merhamet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
merhamet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2010 Salı

Mektuplar - II

DÖRDÜNCÜ MEKTUP

“Senden nefret ediyorum.

Bu cümle seni ne kadar acıtır, ne kadar umrunda bilmiyorum; ama yazdığım diğer üç mektuptan çok daha gerçek bu. En azından artık beni kandıramıyorsun, ne yazık; zavallı küçüğüm...

Sadece bu kadar söylüyorum, senden o kadar nefret ediyorum ki o hastanedeki halini gördüğümde senin için üzülemedim bile. Doğrusunu istersen acınacak haldeydin; yüzün dağılmıştı, çirkindin. Sana acıyamadım bile, öyle ki yüzüne, yaralarına bakmaya iğrendim. Bilmem farkettin mi merhamet duygumu aldın götürdün benden. Tabi sende hiç olmayan bir duygu için yas da tutamazsın, yazık...

Öyle büyük bir nefret, kelimelere yeterince dökemiyorum! Beni daha kötü kandıramazdın herhalde, şimdi zaferinin kekremsi tadını hissedebilirsin iliklerinde; garip bir zevk yaşayabilirsin... Yalnız çözemediğim bir şey var; çırpınışların, kocandan kurtulmak için miydi? Bir başka erkeğe tutunarak diğerinden kurtulmak... Biraz daha zaman geçtikten sonra eğitimli bir köpek gibi beni onun üstüne mi salacaktın?

Sırf biraz daha kör edebilmek için beni bu kadar zaman harcadın belli ki ve şimdi bu hale geldin. Aslında biliyor musun, o tesadüfen karşılaştığımız an bile olsa; Alp’in böyle biri olduğunu bana anlatsaydın, gidip öldürürdüm onu. Tek bir kurşun beynine sıkardım, ölürdü; sonsuza kadar giderdi. Evet, senin için yapabilirdim bunu. Onun canını alabilirdim, sonrasına beni iyi bir şeyin bulmayacağını, belki cehennemde yanacağımı bilirdim, yine de senin için birini öldürebilirdim; gözümü kırpmadan. Çünkü o kadar aşıktım ki aslında sana, içten içe o kadar sendim ki; canını yakan her şeyi yok etmeye hazırdım. Şimdi mutlu musun?

Bir erkek için bu kadar zayıf görünmek, aciz hissetmek nasıl iğrenç bir şey bilebilir misin sen? İçinde hisset diye söylüyorum, tek sorumlusu, tek suçlusu sensin. Başka kimsede arama hatayı, ben sana geç kalmış falan değilim, Alp sana haksızlık etmiş falan değil. Sen her şeyi kendin yaptın. Kendi kendime dilime dolanmış bir şarkıyı söyleyip duruyorum.

“Ansızın tarifsiz gelir ya
O zamanlar sormaya cürettin kalmaz olanından
Feri soluk, niyeti kayıp, dardayım
Aşk nefrete ne yakınsın 
Kin kırdı her okşamak istediğimde seni
Elimi gözlerimi gömdüm tebessüme
Yalnız kendine inkarın
Sadece senden kaçarsın
Halin ele verir anlamazsın
 
Yalan söyleme bana
Gözlerin anlatıyor herşeyi
Yalan söyleme bana
Yalan söyleme bana
Gözlerin anlatıyor herşeyi
Zaten yoktur nedeni
 
Uzak düşmüşüm kendimden, aklım fikrimden
Çaresiz sürükleniyorum
Bilerek peşinden
Yalnız kendine inkarın
Sadece senden kaçarsın
Halin ele verir anlamazsın”

Yazık, gerçekten yazık... Ben kendimi feda etmeye, seni yaşamaya, seni gülümsememe katmaya bu kadar hazırken yaptığın nankörlük gibi bir şey... Gerçekten yazık...

Umarım mutlu olamazsın...

Sana acı çektirebilmeyi çok isterdim, çocukluğumdan kalmış falan değilsin, o kadar temiz, masum da değilsin. Gördüğüm en fahişe ruhlu kadınların bile masum yanları vardı, sende o bile yok. Umarım mutsuz bir şekilde geberir gidersin.

Arda Atasoy”


Bu neydi böyle! Nasıl duygular, nasıl sözlerdi? Mektuptan kıvamlı bir zehir akmıştı derime, içime sızmış; tüm bedenimi sarmış, yakıyordu. Yüzüğündeki zehri içip intihar eden Osmanlı cariyeleri gibiydim. Kendimi bir yere kapatmıştım içimde ve ölümü bekliyordum. Geride hiçbir şey bırakamayacağımı bile bile çekip gidiyordum. Şimdi nasıl toplayabilirdim cesaretimi de diğer mektupları okuyabilirdim ki?

Beşinci mektuptan önce başka bir şey buldum sandıkta yine benim yazımlaydı. O iki mektuptan başka ne bırakmış olabilirim diye düşünüyordum. Daha fazla ne kadar rezil etmiş olabilirdim kendimi, nasıl açığa vurabilirdim? Bedenime o kadar çok nefret, zehir akıtmışlardı ki artık bir damla hayat kalamazdı değil mi içimde. Hiç sansım yoktu, hayatıma yalvarsam bile “Son bir şans, lütfen.” diye hiç, hiç şansım yoktu. Sıfırı tüketmek diye buna denir, demek sıfır bile tükenebiliyormuş...

“Çocukluk ne demek?

Ya da çocuk şiirleri....

Sanki birgün nihayet uyanmak uykudan

Belki uykusuzluktan.

Önce dönmek

Yolunu bulmak, kaybolmak

Daha da öncesiydi,

Gitmek ...

Ait olduğum o gökyüzünden

Yerin en dibine

Niye?

Ve neye?

Nereye...

Saate bırakıp giderken de bakmadım

Sırtımı dönüp yürürken de

Kaldırım taşlarını sayarak hesapladım saniyeleri

Bundandır o günün bulutlarını hatırlayamayışım

Sadece kaldırım taşları, İstanbul’un herhangi bir semtinde

Herhangi bir sokak

Mavi, pembe

Mavi, pembe

Kaldırım taşları...

O sokağın taşlarını saymayı bitirdiğimde arkama baktım

Nefesimi tutup baktım arkama

Mavi, pembe

Çok uzakta kalmıştım o şiirlerden

Ve hala kaldırım taşlarını sayarak yürüyordum sevgilim

Bir gün bulursam geri dönecek cesareti

Kaç adım kaldığını bilmek için belki de...

Çocuk aklımla...

Mavi, pembe

Mavi, pembe...

Hiç aklıma gelmemişti o gün

Bu kadar yıl geçeceğini o kaldırımdan

Bu kadar yıl geçeceğini ve

Taşların bir gün kırılıp değiştirileceğini

Sana gelmek daha da zor şimdi

Hiç tanımadığım o kaldırımdan

Hiç tanımadığım kalbine

Hiç düşünmemiştim o gün

Kalbinde sonsuza kadar olmayacağımı

Hiç hayal etmemiştim

O çocuk şiirleri yırtıp atacağımı

Senin de bütün bunları unutacağını

Şimdi bu yolculuk ufacık sokaksa bile

O kaldırımdaysa, ordaysa, hemen yanı başımdaysa hatta

Taşları yabancı bana

Mavi, pembe

Mavi, pembe

Oyunlar bitmiş bile

Mavi, pembe

Çocukluğuma saydığım adımlar bitti artık

Mavi, pembe

Gitmişsin bile...”

Aynı anda, aynı yerde olup da karşılaşamamış sevgililer gibiydik. Birimiz severken diğerimiz içine gömmüş, diğerimiz severken öbürümüz nefret etmiş. Bazen erken, bazen geç. Hep saat birkaç dakika geri kalmış, geç kalmışız ya da erken gidip çok beklemişiz; en sonunda da beklemekten usanıp bir taksiye atlamışız. Aziz Nesin’in şiirindeki gibiyiz.

“…
Mutluluga hep geç kalırım;
Hep erken giderim mutsuzluğa.
Ya herşey bitmiştir çoktan,
Ya hiçbir şey başlamamış daha
Öyle bir zamanına geldimki yaşamın
Ölüme erken sevgiye geç.
Yine gecikmişim bağışla sevgilim;
Sevgiye on kala, ölüme beş...”

Sandığı biraz daha karıştırdım, beşinci mektup için cesaret aradım; belki bulabilirdim. Onun yerine fotoğraflarımı buldum, onunla birlikte olmaya başladığımız dönemlerde uzaktan, kenardan, köşeden çekilmiş fotoğraflarım. Bana şimdi nasıl kıyabiliyordu, canımı nasıl bu kadar acıtabiliyordu, tüm bunları görebilmem için beni buraya neden göndermişti? Demek ki değişebiliyordu duygular bu kadar, tabi ya o da söylemişti mektupta: “Aşk nefrete ne yakınsın.” Ve ben de söylemiştim; “Bana olan zaafın nefrete dönüşmüş.”. Neden bana bu kadar absürt gelmişti ki… Saf aşk, saf nefrete, zehire dönüşebilirdi bir gün… O an derin nefes aldım işte, okuyacaklarıma hazırladım kendimi. Beşinci mektubu bir seferde yazmamış, araya günler girmiş; sonra devam etmiş:


BEŞİNCİ MEKTUP

“Aşık oldum ben...

İsmi Eylül...

En çok da masumluğuna aşık oldum, kendine has dürüstlüğüne, doğallığına.. .Sende asla bulamayacağım şeyi buldum sonunda. Güvenilir birini buldum, tek sürprizi günden güne beni daha fazla sevmek olan bir kadın, kadınım...

Yine de intikamımı alacağım merak etme, içimdeki o ateşten kurtulacak ve mutlu mutlu yaşayacağım sonsuza kadar. Masal sonu olacak; benim için tabi, senin için değil. Birkaç yıldızın tutuşup cayır cayır yanmasıysa gereken, olacak...

***

Bugün sana geldiğimde yüzünde öyle bir umut vardı ki bir an seni affetmeyi, yoluma devam etmeyi bile düşündüm. Ta ki gözümün önüne bir önceki mektubum gelene kadar, hastane odasında seni gördüğüm anı hatırlayıncaya kadar. Sonra umutlarını yıkmanın bana vereceği zevki düşündüm. Usta bir yalancısın, tahminlerim tutmuyor; ama yine de tanıyorum seni: gururlu ve inatçısın yeri geldiğinde. Bu yüzden hiç şüphem yoktu, birden bana ilan-ı aşk etmeye çalıştığın konuşmanın sanki çok yakın arkadaşmışız gibi bir muhabbete döneceğinden. Beni şaşırtmadın, yüzündeki o ifade de tam tahmin ettiğim gibiydi... Dünya başına yıkıldı öyle değil mi?

Gözbebeklerinde depremi gördüm... Med-cezir gördüm... Her şeyin bittiğini, bundan sonra öylesine yaşayıp gideceğini, bir anlamı olmadığını düşündüğünü farkettim. Beni zayıf kılan bu yükten kurtulup yoluma güçlü bir insan olarak devam edecektim. Acıyor muydum sana? Hayır ya da çok az... Önemli bir seviyede değil, geçer... Herhalde bir daha görüşmeyiz düğünümden sonra, ismimi anmazsın, anma da.

Evleniyorum! Hayatımın kadınını buldum ve evleniyorum! Sen olabilirdin, bir zamanlar bu kadın sen olabilirdin; aşıktım sana. “–tım”. Artık çok geç... İntikamımın son aşaması “evet!” deyişin olacak, şahitliğini onaylayışın, mutluluğuma en yakınımdan tanıklık edişin...

Kötü bir insanım ben evet, içimdeki ilkel benliğim kana susamış gibi intikam istiyor. Yeniden hayata dönebilmem için buna ithiyacım var. Nasıl demiştin hani sen “Senden özür dilemeye ihtiyacım var.”, sanki senin neye ihtiyacın olduğu çok da umrumdaymış gibi.

Sana gelince... Sen zaten çoktan yitip gitmişsin, farkında değilsin...

Arda Atasoy”

Mektubu okuduktan sonra beynimde Murathan Mungan’dan bir şiir dönüyordu. Dizeleri hayatımın altyazısı olmuştu da o ana kadar farkına varamamıştım. Midem bulanıyordu, ağlamaktan başım çatlıyordu, gözlerim şişmişti, içim her acıdığında tırnaklarımı avuçlarıma batırdığımdan ellerim acıyordu. Kısacası sefil bir durumdaydım, üstüm çamur olmuştu. Bir yere gidip uyumak istiyordum, saatlerce uyumak; insan içine çıkmamak, kendi kendime uyumak, uyumak...

“Karanlıkta duruyorum aşk vurmasın yüzüme
Dokunmasın kimse bana
Kimse ulaşamasin artık tenimin incinen yerlerine...
Uyanmasın bir daha etimdeki yaralı hayvan
Zamanın siyah deltasında çürümek istiyorum
Biliyorum artık kimse yok kimsesizliğime...

Biliyorum aşka kimse yok
Aşkın karanlık metali soğuyor yüreğimin derinliklerinde...
Aşklarım, arkadaşlarım, dostlarım
Dağılıp gitti herkes
İçimi sızlatacak kimse kalmadı içimde...”

Bir resim vardı sandığın içinde, portre... Benim portremi çizmişti Arda! Resim yapabildiğini bilmiyordum aslında. Yüzümde bir hüzün resmetmişti sanki, ne kadar üzgün olduğumu hissediyor gibi, ne kadar özlediğimi onu... Son mektubu okumaya cesaret ararken resmin altındaki tarih dikkatimi çekti. Düğünden sonra! İntikamının eseri miydi bu? İspatı mıydı? Arda maktüllerinin cinayet sonrası resimleri çizen bir seri katil miydi?

Belki de her şey birkaç gün önce buraya konulmuş son mektuptaydı, buraya kadar gelmişken denemek zorundaydım...


ALTINCI MEKTUP

“7 ay sonra tekrar yazıyorum sana.

Gelmemişsin, cesaret mi edemedin daha. Geleceksin ama... Geleceğini biliyorum, merak ediyorsun çünkü; ne oldu da şimdi bu kadar kayboldun diye. Aslında ben de merak ediyorum.

İçimdeki kana susamış o vahşi hayvan, senden intikam almamla beslendi ve tahmin edebileceğin üzere hiç doymadı. Evet, güçlendim; ağırlıklarımı atmıştım. Hırçınlaştım biliyor musun? Huysuz, çekilmez bir insan oldum. Vicdanım da benden mi intikam alıyor?

İnsan sevdiklerini öldürürmüş derler, ben de seni öldürdüm galiba “sevgilim”... İçindeki ışığı, gözlerindeki o yaşam enerjisini söndürdüm. Keşke bu kadar kötü bir adama aşık olmasaydın Zeynep’im. Keşke ben deliler gibi pişman olup sana gelmemek için kendimi zor tutuyor olmasaydım, seni özlemeseydim. Saçlarını koklamayı, dans etmeyi bu kadar istiyor olmasaydım.

Beşten altıya ne değişti diyeceksin şimdi. Ne oldu bunların ikisinin arası da ben yeniden döndüm sana, senin kabul etmeyeceğini bile bile ruhum etrafında neden geziniyor durup dururken?

Eylül’le yemeğe çıktık dün akşam, seninle buluştuğumuz yerlerden biriydi. O gece çalan şarkıyı bir daha çaldılar, bilmem sen hatırlıyor musun?

“Yalnızlığım koynumda sessiz

Neredeyiz, neredeyiz

Seninle biz neredeyiz ki neredeyiz…

Bir sürü haller içinde halim

Seni sevmeye hüküm giydim..”

Büyük bir şey mi bekliyordun yoksa? Olamaz ki... Küçük ayrıntılardan çıkıp geldin yine bana, birden tüm geçmişimden sahneler döndü gözümün önünde. O kadar fazlalar ki, o kadar güzeller ki... Farkettim ki biz birbirimize benliklerimizi emanet etmişiz, ömürlük hem de. Ne kadar ayrı düşsek de bir şekilde buluşmamızın nedeni bu. Birbirimizde bıraktığımız parçaların izini sürerek bir araya geliyoruz… Hem de öyle vazgeçilmez yanlarımızı bırakıyoruz ki birbirimize, ayrı kalırsak ölelim diye. Kabul ediyorum mantıklı hiçbir yanı yok, anlayamıyorum da; yine de bir şekilde seni istiyorum.

Gerçekten biz hüküm mü giydik birbirimizi sevmeye? Böyle bir şey olabilir mi? Yoksa nasıl birbirimize bu kadar acı verdikten sonra bile, eskisi kadar temiz olmadığımızı, hatta hiç masum olmadığımızı bile bile yine de isteyebilirim ki seni? Birlikte yaşamamız, bedelini ödememiz gereken bir suç mu işledik? Hüküm mü giydik? Hiçbirini bilmiyorum, tek bildiğim seni kırıp parçaladığım ve aynısını senin de bana yaptığın. Ve işte buna rağmen, buna rağmen; ben çok, ben seni çok… Neyse…

Eylül anladı... Biliyordu zaten tüm hikayeyi en baştan, sadece ismini farklı söylemiştim, sen nikah şahidim olunca anlamasın diye. Kadınlar anlar derler, eğer ona bakarken bir başkasını görüyorsanız aslında, kadınlar bunu anlarmış. Doğru sanırım bu “O değil mi?” diye sordu, anlamamazlıktan geldim. Sana ait olduğumu söyledi.

“Sana ait olmak”

Ol-a-mazdım. İstesem de kabul etmezdi kalbin beni. Biz birbirimizin sorumluluğunu taşıyamayız değil mi sevgilim?” Eylül iyi bir kızdı, dedim ya saftı. Onu sevdiğimi söyledim.

“Sevgi her şey değil, bir insanı birden fazla kere, birden farklı şekilde yeniden ve yeniden sevebilirsin. Eğer sıfırlamadıysan duygularını birine karşı, her zaman hepsi birbirine dönüşebilir. Sadece nötr olabiliyorsan unutabilirsin birini; eğer yapamıyorsan defalarca aşık olursun ona.

Beni sevdiğine inanmadığımdan değil, insan sadece bir kişiyi mi sever sanıyorsun? Kalbimiz mi çok geniş, sevmek mi çok büyük bir kelime. Sarmalayabiliyor işte bazen herkesi, ne diyebilirim ki? Ama birine aşık oldun mu, aşık oldun mu işte; bütün dengeler tersine döner. Dönsün de artık Arda, ben dayanamayacağım; yoruldum.”

Eylül böyle dedi ve gitti...

Dengeler tersine dönüyor artık, nefret aşka, intikam zayıflığa, ben sana... Ne var ki bu ana kadar gelmemen şimdiye kadar her şeyi bırakmış olman demek. 7 Aydır görüşmedik seninle, o kadar zaman sonra birdenbire buraya gelmeni, bunu okumanı beklemiyorum.

Sadece kalbimin bütün dengelerini alt üst ettim ve oturmuş bir köşeye izliyorum hayatı. Eğer senin için bittiyse artık öylesine yaşıyorsan, ben de öyleyim.Saatlerin sayıyorum, zamanımı doldurmaya çalışıyorum. Mesaim bittiğinde çekip gideceğim.

Bir de son olarak, bu mektubu buraya koyduğuma göre bir mucize bekliyorum. Hayattan son bir şans istiyorum.

İşte sevgilim, beşinci ve altıncı mektup arasında bunlar oldu. Sana susuzluğumu iliklerimde hissediyorum artık. İçimden taşıyor, korkuyorum yakacak, yıkacak, zarar verecek diye; ama taşsın ne yapayım... Buraya hiç gelmezsen, bunu hiç okumazsan ya da çok geç kalırsak yine birbirimize bil ki ben beşinci ve altıncı mektuplar arasında seni bekleyeceğim. Yine o çocuk halimle, yine yaz aylarında, mavi bisikletimle...

Arda”



13 Temmuz 2010 Salı

6,5. BÖLÜM: BİRAZ DAHA AZ MÜKEMMELİYETÇİLİK

Ertesi gün öğlene kadar uyurum diye düşünüyordum; ama bir saat kadar falan uyumuş olmalıyım.Gerisi kısır göngü: tavana bakıyordum, yataktan kalkıp camdan dışarı, balkona çıkıyordum, yatağıma geri dönüyordum ve tekrar tavan, camdan dışarı, balkon... Bir saat böyle sıkışıp kaldıktan sonra saat 9.30 suları dışarı çıkmaya karar verdim. Biraz yürümek iyi gelir gibi geliyordu.

- Oğlum derse mi gidiyorsun?

- Hayır anne, biraz yürüyeceğim sadece.

- Kahvaltı yap öyle çık yavrum, sen salona beş dakika geç otur ben sana patatesli omlet yapayım sen seversin.

- Dönünce yaparsın olmaz mı? Biraz hava alayım ben, gelirim bir saate falan.

- Peki Arda, gazete al gelirken olur mu canım?

Sahile indim, yürüdüm, yürüdüm... Düşünmemeye çalıştım, hızlı yürüdüm o yüzden hatta bir süre koştum. Yol ayağımın altından kayarken rahatlıyordum çünkü; beynim boşalıyordu. Nefesim kesildi bir süre sonra, midem yanmaya başladı. Oturdum biraz, durunca beynimi dinlemek zorunda kalmıştım. Tam olarak ne düşündüğümü de bilmiyordum aslında, gitmek mi, onun gitmesini mi, gitmemesini mi?

“It's not like you to say sorry, i was waiting on a different story
This time i'm mistaken for handing you a heart worth breakin'
I've been wrong, i've been down, been to the bottom of every bottle
These five words in my head scream "are we having fun yet?”

Nickelback beynimin içinde bağıra çağıra bunu söylüyordu, nefes bile almadan, durmadan, sekteye uğramadan...

Geçmişe fazla mı bağlıydım? Bir şeyler beni rahatsız mı ediyordu? “Yaşanmamışlık” aklımı mı kurcalıyordu? Bazen olur ya hani, bir işaret istersiniz. Neler olduğuyla, neden bu kadar etkilendiğimle ilgili bir işaret istedim sadece. Bir şey olsun ve birden bir şişek çaksın aklımda istedim, uyanayım, tek bir kez, son bir kez doğru bir karar alabileyim. Bir dilenci gelsin mesela durdursun beni, baksın gözümün içine; öyle bir şey söylesin ki o an değişsin her şey. Tamam, saçmaladım, film sahnesi gibi oldu.

Ama bir işaret, neydi ki o işaret? Yanımdan geçse farketmeyebilirdim; ama olmalıydı işte, bir şey olmalıydı. Bana deseydi ki eski Arda ol, eskisi gibi acımasız ve aklını önde tutan aşırı mantıklı adam ol; ona bile hazırdım.

Kimdim ben?

Neyi özlüyordum?

Silahlarını teslim etmiş ordu gibiydim, hem de hiç direnmeden. Derler ya “Vur ensesine al ekmeğini” diye öylece uysalca. Her şeyimi teslim etmiştim dost mu düşman mı bilmediğim, suretini göremediğim birine. Eskiden silahlarım vardı benim, güçlüydüm, daha güçlüydüm. Zayıf yönlerimi göstermezdim kimseye, güçlü olmak benim için önce gelirdi. Ne oldu şimdi? Sonsuza kadar yanımda mı kalacak herkes ki indiriyorum kalkanlarımı çevremdekilere karşı?

O an Duygu’dan nefret ettim, o bunu bilerek yapmıştı. Şimdi her şey yerine öyle bir oturuyordu ki... Kendi kendine beni seçmişti, kafasında yaratmıştı her şeyi. Benim öyle olmadığımı öğrenince de tek bir yol denedi: beni değiştirmek...

Hani derler ya öyle, önce birini yaratırsınız kafanızda ve ona aşık olursunuz. Ardından birini bulur ve o zannedersiniz, öyle olmadığını anlayınca da elinizdekini değiştirmeye, beyninizdekine uydurmaya çalışırsınız, direnirsiniz. Tabiki hiçbir zaman tıkır tıkır işlemez tüm bunlar. Yahya Kemal’in Mehlika Sultan’ı ya da biraz daha güncel düşünürsek Anathema’nın Angelica’sı gibi:

“Where are you tonight?
Wild flower in starlit heaven
Still enchanted in flight
Obsessions lament to freedom

A timeless word, the meanings changed
But i'm still burning in your flames,
Incessant, lustral masquerade,
Unengaged, dimlit love didn't taste the same
And i still wonder if you ever wonder the same
And i still wonder...”

Beni yönlendirirken aslında aldığım kararları etkilerken yavaş yavaş kendisi gibi düşünmemi istiyordu. Fikrimi soruyordu; ama sonunda onun istedikleri oluyordu ve ben de en sonunda onun duymak istediği cevapları vermeye başlayan ideal sevgilisi olmuştum. Favori şarkılarımızı, mekanlarımızı, kitaplarımızı, hatta arkadaşlarımızı bile o belirlemişti. Belki onun sevme tarzı buydu; ama benimkisi kesinlikle hükmedilmek değildi.

Nida iyi yönde değiştiğimi söylemişti, “iyi yön” neresiydi, kim belirliyordu ki bunu. Pek şüphe yok ki benim hayatımdaki bütün yönleri Duygu belirliyordu. “Her şeyim var.” Diye geziniyordum ortalarda, evet “her şey” olduğu kesindi ortada ama “benim” diyemiyordum. Şu an vücudum tanımadığı bir mikroorganizmaya karşı milyonlarca antikor üretiyor gibiydi ve biliyordum ne zaman öldürürsem onları yine bir şeylerim eksik kalacaktı. Ama lanet olsun, biliyordum aslında öteki türlü de uyuşturulmuş gibiydim. Kendim olmadan sanki biraz makyajla bir sahneye entegre edilmiştim, kendimi kabul ettirmek için yalvaran gözlerle bakıyordum tablonun diğer üyelerine. Duygu da makyajımı yapan, gerekirse maskemi takan sahtekar makyözümdü.

Zaten ne zamandır doğru dürüst hiçbir şey paylaşmıyorduk. “Ben kimim?” diye sorduğumda kendime verdiğim cevapların hiçbiri Duygu’yla uyuşmuyordu. İşin kötüsü benim cevaplarım onun umrunda da değildi, karakterim onun için çok da önemli değildi. Bir insanı ezmek ya da değiştirmek için önemli bir taktikdir aslında, onun kişiliğini görmezden gelmek; yeteneklerinin ve düşüncelerinin aslında önemsiz olduğunu hissettirmek. Nasıl olsa gün gelip bırakır böylece o insan kendi olmayı...

Ya benim gibiyse?

Övünmek gibi algılamayın; ama ya diğerlerinden daha zekiyse?

Ve bir şekilde ufacık bir tetikleyiciyle her şey kafasında yerli yerine oturursa ve birden O’ndan soğursa?

İnsan ne istediğini bilmezse hayattan huysuz olur, hiçbir şeyden mutlu olmaz. Zanneder ki her mutluluğun altından kötü şeyler çıkacak, zehir eder böyle böyle hayatı kendine. Ben bu hastalığa yakalanmıştım çoktan ve belki de hayatım hep böyle geçecekti.

Gonca’ydı adı... Duygu’yu onunla aldattım ilk, sonra Funda, Beril, Melis, Zehra... Duygu suçluydu çünkü ve ben de kendimi bu şekilde rahatlatıyordum. O bunu hakketmişti.

- Savunmayacak mısın kendini?

- ...

- İğrenç bir insansın!

- ...

- Lanet olsun!

Tabi Duygu da anladı her şeyi er geç, biliyordum aslında içten içe kendisini suçluyordu. Ne yaptığının bal gibi farkındaydı ve benim de bunu anladığımı biliyordu, çocuk değildik. O bir oyun oynamıştı ve kaybetmişti.

***

Duygu’dan sonra hayatımda bir süre kimse olmadı. Yakın arkadaşlarımın da beni onaylamadığını ve hatta içten içe kınadıklarını görebiliyordum; ama elimden gelen bir şey yoktu. Duygu’ya bu yaptığım içimi rahatlatmıştı garip bir şekilde gururumu kurtarmıştı. O beni değiştirerek, kontrol ederek beni aldatmıştı ve ben de bunu farkettiğimde onu aldatmıştım. O bir kadındı, aldatma şekilleri çok daha dolambaçlı, kurallı, oyunluydu; ben bir erkektim benimki bildiğim tek şekilde, basit ve fizikseldi o kadar...

Hayatımda kimsenin olmadığı 6-7 aylık sürede aileme yakınlaştım biraz, özellikle de ablamla aram çok iyi olmuştu ki bu üniversite sona denk geliyordu. Ailemle fazla yakın olmamıştım hiçbir zaman; ama gerçek olan bir şey vardı ki: aile önemliydi. Bazen diyorum belki de herkesin gözlerinde gideceklerini görmem bu yüzdendir. Yani sonuçta koşulsuz sevildiğini bilir insan ailesi tarafından, birinin kayıtsız, şartsız güvenebileceği; bağlanabileceği insanlar annesi ve babasıdır. Bundan sanırım, ailesine bağlanamayan adam kimseye bağlanamıyor kolay kolay. Hani der ya psikologlar çocukluğunuza inelim diye, eksik parça ailesiyle olan ilişkileriyse insanın bir şeyler hep ters gidiyor; oturmuyor yerine sahiden.

Biraz daha değişmiştim, lisedeki Arda değildim tabiki. Şöyle söyleyebilirim; Duygu’yla birlikteyken aptallaşmıştım biraz, kendimi düşünmeyi bırakmıştım; ama onun bana kattığı merhamet duygusuna minnettardım. Artık önemli şey mutluluk gibi geliyordu bana, ben mutluysam, çevremdekiler mutluysa etik kurallar biraz çiğnenebilirdi. Değişik geldi belki bu size, mükemmeliyetçiliği biraz azalttım diyelim. Her şey doğru olacak diye yemiyordum artık kendi kendimi. Her şey olacağına varır ve en sonunda hayırlısı olur diye düşünmeye başlamıştm. Mutlu olmaya çalışıyordum; çünkü ben mutlu olmadan ne sevdiklermi ne de beni sevenleri mutlu edebilirdim. Daha gerçekçi, daha sakin bakıyordum diyelim. Sanırım cidden olgunlaşmaya başlamıştım. Mantıklı olmak, duygusal olmak ve gerçekçi olmak arasındaki dengeyi daha iyi kurabilmeye başlamıştım.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

5. BÖLÜM: EVLİLİK HABERLERİ GELİYOR

Alp’le yakınlaşmaya başladığımız sıralarda Ajda’yla da yakın arkadaş olmaya başladık. Aslında ne yalan söyleyeyim ben Ajda’dan tam tersi bir tepki bekliyordum, karşı çıkmasını, bana kızmasını, Alp’i benden uzak durması için ikna etmesini; çünkü ben her ne kadar kabul etmek istemesem de Alp’in bana karşı olan ilgisini kullanmaktan başka bir şey değildi yaptığım. Ajda benden neden nefret etmiyordu bilemiyorum.

İTÜ Maçka Kampüsü’yle ulaşımımız çok rahat zaten teleferikle birkaç dakika. Ajda öğle yemeğinde, ders aralarında sürekli Taşkışla’ya geliyordu. Acaba Alp’i korumaya mı çalışıyor diyordum içimden. Ters tepmemesi için yavaş yavaş Alp’i benden uzaklaştırmaya mı çalışıyordu? Öğrenmeye çalışıyordum bazen, ağzını arıyordum Ajda’nın. Daha fazla beklememe gerek kalmadan bir gün orta bahçede otururken bu konu açıldı:

- Zeynep.

- Efendim canım?

- Seninle bir şey konuşmak istiyorum.

- Tabi, dinliyorum.

- Alp’le aranızdaki ilişki... Yani isimlendiremiyorum, isimlendirilebilecek bir şey değil bunu sen de biliyorsun. Tek bildiğim garip bir şekilde birbirinize iyi geldiğiniz. Gülay bile Alp için o kadar önemli değil; gördüğüm kadarıyla Nihat da senin için değil. Yani seviyorsunuz onları tamam belki aşık bile olabilirsiniz; ama birbirinize karşı çok ilginç yerlerde duruyorsunuz. Hassas yerlerde... Sadece dikkatli olun, bunu Alp’e de söyledim. Gelecekte neler olur bilemeyiz; ama bugünümüzü güzel kılabiliriz. Size karşı çıkmak gibi bir niyetim yok. Hem kim oluyorum da size karşı çıkabiliyorum?

- Öyle deme Ajda, ikimiz de seni çok seviyoruz. Söylediklerine gelince, oldukça kafam karışık. İnsanları şu an hayatıma yerleştirmekte zorluk çekiyorum. Keşke daha basit olsa, emin olabilsem. Ne hissettiğimi bilsem...

- Bu o kadar kolay değil çünkü Zeynep. Aşkın bir tarifi yok ki malzemeleri harfiyen koyup fırının başında kek gibi kabarmasını bekleyesin. Fırını 45 dakikaya ayarlamak kadar kolay değil. Zamanı gelince o sizi bulacak ya da layık değilseniz bulmayacak. Sadece beklemek en iyisi Zeynepciğim. Tek yapacağınız birbirinizi kırmadan, dökmeden devam etmek...

Ajda’yı seviyordum zaten; ama böyle merhametli yanını ilk defa gösteriyordu. Bu konuşmadan sonra daha da yakın arkadaş olduk. Farkettim ki Alp de o da çok iyi insanlar, onlar beni hiç yargılamamışlardı bense hep önyargıyla yaklaştım ikisine. Bu olanlar bana bunu öğretmişti işte, ilk izlenimlere göre hareket etmek insana hatta çok şey kaybettirebiliyor. Şükrediyordum yine de ben, kaybetmemiştim... Henüz...

***

Mezuniyetten sonra herkesi bir iş bulma telaşı sardı. İstanbul kalabalık bir şehir, ekonomi de malum; bu yüzden bir sürü arkadaşım hiç istemedikleri yerlerde çalışmak zorunda kaldılar. Yine de sevdikleri meslekleri yapıyorlardı, bu da avunulacak bir şeydi. Ezgi tıp fakültesinde olduğundan 2 sene sonra mezun oldu tabi bizden. Hatta şimdi plastik ve rekonstrüktif cerrahi üzerine yüksek lisans yapıyor. Berk’le ayrıldılar 2 sene önce, sanırım Ezgi hayatının dengelerini değiştirdi biraz. Babasını kaybetti üçüncü sınıftayken. Çok iyi bildiğim duygular bunlar... İnsanın öncelikleri, beklentileri, hayatı değişiyor. Hastalıklı bakıyorsun hayata artık. Ölüm insanın içinde garip bir iz bırakıyor, kiminin hayatını olumlu yönde değiştiriyor; kimi düzeltemiyor hiçbir şeyi öyle düşe kalka devam etmek zorunda kalıyor. Belki doğru belki de yanlış bilmiyorum; ama ayrıldılar işte. Berk benden bir sene sonra mezun oldu, hazırlık okuduğundan üniversitede. Otomobil üretimi üzerine çalışan bir firmada çalışmaya başladı. Senelerdir de orada çalışıyor hatta. Sinan hazırlık okuyup üstüne de okulu uzatınca Ezgi’yle aynı sene mezun oldu, çok dalga geçtik tabi bu yüzden onunla. Yüksek lisans da yaptı sonra 2 sene. Sonra askerlik falan derken yeni başladı çalışmaya.

- Ooo sen geç atıldın oğlum hayata, nasıl evleneceksin İrem’le?

- Durun bakalım daha, benim hayatımı yaşama zamanım ne evliliği?

Ajda bir firmada pazarlama müdürü, yine çalıştığı yerden de bir sevgilisi var Tamer. Üstelik genel müdürü.

- Ajda kaptın sen genel müdürü, darısı bizim başımıza.

- Demeyin öyle, utanıyorum bakın.

Arda ikinci sefer girdi üniversite sınavlarına ve Boğaziçi Üniversitesi endüstri mühendisliğinden mezun oldu. Tabi o da hem 2. sefer girip hem de hazırlık okuduğundan geç mezun oldu. Onu ayrıca anlatacağım, işlerin rengi biraz değişti çünkü.

Alp’le ortak firmalarda çalışmaya başladık. Daha sık görüşebiliyorduk bu sayede, iyi oluyordu.Taksim’de olduğumuzdan ikimizde arada Makarnacı’ya, Limonlu Bahçe’ye falan gidiyorduk. Bize göre biraz gençlerin gittiği mekanlar olmuştu oralar; ama biz yine de vazgeçemiyorduk. Gençliğimizde, geçmişimizde gizliydik çünkü ikimiz de. İlişkimiz çok iyi gidiyordu, hani derler ya bulutların üzerindeydim diye. 22 yaşında bir kadın olarak bulutların üzerindeydim, liseli kızlar gibiydim.

Feray bir reklam şirketinde çalışmaya başlamıştı, hiç değişmedi üniversite boyunca. Hâlâ cıvıl cıvıldı, yine reklamcılıktan kendisinden 3 yaş büyük bir sevgilisi vardı; Gökhan. 3 sene önce mezun olmuştu tabi o bizden, hayatını kurmuştu.

Sıkı durun: Evet, ilk evlenenimiz Feray oldu... Yeni mezun olmuştuk ve arkadaş grubumuzdan birisi evleniyordu. Çok garip bir histi, bu kadar büyüyebileceğimizi hayal etmiyorduk, sonuçta evlilik büyük bir değişiklikti.

Feray’ın düğünü muhteşemdi. Gökhan’ın ailesi İstanbul’un zengin ailelerinden biriydi zaten. Çırağan Sarayı’nda yaptılar düğünü. Feray Paris’ten aldığı dantelli gelinliğiyle harika görünüyordu. Hoşuma gitmişti, hani eskiler derler ya her genç kızın hayali diye. Ne artık kadınların çalışıyor olması, ne sosyal durumlarının değişmiş olması, ne de ekonomik özgürlükler... Bunların hiçbiri şu gelinlik tutkusunu tamamen öldüremiyor, bunu gördüm ben. Feray’a bakıp kendimi onun yerinde hayal ettim, kuğu gibi, gecenin yıldızı... Yanımda Alp olacaktı tabiki, şu ana kadar Alp’in hayata bakışaçısından bahsetmekten dış görünüşünü hiç anlatmadığımı farkettim ve gerçekten şaşırdım. Tanıştığımızda öyle değildi tabi yani lisede; ama sonradan dış görünüşü çok değişti. Alp’le bir ortama girdiğimizde hemen bakışlar bize dönüyordu. Kadınlar bana kıskançlıkla bakıyorlardı. Uzun boylu, esmer ve yakışıklıydı çünkü, ve gülüşü çok güzeldi. O muzip gülüşü beni cezbetmişti. Tanrım! Neler anlatıyorum böyle... Neyse Feray’ın düğününe döneyim.

Bütün ünlü zengin aileler oradaydı, herkes inanılmaz şık ve etkileyiciydi. Sürekli flaşlar patlıyordu ve o geceki fotoğraflarda Alp’le kolkola gözükmek çok hoşuma gitmişti. Onun da beni “benim” diye sahiplenmesi hoşuma gidiyordu. Günümüz metropol kadınına göre çok mu ilkel kalıyor bu düşünceler... Öyle... Ne yapayım? Seviyordum Alp’e ait olmayı, onun benim olmasını.

Ne yapıyorum ben böyle? Hep Alp’i anlattım; gerçekten de o zaman böyleydim. Hayatım Alp’le doluydu.

Feray’ın çiçeğini o gece ben tutmuştum. Alp bana bakmıştı ve o an kıpkırmızı olduğumu hissetmiştim. Evlilik delisi evde kalmış kızlar gibi bir durumdu bu.

Feray’dan 2 sene sonra Ajda evlendi, çiçek işe yaramamıştı anlaşılan, Tamer’le. Tamer kendisinden 15 yaş büyüktü aslında, o yüzden Ajda’nın onunla evlenmesini istemedik hiç. 15 yaş fazla gibiydi, hepimize öyle geliyordu. Bunda Tamer’in daha önce evlenmiş olmasının da payı büyüktü ve bir kızının olmasının da. 2 sene evli kalmış ve 14 yaşında bir kızı vardı, Ece. Ajda iyi bir kızdı; ama ilk izlenimi hemen hemen herkeste aynıydı. Ajda’yı sevmek zordu ve Ece de açık bir şekilde Ajda’yı sevmiyordu. Ece’ye göre Ajda annesi ve babası arasındaki tek sorundu. Bu yüzden de belki de Ajda’ya asla alışamayacaktı. Tamer’in kızı ve Ajda arasında seçim yapmayacağı da oldukça aşikardı. İşte bu yüzden hiçbirimiz istemedik şu meşhur genel müdürü.

Ajda’yla ilk defa kavga ettim hatta sırf bu yüzden. Ne yazık ki Feray’ın düğünü gibi olmadı Ajda’nınki. Ajda bu küslüğü unutmak için hepimize davetiye yollamıştı; sırf bu yüzden gittik tam takım. Yine de keyifli değildik, bir görevi yerine getiriyor gibiydik. Şimdi olsa Ajda’yı kırmamak için elimden geleni yapardım; çünkü o zaman bilmediğimiz bir şey vardı. Birkaç aylık gerginlikten sonra Ajda’nın ne kadar iyi bir insan olduğunu Ece de farkedecekti. Ondan sonra Ajda da bir şey farkedecekti; Tamer’in ne kadar iyi bir insan olduğunu. Bu kadar mutlu olacaklarını hiçbirimiz tahmin edememiştik.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails