10 Ağustos 2010 Salı

Mektuplar - II

DÖRDÜNCÜ MEKTUP

“Senden nefret ediyorum.

Bu cümle seni ne kadar acıtır, ne kadar umrunda bilmiyorum; ama yazdığım diğer üç mektuptan çok daha gerçek bu. En azından artık beni kandıramıyorsun, ne yazık; zavallı küçüğüm...

Sadece bu kadar söylüyorum, senden o kadar nefret ediyorum ki o hastanedeki halini gördüğümde senin için üzülemedim bile. Doğrusunu istersen acınacak haldeydin; yüzün dağılmıştı, çirkindin. Sana acıyamadım bile, öyle ki yüzüne, yaralarına bakmaya iğrendim. Bilmem farkettin mi merhamet duygumu aldın götürdün benden. Tabi sende hiç olmayan bir duygu için yas da tutamazsın, yazık...

Öyle büyük bir nefret, kelimelere yeterince dökemiyorum! Beni daha kötü kandıramazdın herhalde, şimdi zaferinin kekremsi tadını hissedebilirsin iliklerinde; garip bir zevk yaşayabilirsin... Yalnız çözemediğim bir şey var; çırpınışların, kocandan kurtulmak için miydi? Bir başka erkeğe tutunarak diğerinden kurtulmak... Biraz daha zaman geçtikten sonra eğitimli bir köpek gibi beni onun üstüne mi salacaktın?

Sırf biraz daha kör edebilmek için beni bu kadar zaman harcadın belli ki ve şimdi bu hale geldin. Aslında biliyor musun, o tesadüfen karşılaştığımız an bile olsa; Alp’in böyle biri olduğunu bana anlatsaydın, gidip öldürürdüm onu. Tek bir kurşun beynine sıkardım, ölürdü; sonsuza kadar giderdi. Evet, senin için yapabilirdim bunu. Onun canını alabilirdim, sonrasına beni iyi bir şeyin bulmayacağını, belki cehennemde yanacağımı bilirdim, yine de senin için birini öldürebilirdim; gözümü kırpmadan. Çünkü o kadar aşıktım ki aslında sana, içten içe o kadar sendim ki; canını yakan her şeyi yok etmeye hazırdım. Şimdi mutlu musun?

Bir erkek için bu kadar zayıf görünmek, aciz hissetmek nasıl iğrenç bir şey bilebilir misin sen? İçinde hisset diye söylüyorum, tek sorumlusu, tek suçlusu sensin. Başka kimsede arama hatayı, ben sana geç kalmış falan değilim, Alp sana haksızlık etmiş falan değil. Sen her şeyi kendin yaptın. Kendi kendime dilime dolanmış bir şarkıyı söyleyip duruyorum.

“Ansızın tarifsiz gelir ya
O zamanlar sormaya cürettin kalmaz olanından
Feri soluk, niyeti kayıp, dardayım
Aşk nefrete ne yakınsın 
Kin kırdı her okşamak istediğimde seni
Elimi gözlerimi gömdüm tebessüme
Yalnız kendine inkarın
Sadece senden kaçarsın
Halin ele verir anlamazsın
 
Yalan söyleme bana
Gözlerin anlatıyor herşeyi
Yalan söyleme bana
Yalan söyleme bana
Gözlerin anlatıyor herşeyi
Zaten yoktur nedeni
 
Uzak düşmüşüm kendimden, aklım fikrimden
Çaresiz sürükleniyorum
Bilerek peşinden
Yalnız kendine inkarın
Sadece senden kaçarsın
Halin ele verir anlamazsın”

Yazık, gerçekten yazık... Ben kendimi feda etmeye, seni yaşamaya, seni gülümsememe katmaya bu kadar hazırken yaptığın nankörlük gibi bir şey... Gerçekten yazık...

Umarım mutlu olamazsın...

Sana acı çektirebilmeyi çok isterdim, çocukluğumdan kalmış falan değilsin, o kadar temiz, masum da değilsin. Gördüğüm en fahişe ruhlu kadınların bile masum yanları vardı, sende o bile yok. Umarım mutsuz bir şekilde geberir gidersin.

Arda Atasoy”


Bu neydi böyle! Nasıl duygular, nasıl sözlerdi? Mektuptan kıvamlı bir zehir akmıştı derime, içime sızmış; tüm bedenimi sarmış, yakıyordu. Yüzüğündeki zehri içip intihar eden Osmanlı cariyeleri gibiydim. Kendimi bir yere kapatmıştım içimde ve ölümü bekliyordum. Geride hiçbir şey bırakamayacağımı bile bile çekip gidiyordum. Şimdi nasıl toplayabilirdim cesaretimi de diğer mektupları okuyabilirdim ki?

Beşinci mektuptan önce başka bir şey buldum sandıkta yine benim yazımlaydı. O iki mektuptan başka ne bırakmış olabilirim diye düşünüyordum. Daha fazla ne kadar rezil etmiş olabilirdim kendimi, nasıl açığa vurabilirdim? Bedenime o kadar çok nefret, zehir akıtmışlardı ki artık bir damla hayat kalamazdı değil mi içimde. Hiç sansım yoktu, hayatıma yalvarsam bile “Son bir şans, lütfen.” diye hiç, hiç şansım yoktu. Sıfırı tüketmek diye buna denir, demek sıfır bile tükenebiliyormuş...

“Çocukluk ne demek?

Ya da çocuk şiirleri....

Sanki birgün nihayet uyanmak uykudan

Belki uykusuzluktan.

Önce dönmek

Yolunu bulmak, kaybolmak

Daha da öncesiydi,

Gitmek ...

Ait olduğum o gökyüzünden

Yerin en dibine

Niye?

Ve neye?

Nereye...

Saate bırakıp giderken de bakmadım

Sırtımı dönüp yürürken de

Kaldırım taşlarını sayarak hesapladım saniyeleri

Bundandır o günün bulutlarını hatırlayamayışım

Sadece kaldırım taşları, İstanbul’un herhangi bir semtinde

Herhangi bir sokak

Mavi, pembe

Mavi, pembe

Kaldırım taşları...

O sokağın taşlarını saymayı bitirdiğimde arkama baktım

Nefesimi tutup baktım arkama

Mavi, pembe

Çok uzakta kalmıştım o şiirlerden

Ve hala kaldırım taşlarını sayarak yürüyordum sevgilim

Bir gün bulursam geri dönecek cesareti

Kaç adım kaldığını bilmek için belki de...

Çocuk aklımla...

Mavi, pembe

Mavi, pembe...

Hiç aklıma gelmemişti o gün

Bu kadar yıl geçeceğini o kaldırımdan

Bu kadar yıl geçeceğini ve

Taşların bir gün kırılıp değiştirileceğini

Sana gelmek daha da zor şimdi

Hiç tanımadığım o kaldırımdan

Hiç tanımadığım kalbine

Hiç düşünmemiştim o gün

Kalbinde sonsuza kadar olmayacağımı

Hiç hayal etmemiştim

O çocuk şiirleri yırtıp atacağımı

Senin de bütün bunları unutacağını

Şimdi bu yolculuk ufacık sokaksa bile

O kaldırımdaysa, ordaysa, hemen yanı başımdaysa hatta

Taşları yabancı bana

Mavi, pembe

Mavi, pembe

Oyunlar bitmiş bile

Mavi, pembe

Çocukluğuma saydığım adımlar bitti artık

Mavi, pembe

Gitmişsin bile...”

Aynı anda, aynı yerde olup da karşılaşamamış sevgililer gibiydik. Birimiz severken diğerimiz içine gömmüş, diğerimiz severken öbürümüz nefret etmiş. Bazen erken, bazen geç. Hep saat birkaç dakika geri kalmış, geç kalmışız ya da erken gidip çok beklemişiz; en sonunda da beklemekten usanıp bir taksiye atlamışız. Aziz Nesin’in şiirindeki gibiyiz.

“…
Mutluluga hep geç kalırım;
Hep erken giderim mutsuzluğa.
Ya herşey bitmiştir çoktan,
Ya hiçbir şey başlamamış daha
Öyle bir zamanına geldimki yaşamın
Ölüme erken sevgiye geç.
Yine gecikmişim bağışla sevgilim;
Sevgiye on kala, ölüme beş...”

Sandığı biraz daha karıştırdım, beşinci mektup için cesaret aradım; belki bulabilirdim. Onun yerine fotoğraflarımı buldum, onunla birlikte olmaya başladığımız dönemlerde uzaktan, kenardan, köşeden çekilmiş fotoğraflarım. Bana şimdi nasıl kıyabiliyordu, canımı nasıl bu kadar acıtabiliyordu, tüm bunları görebilmem için beni buraya neden göndermişti? Demek ki değişebiliyordu duygular bu kadar, tabi ya o da söylemişti mektupta: “Aşk nefrete ne yakınsın.” Ve ben de söylemiştim; “Bana olan zaafın nefrete dönüşmüş.”. Neden bana bu kadar absürt gelmişti ki… Saf aşk, saf nefrete, zehire dönüşebilirdi bir gün… O an derin nefes aldım işte, okuyacaklarıma hazırladım kendimi. Beşinci mektubu bir seferde yazmamış, araya günler girmiş; sonra devam etmiş:


BEŞİNCİ MEKTUP

“Aşık oldum ben...

İsmi Eylül...

En çok da masumluğuna aşık oldum, kendine has dürüstlüğüne, doğallığına.. .Sende asla bulamayacağım şeyi buldum sonunda. Güvenilir birini buldum, tek sürprizi günden güne beni daha fazla sevmek olan bir kadın, kadınım...

Yine de intikamımı alacağım merak etme, içimdeki o ateşten kurtulacak ve mutlu mutlu yaşayacağım sonsuza kadar. Masal sonu olacak; benim için tabi, senin için değil. Birkaç yıldızın tutuşup cayır cayır yanmasıysa gereken, olacak...

***

Bugün sana geldiğimde yüzünde öyle bir umut vardı ki bir an seni affetmeyi, yoluma devam etmeyi bile düşündüm. Ta ki gözümün önüne bir önceki mektubum gelene kadar, hastane odasında seni gördüğüm anı hatırlayıncaya kadar. Sonra umutlarını yıkmanın bana vereceği zevki düşündüm. Usta bir yalancısın, tahminlerim tutmuyor; ama yine de tanıyorum seni: gururlu ve inatçısın yeri geldiğinde. Bu yüzden hiç şüphem yoktu, birden bana ilan-ı aşk etmeye çalıştığın konuşmanın sanki çok yakın arkadaşmışız gibi bir muhabbete döneceğinden. Beni şaşırtmadın, yüzündeki o ifade de tam tahmin ettiğim gibiydi... Dünya başına yıkıldı öyle değil mi?

Gözbebeklerinde depremi gördüm... Med-cezir gördüm... Her şeyin bittiğini, bundan sonra öylesine yaşayıp gideceğini, bir anlamı olmadığını düşündüğünü farkettim. Beni zayıf kılan bu yükten kurtulup yoluma güçlü bir insan olarak devam edecektim. Acıyor muydum sana? Hayır ya da çok az... Önemli bir seviyede değil, geçer... Herhalde bir daha görüşmeyiz düğünümden sonra, ismimi anmazsın, anma da.

Evleniyorum! Hayatımın kadınını buldum ve evleniyorum! Sen olabilirdin, bir zamanlar bu kadın sen olabilirdin; aşıktım sana. “–tım”. Artık çok geç... İntikamımın son aşaması “evet!” deyişin olacak, şahitliğini onaylayışın, mutluluğuma en yakınımdan tanıklık edişin...

Kötü bir insanım ben evet, içimdeki ilkel benliğim kana susamış gibi intikam istiyor. Yeniden hayata dönebilmem için buna ithiyacım var. Nasıl demiştin hani sen “Senden özür dilemeye ihtiyacım var.”, sanki senin neye ihtiyacın olduğu çok da umrumdaymış gibi.

Sana gelince... Sen zaten çoktan yitip gitmişsin, farkında değilsin...

Arda Atasoy”

Mektubu okuduktan sonra beynimde Murathan Mungan’dan bir şiir dönüyordu. Dizeleri hayatımın altyazısı olmuştu da o ana kadar farkına varamamıştım. Midem bulanıyordu, ağlamaktan başım çatlıyordu, gözlerim şişmişti, içim her acıdığında tırnaklarımı avuçlarıma batırdığımdan ellerim acıyordu. Kısacası sefil bir durumdaydım, üstüm çamur olmuştu. Bir yere gidip uyumak istiyordum, saatlerce uyumak; insan içine çıkmamak, kendi kendime uyumak, uyumak...

“Karanlıkta duruyorum aşk vurmasın yüzüme
Dokunmasın kimse bana
Kimse ulaşamasin artık tenimin incinen yerlerine...
Uyanmasın bir daha etimdeki yaralı hayvan
Zamanın siyah deltasında çürümek istiyorum
Biliyorum artık kimse yok kimsesizliğime...

Biliyorum aşka kimse yok
Aşkın karanlık metali soğuyor yüreğimin derinliklerinde...
Aşklarım, arkadaşlarım, dostlarım
Dağılıp gitti herkes
İçimi sızlatacak kimse kalmadı içimde...”

Bir resim vardı sandığın içinde, portre... Benim portremi çizmişti Arda! Resim yapabildiğini bilmiyordum aslında. Yüzümde bir hüzün resmetmişti sanki, ne kadar üzgün olduğumu hissediyor gibi, ne kadar özlediğimi onu... Son mektubu okumaya cesaret ararken resmin altındaki tarih dikkatimi çekti. Düğünden sonra! İntikamının eseri miydi bu? İspatı mıydı? Arda maktüllerinin cinayet sonrası resimleri çizen bir seri katil miydi?

Belki de her şey birkaç gün önce buraya konulmuş son mektuptaydı, buraya kadar gelmişken denemek zorundaydım...


ALTINCI MEKTUP

“7 ay sonra tekrar yazıyorum sana.

Gelmemişsin, cesaret mi edemedin daha. Geleceksin ama... Geleceğini biliyorum, merak ediyorsun çünkü; ne oldu da şimdi bu kadar kayboldun diye. Aslında ben de merak ediyorum.

İçimdeki kana susamış o vahşi hayvan, senden intikam almamla beslendi ve tahmin edebileceğin üzere hiç doymadı. Evet, güçlendim; ağırlıklarımı atmıştım. Hırçınlaştım biliyor musun? Huysuz, çekilmez bir insan oldum. Vicdanım da benden mi intikam alıyor?

İnsan sevdiklerini öldürürmüş derler, ben de seni öldürdüm galiba “sevgilim”... İçindeki ışığı, gözlerindeki o yaşam enerjisini söndürdüm. Keşke bu kadar kötü bir adama aşık olmasaydın Zeynep’im. Keşke ben deliler gibi pişman olup sana gelmemek için kendimi zor tutuyor olmasaydım, seni özlemeseydim. Saçlarını koklamayı, dans etmeyi bu kadar istiyor olmasaydım.

Beşten altıya ne değişti diyeceksin şimdi. Ne oldu bunların ikisinin arası da ben yeniden döndüm sana, senin kabul etmeyeceğini bile bile ruhum etrafında neden geziniyor durup dururken?

Eylül’le yemeğe çıktık dün akşam, seninle buluştuğumuz yerlerden biriydi. O gece çalan şarkıyı bir daha çaldılar, bilmem sen hatırlıyor musun?

“Yalnızlığım koynumda sessiz

Neredeyiz, neredeyiz

Seninle biz neredeyiz ki neredeyiz…

Bir sürü haller içinde halim

Seni sevmeye hüküm giydim..”

Büyük bir şey mi bekliyordun yoksa? Olamaz ki... Küçük ayrıntılardan çıkıp geldin yine bana, birden tüm geçmişimden sahneler döndü gözümün önünde. O kadar fazlalar ki, o kadar güzeller ki... Farkettim ki biz birbirimize benliklerimizi emanet etmişiz, ömürlük hem de. Ne kadar ayrı düşsek de bir şekilde buluşmamızın nedeni bu. Birbirimizde bıraktığımız parçaların izini sürerek bir araya geliyoruz… Hem de öyle vazgeçilmez yanlarımızı bırakıyoruz ki birbirimize, ayrı kalırsak ölelim diye. Kabul ediyorum mantıklı hiçbir yanı yok, anlayamıyorum da; yine de bir şekilde seni istiyorum.

Gerçekten biz hüküm mü giydik birbirimizi sevmeye? Böyle bir şey olabilir mi? Yoksa nasıl birbirimize bu kadar acı verdikten sonra bile, eskisi kadar temiz olmadığımızı, hatta hiç masum olmadığımızı bile bile yine de isteyebilirim ki seni? Birlikte yaşamamız, bedelini ödememiz gereken bir suç mu işledik? Hüküm mü giydik? Hiçbirini bilmiyorum, tek bildiğim seni kırıp parçaladığım ve aynısını senin de bana yaptığın. Ve işte buna rağmen, buna rağmen; ben çok, ben seni çok… Neyse…

Eylül anladı... Biliyordu zaten tüm hikayeyi en baştan, sadece ismini farklı söylemiştim, sen nikah şahidim olunca anlamasın diye. Kadınlar anlar derler, eğer ona bakarken bir başkasını görüyorsanız aslında, kadınlar bunu anlarmış. Doğru sanırım bu “O değil mi?” diye sordu, anlamamazlıktan geldim. Sana ait olduğumu söyledi.

“Sana ait olmak”

Ol-a-mazdım. İstesem de kabul etmezdi kalbin beni. Biz birbirimizin sorumluluğunu taşıyamayız değil mi sevgilim?” Eylül iyi bir kızdı, dedim ya saftı. Onu sevdiğimi söyledim.

“Sevgi her şey değil, bir insanı birden fazla kere, birden farklı şekilde yeniden ve yeniden sevebilirsin. Eğer sıfırlamadıysan duygularını birine karşı, her zaman hepsi birbirine dönüşebilir. Sadece nötr olabiliyorsan unutabilirsin birini; eğer yapamıyorsan defalarca aşık olursun ona.

Beni sevdiğine inanmadığımdan değil, insan sadece bir kişiyi mi sever sanıyorsun? Kalbimiz mi çok geniş, sevmek mi çok büyük bir kelime. Sarmalayabiliyor işte bazen herkesi, ne diyebilirim ki? Ama birine aşık oldun mu, aşık oldun mu işte; bütün dengeler tersine döner. Dönsün de artık Arda, ben dayanamayacağım; yoruldum.”

Eylül böyle dedi ve gitti...

Dengeler tersine dönüyor artık, nefret aşka, intikam zayıflığa, ben sana... Ne var ki bu ana kadar gelmemen şimdiye kadar her şeyi bırakmış olman demek. 7 Aydır görüşmedik seninle, o kadar zaman sonra birdenbire buraya gelmeni, bunu okumanı beklemiyorum.

Sadece kalbimin bütün dengelerini alt üst ettim ve oturmuş bir köşeye izliyorum hayatı. Eğer senin için bittiyse artık öylesine yaşıyorsan, ben de öyleyim.Saatlerin sayıyorum, zamanımı doldurmaya çalışıyorum. Mesaim bittiğinde çekip gideceğim.

Bir de son olarak, bu mektubu buraya koyduğuma göre bir mucize bekliyorum. Hayattan son bir şans istiyorum.

İşte sevgilim, beşinci ve altıncı mektup arasında bunlar oldu. Sana susuzluğumu iliklerimde hissediyorum artık. İçimden taşıyor, korkuyorum yakacak, yıkacak, zarar verecek diye; ama taşsın ne yapayım... Buraya hiç gelmezsen, bunu hiç okumazsan ya da çok geç kalırsak yine birbirimize bil ki ben beşinci ve altıncı mektuplar arasında seni bekleyeceğim. Yine o çocuk halimle, yine yaz aylarında, mavi bisikletimle...

Arda”



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails