nefes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nefes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Panik

Yazının şarkısı yeni keşfettiğim bir şarkı:
Ingrid Michealson - Keep Breathing

Panik… Panik hayatımızı dört duvar arasında geçirdiğimiz, duvalar ördüğümüz, sınırlar çizdiğimizi anladığımız anda başlıyor. Paniğe kapılıyoruz. Sanki bir eşik var ve kendi kendimize bir tartışma bile yapmadan, bir karar vermeden, iç güdüsel olarak onları ordan dışarıda tutuyoruz.

5 Ağustos 2010 Perşembe

10. Bölüm: Daha Ne Kadar Dibe Batabilirim ki?

Alp çok direndi ayrılmamak için, yalvardı, her gün hastaneye geldi; sonrasında da eve. Beyaz güllerle dayanıyordu kapıya, annem defalarca kovdu; polis çağırmakla tehdit etti. Yine de bıkmadı Alp, her gün arıyordu beni, özür dileyen mesajlar atıyordu. Bilmiyordu ki benim hayatımda bırakın 5. mevsimi yaşamak gibi bir amacım kalmamıştı artık. Yeryüzündeki 4 mevsimi görebilirsem bile şanslıydım, olağanüstü bir şey kalmamıştı artık hayatımda. Eğer olağanüstü berbatı sayarsak o ayrı tabi...

Kendimi toparlamam çok uzun sürdü tabi, işi bıraktım bu arada, kilo aldım. Dibe batış öyküsü diyelim mi biz buna. Bir sabah yüzümü yıkarken gözüm aynaya takıldı, gözlerimde en ufak bir ışıltı yoktu. Ajda, Feray ve annem hariç kimim kimsem yoktu. Birkaç kez Nazım Baba ziyaretime gelmişti; ama yüzündeki utanç onu o kadar eziyordu ki anlatamam. Kendisine baba demeyen oğlunun yaptıklarından ölesiye utanıyordu; bir de ilk kavgamızın bu yüzden olduğunu bilseydi çıldırırdı herhalde. Aslında Nazım Baba’yı hayatımdan çıkarmak istemiyordum, baba gibi sevdiğim insanın hayatımı zehir eden Alp’i hatırlatması çok kötüydü. Hapishanelerde işkence gören mahkumların bazı sesler duydukça gözlerinin önüne gelen işkence sahneleri gibiydi, Nazım Baba’yı görmek beni Alp’in beni mahvettiği günleri hatırlatıyordu. Flashback’lerle yaşıyordum hayatı, kabuslar falan... Nazım Baba da farketti bunu bir süre sonra ve o kendine has kibarlığıyla bir daha gelmeyeceğini söyledi. Hayatımdan süzülüp çıkıverdi ve giden bir sürü erkeğimden biri oldu...

“O kadar yalnızım ki ben. Eve girmek istemiyorum, dışarıda daha rahat nefes alabilirim diye. Yine de o kadar yalnızım ki bazen nefes alınca burnum, genzim hatta ciğerlerim yanıyor. Eve yolu uzatarak gidiyorum hep, arabayla çıkmıyorum evden. Bir otobüsten diğerine biniyorum. İstanbul turu yaparak gidiyorum, durup dururken Taksim’de İstiklal’deki mağazaları dolaşırken buluyorum kendimi. Birden bir bakıyorum Akaretler’deyim ya da Nişantaşı’nda... Karşıya geçene kadar bir sürü yeri dolaşıyorum, Haliç’e, Balat taraflarına gidiyorum durup dururken, Bağdat Caddesi’ne ordan Maltepe sahiline gidiyorum... Eve girdiğim anda ise başlıyor her şey. Gerçi ben dışarıda da yalnızım.

Sen yanımda olsaydın bile yalnız olurdum yine de. Bir sürü insan varken çevremde bile ölümüne yalnızım. Fotoğrafımı çekecek kimse yok bugün, kararmış hava; aslında yürürken bir yandan ağlayıp bir yandan da kendi kendime konuşuyorum. Kimse farkında değil.

Yine de çok yalnız olurdum ben. Babam hayatta olsaydı, Arda yanımda olsaydı... Yalnız olurdum... Çok yalnızım, nefes alamıyorum. Bugün görünmez olmak istiyorum aslında, yanlışlıkla çarptığım insanlar arkalarını dönsün, bakınsınlar çevreye boş boş. Beni göremesinler, görünmez olayım... Görünsem de yalnızım çünkü, hem de çok...

Bu 10 kiloyu almamış olsam, hâlâ harika bir işim olsa, her gece kulüplerde dans etmekten yorgunluktan uyuyakalsam da yalnız olurdum. Vücudum nikotin, alkol ya da kokain dolu olsa da her gece bir başka biriyle sevişsem de, harika bir seks hayatım olsa da, halüsinasyon görsem de, bir sürü insan da görsem çevremde, seni görsem de yine yalnız olurdum ben, yenilmiş olurdum.

Şimdi ben dünyanın en seksi kadını olsam yine farketmezdi. Yine ihanete uğramış, terkedilmiş elinden her şeyi alınmış, aciz bir kadın olurdum. Çaresizliğimin içinde nasıl bir seksapelim olurdu ki?

İşte böyle, sen gelsen bile yalnızım sevgilim... Seni çok özlüyorum. Genzim yanıyorum yine, nefes alamıyorum.”

Annemin ısrarlarıyla psikolojik tedaviye başladım, sonraki bir sene kendimi toparlamakla geçti. Direnç gösteriyordu vücudum, beynim. Tüm varlığım eskisi gibi olmaya direnç gösteriyordu. Bu bir uyarı değil de neydi? “Eskisi gibi olursan yine incinirsin!” Psikoloğum Ahmet Bey öyle olmadığını söylüyordu.

- Alp’le ilişkinizin başlarında olduğun insanı özlüyor musun Zeynep?

- Bilmiyorum. Sizce ondan özlemle mi söz ediyorum?

- “Bence”si çok önemli değil, bu bir gerçek. Şöyle düşün, neresinde olmak isterdin hayatının?

- 8 yaşımda. Klasik terapi seansları gibi oldu değil mi? Şimdi çocukluğunuza dönüyoruuuuz.

- Ne zamana dönmek istiyorsan kim olmak istiyorsan o ol.

- 8 yaşında olmak istiyorum galiba. O halimden güç almak istiyorum.

- Ne için güç alacaksın?

- Alp’le ilişkimizin başladığı zamanlardaki halime dönmek için. Bakın, bir dakika: Bütün cevapları ben veriyorum, doğru olduğunu nereden bileceğim?

- Sana doğru cevapları benim vermemi mi yeğlerdin.

- Cevaplar bulmak için geldim ben buraya.

- Eline bir reçete vermemi istiyorsun. Şunu şunu yap, mutluluğun sırrını çöz.

- Sanırım öyle...

- Peki bu her insan için aynı olsaydı ve ben o “tek” (!) sırrı çözseydim burada işim ne?

- Haklısınız sanırım, pekala cevaplar benim cevaplarım olmalı. Sizce doğru olacaklar mı?

- İşte tam da senin oldukları için doğru olacaklar, telaşlanma.

Sadece mutlu olmaya çalışıyorum. Her insan gibi, nesi yanlış bunun. Debeleniyordum kelimenin tam anlamıyla, uzun uzun debelendim, sonunda tedavi sonuç verdi bir sene içinde. Kilo verdim, arkadaşlarımla buluştum bol bol, alışveriş yaptım, gezdim-tozdum. Tam anlamıyla boş boş yaşadım. Zor bir süreçti; ama ben Zeynep Gökmen ve ben küllerimden doğdum! 27 yaşındaydım ve artık hayata geri dönmüştüm. Bir sürü şeyi düzeltmiştim: dış görünüşümü, kısmen de olsa ruh halimi... Yeni bir iş bulmuştum, özel bir mimarlık bürosunda çalışıyordum bu sefer. Küçük bir yer gibi görünmesine rağmen Haldun Bey, yurtdışı ve yurtiçi bağlantıları çok güçlü olan bir patrondu. İş arkadaşlarım harika insanlardı: Burcu ve Koray. Ellerinden geleni yaptılar yabancılık çekmemem için.

Tek bir şey kalmıştı düzeltmediğim, Arda’nın kırgınlığı ya da nefreti, kızgınlığı... Bir an cesaretimi topladım ve onu aradım ve çağırdım. Çok büyük bir fiyaskoya dönüştü tabi her şey sonra.

Acaba kek mi yapsaydım? Annemin şu limonlu keklerinden. Daha mı iddialı giyinseydim, daha mı toparlanmış durmalıydım? Zayıf gözüktüm diye belki, Arda sevmez zayıf insanları. Dedim ya belki limonlu kek yapsaydım ve biraz daha iddialı giyinip daha fazla makyaj yapsaydım… Bir dakika bir dakika, ne diyorum ben? Alp’i Arda’yla aldattım, tabi bu sırada Arda’yı da aldatıyordum. Hatta biraz daha eskiyi düşünürsek Nihat’ı da Alp’le aldattım. Bu kadar beddua almak iyi değil tabi. Ne bekliyordum ki?

31 Temmuz 2010 Cumartesi

9. Bölümün Devamı - II



Alp Aydın

Hastaneye gittiğimizde herkes biliyordu, herkes bunu ona benim yaptığımı biliyordu. Onların bana pislikmişim gibi bakması beni deli ediyordu; çünkü bunları hakkettiğimi biliyordum. İçimden neler geçiyordu aslında “Hmmm bu yaralar nasıl olmuş böyle?” diyen doktorun bir an önce gitmesi için yalvarıyordum, yoksa elimden bir kaza çıkması işten değildi.

Saldırıya uğradığını söyledim, yüzüme baktılar. İnanmadılar... Bir seri katilin bakışlarını gördüler belki de gözlerimde, elimdeki çakmağı sürekli yakıp durmamdan ya da. İdam mahkumu nasıl bekler, vursunlar diye ayağını bastığı sandalyeye ben de öyle bekliyordum. Tek bir tekme...Boynumda o şiddetli ağrıyı duyacağım, şuurum kapanacak, yüzüm moraracak, vücudum istemsizce çırpınacak, ardından nefesim ve kalp atışlarım duracak... ve bitecek. Zeynep iyileşecek ve çekip gidecek. Hayatımın en güzel yanı gidecek ve beni o canavarla başbaşa bırakacak. “Gitme” demek isterdim ona. “Bırakma beni”. En çok da içimdeki o şey bekliyordu bunu, eminim dört gözle yalnız kalmamı, dayanacak noktamın kalmamasını bekliyordu. Camdan aşağı atacaktı herhalde beni ya da yumruğunu geçirip kırdığı camın parçalarını boğazıma sokacaktı şah damarımı patlatana kadar; ama o zamana kadar, Zeynep iyileşene kadar yaşamam gerekiyordu.

Onu en çok neyin acıttığını biliyorum: Bana mecbur olması. Kimseye söyleyemiyordu, kimseyi üzmek istemiyordu hâlâ. Ona bakabilecek bir tek ben vardım çevresinde. Çaresiz yanıma geliyordu, bana sokuluyordu. Tek kelime konuşmuyordu benimle, bazen yüzüme öylece bakıyordu. Belki görmeye çalışıyordu, sevdiği Alp neredeydi? O sevdiği Alp var ya aklını kaçırmak üzereydi. Senelerdir içinde biriktirdiği, bastırdığı her şey öyle çok sıçramıştı ki üstüne; eziliyordu altında. Kemiklerim kırılıyordu bu kadar basıncın altında, tuzla buz oluyordu. Üzerimdeki vıcık vıcık çamur tabakası kalbime baskı yapıyordu ve beni uyuşturuyordu.

Bazen sadece dışarı çıkıp koşmak istiyordum ki bütün sesleri duyamayacak hale geleyim. İstiyordum ki hiç güneş açmasın, hava hep yaz yağmuru sonrası gibi kasvetli; ama sıcak olsun ve ben kendimi hissedemeyene kadar koşup bu şarkıyı söyleyeyim:

“But you're not gonna crack
No you're never gonna crack

Run my baby run my baby run
Run from the noise of the street and the loaded gun
Too late for solutions to solve in the setting sun
So run my baby run my baby run”

Hastaneden çıktıktan hemen sonra bırakmadı Zeynep beni, şaşırıyordum. Nasıl cesaret edebiliyordu yanımda kalmaya? Ben bile ona yaklaşmaya bu kadar korkarken o nasıl duruyordu. Belki de toparlanmaya çalışıyordu ya da beni kurtarabileceğine inanmak istiyordu. Bir ışık arıyordu, gözlerimin parlamasını bekliyordu. Parlamazdı ki artık. Bir çeşit katildim ben, hayatınızda görebileceğiniz en soğukkanlı katillerden. Tetiği çekerken elim titrememişti bile, mermi delip geçmişti onu. Talan etmişti.
Aynı yatakta yatmıyorduk artık, aşık olduğum kadına dokunamıyordum bile. Tek kelimelik cevaplar veriyordu sorduğum sorulara onun dışında konuşmuyordu. Yıllık izninin bir haftasını daha kullandı. Saldırıya uğradım diyebilirdi aslında; ama korkuyordu sanırım. Biri şüphelenir diye gururundan yapamıyordu, itiraf edemiyordu. Bütün gün evde oturmasına rağmen sabahları saatlerce uğraşıp makyaj yapıyor, yara izlerini kapatıyordu. Eskisi gibi görünmek istiyordu, belki de aynaya baktığında eski halini görebilirse olanları yaşanmamış gibi kabul edebileceğini sanıyordu. Nasıl umutsuz bir durumdu bu, katiliyle aynı çatı altında olmak zorunda hissediyordu belli ki kendini.

- Yüzüne sürdüklerin yüzünden yaraların geç iyileşebilir, izi kalabilir.
- Kalsın.
- ...
- ...
- Ben değildim o.
- ...
- Yani seni bu hale getiren, ben değildim.
- ...
- Sen de değildin. Bir başkasıydı sanki. İçimden bir başkası birilerinden intikam alıyordu. Kimim ben! Tanrım, deliriyor muyum? Belki de psikolojik tedaviye ihtiyacım var.
- Belki.

İlk defa bir şeyler söylemeye cesaret edebilmiştim. O da bir şeyler söyleseydi eğer, onun için tedavi olabileceğimi söyleyecektim. Ona ihtiyacım olduğunu anlatacaktım, “Kurtar beni.” diyecektim. Çok boşluk vardı konuşmalarımızda, hemen hemen hepsi üç noktalarla doluydu söyleyebilirdim. Söylemeye yüzüm olsaydı, belki birazcık gücüm olsaydı...

“Çok fenayım bu ara
Dokunsan ağlayacağım
Hüngür hüngür, şeffafkelime etmeden
Sakin sakin...
Ordan öylece bakacaksın belki de sen de
O kadar keskin gözükecek ki her şey
Dokunmaya korkacaksın
Öylece duracaksın
Zaten dokunsan daha çok ağlarım

Suçluluk psikolojisi de buna
Seri katil takıntısı ya da
Ne dersen farketmez, canımı yakıyor
İnadına su yüzünde kalmaya çalışmak

Boğazımı acıtıyor
Ve
Ve hiç bu kadar tozlu bir hayat görmemiştim
Bu kadar pürüzlü
Rahatsızlık verici

Canım acıyor
Dokunsan ağlayacağım
Öylece duruyorum

Gecenin iğrenç, bunaltıcı bu hali
Tik tak, tik tak

Oysa bilsen ki tek bir cevabın mutlu eder belki beni
Biraz daha farklı olurdu kim bilir
Ama biliyorum ki
Çok keskin olacak her şey
Kanırtacak, kanatacak
Dokunmaya korkacaksın
Öyle duracak
Geçecek, gidecek

Nefel al, nefes al...
Lanet olsun nefes al...
Öldüm ben...”


İşin kötüsü gideceğini de söylemiyordu, tamam zaten yanımda değildi; çoktan gitmişti benden, yine de gitmiyordu tamamen. Eşyalarını toplayıp bir otele yerleşebilirdi, hatta bir ev bile tutabilirdi kendine. İlla annesine, arkadaşlarına olanları anlatmak zorunda değildi. Gitmemişti, hâlâ evindeydi. Diyordum bazen yoksa hala sevdiğinden mi gitmiyor, benden vaz geçemiyor mu? Öylece gitmek, beni bırakmak istemiyor mu? İyileşebileceğime inanıyor mu?
Kimi kandırıyordum? Zayıf olduğu için gitmiyordu, gitmiyor da değil yerinden kalkıp gidemiyordu. Aciz görüyordu herhalde kendini, kalkarsa yerinden çıkar giderse düşer, kalır bir yerde diye korkuyordu. Kendine bile karşı koyamaz içi çürür gider diye korkuyordu. Oysa kendisi için en tehlikeli yerde duruyordu, hiçbir arka, tenha sokak benim yanım kadar kötü değildi. Asıl korkması gereken yer benim yanımdı.
Bir hafta kadar sonra işe başladı yeniden. Her gün rutin haline gelmişti, yaralarını makyajla kapatmak. Biraz daha iyi gözüküyordu Morluklarının rengi bir ton daha açıldığında ve bir ton daha, bir ton daha gitme vaktinin yaklaştığını hissediyordum.
- Kimdin?
- Efendim Zeynep, kim kimdi?
- Ben değildim demiştin, kimdin?
- Annemdim.
- Ben kimdim?
- ...
- Neden?
- Keşke her şeyi anlatabilseydim çok önceleri, gömdüğüm yerlerden çıkarıp da.
- Keşke...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails