştim. O da bir şeyler söyleseydi eğer, onun için tedavi olabileceğimi söyleyecektim. Ona ihtiyacım olduğunu anlatacaktım, “Kurtar beni.” diyecektim. Çok boşluk vardı konuşmalarımızda, hemen hemen hepsi üç noktalarla doluydu söyleyebilirdim. Söylemeye yüzüm olsaydı, belki birazcık gücüm olsaydı...

“Çok fenayım bu ara
Dokunsan ağlayacağım
Hüngür hüngür, şeffafkelime etmeden
Sakin sakin...
Ordan öylece bakacaksın belki de sen de
O kadar keskin gözükecek ki her şey
Dokunmaya korkacaksın
Öylece duracaksın
Zaten dokunsan daha çok ağlarım

Suçluluk psikolojisi de buna
Seri katil takıntısı ya da
Ne dersen farketmez, canımı yakıyor
İnadına su yüzünde kalmaya çalışmak

Boğazımı acıtıyor
Ve
Ve hiç bu kadar tozlu bir hayat görmemiştim
Bu kadar pürüzlü
Rahatsızlık verici

Canım acıyor
Dokunsan ağlayacağım
Öylece duruyorum

Gecenin iğrenç, bunaltıcı bu hali
Tik tak, tik tak

Oysa bilsen ki tek bir cevabın mutlu eder belki beni
Biraz daha farklı olurdu kim bilir
Ama biliyorum ki
Çok keskin olacak her şey
Kanırtacak, kanatacak
Dokunmaya korkacaksın
Öyle duracak
Geçecek, gidecek

Nefel al, nefes al...
Lanet olsun nefes al...
Öldüm ben...”


İşin kötüsü gideceğini de söylemiyordu, tamam zaten yanımda değildi; çoktan gitmişti benden, yine de gitmiyordu tamamen. Eşyalarını toplayıp bir otele yerleşebilirdi, hatta bir ev bile tutabilirdi kendine. İlla annesine, arkadaşlarına olanları anlatmak zorunda değildi. Gitmemişti, hâlâ evindeydi. Diyordum bazen yoksa hala sevdiğinden mi gitmiyor, benden vaz geçemiyor mu? Öylece gitmek, beni bırakmak istemiyor mu? İyileşebileceğime inanıyor mu?
Kimi kandırıyordum? Zayıf olduğu için gitmiyordu, gitmiyor da değil yerinden kalkıp gidemiyordu. Aciz görüyordu herhalde kendini, kalkarsa yerinden çıkar giderse düşer, kalır bir yerde diye korkuyordu. Kendine bile karşı koyamaz içi çürür gider diye korkuyordu. Oysa kendisi için en tehlikeli yerde duruyordu, hiçbir arka, tenha sokak benim yanım kadar kötü değildi. Asıl korkması gereken yer benim yanımdı.
Bir hafta kadar sonra işe başladı yeniden. Her gün rutin haline gelmişti, yaralarını makyajla kapatmak. Biraz daha iyi gözüküyordu Morluklarının rengi bir ton daha açıldığında ve bir ton daha, bir ton daha gitme vaktinin yaklaştığını hissediyordum.
- Kimdin?
- Efendim Zeynep, kim kimdi?
- Ben değildim demiştin, kimdin?
- Annemdim.
- Ben kimdim?
- ...
- Neden?
- Keşke her şeyi anlatabilseydim çok önceleri, gömdüğüm yerlerden çıkarıp da.
- Keşke...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails