gerçeklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gerçeklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2010 Salı

6,5. BÖLÜM: BİRAZ DAHA AZ MÜKEMMELİYETÇİLİK

Ertesi gün öğlene kadar uyurum diye düşünüyordum; ama bir saat kadar falan uyumuş olmalıyım.Gerisi kısır göngü: tavana bakıyordum, yataktan kalkıp camdan dışarı, balkona çıkıyordum, yatağıma geri dönüyordum ve tekrar tavan, camdan dışarı, balkon... Bir saat böyle sıkışıp kaldıktan sonra saat 9.30 suları dışarı çıkmaya karar verdim. Biraz yürümek iyi gelir gibi geliyordu.

- Oğlum derse mi gidiyorsun?

- Hayır anne, biraz yürüyeceğim sadece.

- Kahvaltı yap öyle çık yavrum, sen salona beş dakika geç otur ben sana patatesli omlet yapayım sen seversin.

- Dönünce yaparsın olmaz mı? Biraz hava alayım ben, gelirim bir saate falan.

- Peki Arda, gazete al gelirken olur mu canım?

Sahile indim, yürüdüm, yürüdüm... Düşünmemeye çalıştım, hızlı yürüdüm o yüzden hatta bir süre koştum. Yol ayağımın altından kayarken rahatlıyordum çünkü; beynim boşalıyordu. Nefesim kesildi bir süre sonra, midem yanmaya başladı. Oturdum biraz, durunca beynimi dinlemek zorunda kalmıştım. Tam olarak ne düşündüğümü de bilmiyordum aslında, gitmek mi, onun gitmesini mi, gitmemesini mi?

“It's not like you to say sorry, i was waiting on a different story
This time i'm mistaken for handing you a heart worth breakin'
I've been wrong, i've been down, been to the bottom of every bottle
These five words in my head scream "are we having fun yet?”

Nickelback beynimin içinde bağıra çağıra bunu söylüyordu, nefes bile almadan, durmadan, sekteye uğramadan...

Geçmişe fazla mı bağlıydım? Bir şeyler beni rahatsız mı ediyordu? “Yaşanmamışlık” aklımı mı kurcalıyordu? Bazen olur ya hani, bir işaret istersiniz. Neler olduğuyla, neden bu kadar etkilendiğimle ilgili bir işaret istedim sadece. Bir şey olsun ve birden bir şişek çaksın aklımda istedim, uyanayım, tek bir kez, son bir kez doğru bir karar alabileyim. Bir dilenci gelsin mesela durdursun beni, baksın gözümün içine; öyle bir şey söylesin ki o an değişsin her şey. Tamam, saçmaladım, film sahnesi gibi oldu.

Ama bir işaret, neydi ki o işaret? Yanımdan geçse farketmeyebilirdim; ama olmalıydı işte, bir şey olmalıydı. Bana deseydi ki eski Arda ol, eskisi gibi acımasız ve aklını önde tutan aşırı mantıklı adam ol; ona bile hazırdım.

Kimdim ben?

Neyi özlüyordum?

Silahlarını teslim etmiş ordu gibiydim, hem de hiç direnmeden. Derler ya “Vur ensesine al ekmeğini” diye öylece uysalca. Her şeyimi teslim etmiştim dost mu düşman mı bilmediğim, suretini göremediğim birine. Eskiden silahlarım vardı benim, güçlüydüm, daha güçlüydüm. Zayıf yönlerimi göstermezdim kimseye, güçlü olmak benim için önce gelirdi. Ne oldu şimdi? Sonsuza kadar yanımda mı kalacak herkes ki indiriyorum kalkanlarımı çevremdekilere karşı?

O an Duygu’dan nefret ettim, o bunu bilerek yapmıştı. Şimdi her şey yerine öyle bir oturuyordu ki... Kendi kendine beni seçmişti, kafasında yaratmıştı her şeyi. Benim öyle olmadığımı öğrenince de tek bir yol denedi: beni değiştirmek...

Hani derler ya öyle, önce birini yaratırsınız kafanızda ve ona aşık olursunuz. Ardından birini bulur ve o zannedersiniz, öyle olmadığını anlayınca da elinizdekini değiştirmeye, beyninizdekine uydurmaya çalışırsınız, direnirsiniz. Tabiki hiçbir zaman tıkır tıkır işlemez tüm bunlar. Yahya Kemal’in Mehlika Sultan’ı ya da biraz daha güncel düşünürsek Anathema’nın Angelica’sı gibi:

“Where are you tonight?
Wild flower in starlit heaven
Still enchanted in flight
Obsessions lament to freedom

A timeless word, the meanings changed
But i'm still burning in your flames,
Incessant, lustral masquerade,
Unengaged, dimlit love didn't taste the same
And i still wonder if you ever wonder the same
And i still wonder...”

Beni yönlendirirken aslında aldığım kararları etkilerken yavaş yavaş kendisi gibi düşünmemi istiyordu. Fikrimi soruyordu; ama sonunda onun istedikleri oluyordu ve ben de en sonunda onun duymak istediği cevapları vermeye başlayan ideal sevgilisi olmuştum. Favori şarkılarımızı, mekanlarımızı, kitaplarımızı, hatta arkadaşlarımızı bile o belirlemişti. Belki onun sevme tarzı buydu; ama benimkisi kesinlikle hükmedilmek değildi.

Nida iyi yönde değiştiğimi söylemişti, “iyi yön” neresiydi, kim belirliyordu ki bunu. Pek şüphe yok ki benim hayatımdaki bütün yönleri Duygu belirliyordu. “Her şeyim var.” Diye geziniyordum ortalarda, evet “her şey” olduğu kesindi ortada ama “benim” diyemiyordum. Şu an vücudum tanımadığı bir mikroorganizmaya karşı milyonlarca antikor üretiyor gibiydi ve biliyordum ne zaman öldürürsem onları yine bir şeylerim eksik kalacaktı. Ama lanet olsun, biliyordum aslında öteki türlü de uyuşturulmuş gibiydim. Kendim olmadan sanki biraz makyajla bir sahneye entegre edilmiştim, kendimi kabul ettirmek için yalvaran gözlerle bakıyordum tablonun diğer üyelerine. Duygu da makyajımı yapan, gerekirse maskemi takan sahtekar makyözümdü.

Zaten ne zamandır doğru dürüst hiçbir şey paylaşmıyorduk. “Ben kimim?” diye sorduğumda kendime verdiğim cevapların hiçbiri Duygu’yla uyuşmuyordu. İşin kötüsü benim cevaplarım onun umrunda da değildi, karakterim onun için çok da önemli değildi. Bir insanı ezmek ya da değiştirmek için önemli bir taktikdir aslında, onun kişiliğini görmezden gelmek; yeteneklerinin ve düşüncelerinin aslında önemsiz olduğunu hissettirmek. Nasıl olsa gün gelip bırakır böylece o insan kendi olmayı...

Ya benim gibiyse?

Övünmek gibi algılamayın; ama ya diğerlerinden daha zekiyse?

Ve bir şekilde ufacık bir tetikleyiciyle her şey kafasında yerli yerine oturursa ve birden O’ndan soğursa?

İnsan ne istediğini bilmezse hayattan huysuz olur, hiçbir şeyden mutlu olmaz. Zanneder ki her mutluluğun altından kötü şeyler çıkacak, zehir eder böyle böyle hayatı kendine. Ben bu hastalığa yakalanmıştım çoktan ve belki de hayatım hep böyle geçecekti.

Gonca’ydı adı... Duygu’yu onunla aldattım ilk, sonra Funda, Beril, Melis, Zehra... Duygu suçluydu çünkü ve ben de kendimi bu şekilde rahatlatıyordum. O bunu hakketmişti.

- Savunmayacak mısın kendini?

- ...

- İğrenç bir insansın!

- ...

- Lanet olsun!

Tabi Duygu da anladı her şeyi er geç, biliyordum aslında içten içe kendisini suçluyordu. Ne yaptığının bal gibi farkındaydı ve benim de bunu anladığımı biliyordu, çocuk değildik. O bir oyun oynamıştı ve kaybetmişti.

***

Duygu’dan sonra hayatımda bir süre kimse olmadı. Yakın arkadaşlarımın da beni onaylamadığını ve hatta içten içe kınadıklarını görebiliyordum; ama elimden gelen bir şey yoktu. Duygu’ya bu yaptığım içimi rahatlatmıştı garip bir şekilde gururumu kurtarmıştı. O beni değiştirerek, kontrol ederek beni aldatmıştı ve ben de bunu farkettiğimde onu aldatmıştım. O bir kadındı, aldatma şekilleri çok daha dolambaçlı, kurallı, oyunluydu; ben bir erkektim benimki bildiğim tek şekilde, basit ve fizikseldi o kadar...

Hayatımda kimsenin olmadığı 6-7 aylık sürede aileme yakınlaştım biraz, özellikle de ablamla aram çok iyi olmuştu ki bu üniversite sona denk geliyordu. Ailemle fazla yakın olmamıştım hiçbir zaman; ama gerçek olan bir şey vardı ki: aile önemliydi. Bazen diyorum belki de herkesin gözlerinde gideceklerini görmem bu yüzdendir. Yani sonuçta koşulsuz sevildiğini bilir insan ailesi tarafından, birinin kayıtsız, şartsız güvenebileceği; bağlanabileceği insanlar annesi ve babasıdır. Bundan sanırım, ailesine bağlanamayan adam kimseye bağlanamıyor kolay kolay. Hani der ya psikologlar çocukluğunuza inelim diye, eksik parça ailesiyle olan ilişkileriyse insanın bir şeyler hep ters gidiyor; oturmuyor yerine sahiden.

Biraz daha değişmiştim, lisedeki Arda değildim tabiki. Şöyle söyleyebilirim; Duygu’yla birlikteyken aptallaşmıştım biraz, kendimi düşünmeyi bırakmıştım; ama onun bana kattığı merhamet duygusuna minnettardım. Artık önemli şey mutluluk gibi geliyordu bana, ben mutluysam, çevremdekiler mutluysa etik kurallar biraz çiğnenebilirdi. Değişik geldi belki bu size, mükemmeliyetçiliği biraz azalttım diyelim. Her şey doğru olacak diye yemiyordum artık kendi kendimi. Her şey olacağına varır ve en sonunda hayırlısı olur diye düşünmeye başlamıştm. Mutlu olmaya çalışıyordum; çünkü ben mutlu olmadan ne sevdiklermi ne de beni sevenleri mutlu edebilirdim. Daha gerçekçi, daha sakin bakıyordum diyelim. Sanırım cidden olgunlaşmaya başlamıştım. Mantıklı olmak, duygusal olmak ve gerçekçi olmak arasındaki dengeyi daha iyi kurabilmeye başlamıştım.

9 Temmuz 2010 Cuma

4,5. BÖLÜMÜN DEVAMI

Hayatımın her noktası bu kadar dolunca, Zeynep takıntım da kendiğinden geçip gitmişti tabi. Ona ihtiyacım yoktu artık, sevgisiz hayatımda beni canlı tutabilecek bir şey gerekmiyordu. Kar yağan bir gecede çırılçıplak kalmış, donmak üzereyken biraz ısınmak için içki içmeye benziyordu çünkü bu. Her dakika derime sıcaklık yayıyor; oysa iç organlarımı donduruyodu yavaş yavaş. Gidip kendime sıcacık bir ev ve temiz kıyafetler bulmalıydım işte, senerlerce bunu görememiştim ve artık ihtiyacım olan her şey yanımdaydı, içimdeydi. Hissedemediğim duygular yoktu artık, aciz hissetmiyordum yüreğimi. Bunu itiraf edememiştim önceleri; ama aşk beni değiştirmişti. Daha farklı bir adam olmuştum, romantik değil kastettiğim. Doğru kelime merhamet; kendime, sevdiklerime, hayatıma, insanlara karşı. Sevginin sınırları olmadığını keşfetmek bana farklı bir bakışaçısı sunmuştu. Güçlü olmak o kadar önemli değildi artık bu perspektifte. “Gerçeklik” duygusu hepsinin önüne geçebiliyordu. İki boyutlu siyah – beyaz resim şimdi rengarenkti ve boyutlarından da ziyade sesi, kokusu vardı artık. Dokunabiliyordum, duyumsuyordum.

Yaşadıklarım ve hissettiklerimin hiçbir sahte yanı yoktu; bu da beni iyileştiriyordu. Boşluklarımı, yaralarımı iyileştiriyordu; beni bütünlüyordu.

Güçlü olmak önemli değildi; ama eskisinden çok daha güçlü bir adamdım. Gözlerim artık farklı bakıyordu, hâlâ insanlar üzerindeki gözlemlerim ve tahminlerim doğru çıkıyordu; ama ihanete uğramış gibi hissemiyordum kendimi. Hayat zaten bana verebileceğinin en iyisini vermişti.

- Arda, sen Duygu’dan sonra bambaşka biri oldun.

- İyi anlamda mı?

- Evet, kesinlikle.

- Gerçekten öyle mi sence Nida. Ben de öyle düşünüyorum, iyileştirdi o beni.

- Gözlerin bile farklı bakıyor. Mutlusun değil mi gerçekten mutlusun. Bunu görmek güzel.

- Evet, çok mutluyum.

O aralar hayatımın arka fonunda Tuna Kiremitçi’nin “Birden Geldin Aklıma”sı çalıp duruyordu.

Sen yağmuru çok seven küçücük şey

Ben kendine geç kalan bir adam

Beni sevmesen de görmesen de hayat sürerdi yine

Ama kendimi sevmezdim şimdiki kadar."

Mutluydum... Evet mutluluk bu olmalıydı: Sevebilmek... Hiçbir kurala, sınıra, başka bir hayata, mevsime, iklime, zamana bağlı olmadan sevebilmek... Her gün uyandığında “İnsan bundan daha fazla sevebilir mi birini?” diye sorabilmek kendine. Her sabah yeni bir cevap vermek buna. “Evet, sevebilirmiş; ama bundan fazlası mümkün olamaz herhalde.” demek her gün yeniden. Yüreğinin bu kadar geniş olduğunu keşfedebilmek... Mutluluk buydu işte... Hakan ve Nida da bunun tadına bakabildiler ve ikisi de son senelerinde iş bulduklarından üniversite bitince evlendiler. Onlarınki de nasıl başladığını bilmedikleri ilişkilerdendi, belki de kesin bir başlangıç noktası olmaması yayabiliyordu bir hayatı diğerine. Boğazı yakmayan bir sigara dumanı gibi içine çekebiliyordun bu sayede. Onlar hayatlarını birbirlerinde yaşamaya o kadar isteklilerdi ki...

Evlilik biraz zor geliyordu aslında bana. Duygu’yu çok seviyordum, bundan şüphem yoktu ve hayatıma karışmış olması hoşuma gidiyordu; hani ebru yapılırken suya karışan boyalar gibi. Yine de kağıdın tamamen boyanmasının ya da suyun içinde hiç saf su, berraklık kalmaması desenleri bozmaz mıydı? Desenleri iyi yapan şey, içindeki boşluklar, beyazlıklar ya da şeffaflıklar değil miydi? Ne kadar karışabilirdik birbirimize, kaos yaratmaz mıydı o renkler sonrasında. Bu kadar bağlanma düşüncesi beni ürpertiyordu. Her ne kadar değiştiğime inansam da ben hâlâ içinde acımasız bir yerleri olan bir adamdım. Daha önce birlikte olduğum insanlar benden farksızlardı; kırsam, döksem ne olurdu onları? Hiçbir kutsal yanları yoktu gözümde; ama Duygu, o başkaydı. Onu yarı yolda bırakmak çok başka bir eziyet olurdu.

Neyseki daha senelerce vaktim vardı. Henüz üniversiteyi bitirmeme bile üç dönemim vardı. Duygu’nun okulu ise bir sene uzamıştı. Hayatımı yerine oturtup büyük kararlar almak için hâlâ vaktim vardı. Bir yanım “salaş” Arda’ydı henüz ve kolay kolay bırakmaya da hiç niyeti yoktu beni.

***

- Senin, artık herkesten sakladığın yanınım ben Arda. Eskiden iyi dosttuk seninle, oysa şimdi “aşk” denilen kandırmacanın seni değiştirdiğini söylüyorsun. Neden değişelim ki? Çok eğlenen sen değil miydin? Kim olduğunu unutma, ben buradayım. Eninde sonunda bana döneceksin dostum, beni saklama artık. Asıl benliğin benim.

Bir aklımı çelmeye çalışman kalmıştı onu da yaptın. Çizgi filmlerdeki haliyle bu iç sesimin şeytan tarafı oluyor. Yüzünü göstermiyor tabi hiç bana, tatlı tatlı sesleniyor sadece.

- Ben aşığım ve aşk gerçek, bekle de gör.

İçimdeki “şeytan”a meydan okuyordum, kendime güveniyordum çünkü. Duygu vardı, her şeyi onunla atlatabilirdim.

- Ben senim Arda, bana meydan okuma. Bana gelecek zarar seni de yaralar, gör artık bunu. Biz bir bütünüz ve tek güçlü inancımız kendimize ve gücümüze olan. Sahte geri kalanlar, hepsi ilüzyon. Bir gün yok olacak, “puf” diye; toz bulutu olacak. Unuttun heralde, hep giderler. Hep gitmediler mi? Zeynep bile gittiyse öyle bakan biri gittiyse bu da gidecek. Şimdiden vedalaş onunla.

İşimiz var bu iç sesle görüyorsunuz. Yine de Duygu’ya güvenim, aşkım o kadar büyüktü ki; asla korkmazdım kendime meydan okumaya.

- Duygu’nun bakışlarını nasıl görebilirsin, her ne kadar bütünüz desen de benim gözlerimle bakamazsın. Ben değilsin, asla olamayacaksın, olamayacaksın...

Rüyaydı bu konuşmalar tahmin edebileceğiniz gibi. Ter içinde uyandım, saçlarımın dipleri sırılsıklamdı. Nefes nefeseydim, bacaklarım sanki maraton koşmuş gibi ağrıyordu. Gözlerimi açamıyordum. El yordamıyla kalktım yataktan, ayaklarım uyuşmuştu; sağ bacağıma kramp girmişti. Canım yanıyordu. Banyoya gittim, ışığı bile yakmadan yıkadım yüzümü. Hiçbir işe yaramıyordu, hâlâ saçma sapan bir rüyanın etkisinde boncuk boncuk terliyordum. “Yapma artık.” Diyecek oldum; ama ağzım o kadar kurumuştu ki sesim çıkmadı. Mutfağa indim, bacağımı sürüye sürüye ve yine el yordamıyla.

- Arda, oğlum ne oldu?

- Bir şey yok anne, kabus gördüm. Su içtim biraz. Sen niye salonda uyudun?

- Uyuyakalmışım, televizyon karşısında.

- Götüreyim mi seni yatağına anne?

- Yok Arda’m, baban uyanmasın şimdi; ben kıvrılır yatarım burda.

- İyi geceler Yeşim Sultan.

- Sana da tatlım.

Normalde basit bir rüyaydı; ama eski acımasız halime, her şeyin sahte olduğu dünyama dönme düşüncesi beni sarsmıştı. Balkona çıktım, bir sigara içtim kendime gelmek için. Hava ayazdı, biraz üşüyünce beynimin bulanıklığı azaldı.

Odama döndüğümde biraz duygusal yoğunluklu bir şeyler dinlemeye ihtiyaç duyuyordum. Bir Fırtına Tuttu Bizi denk geldi o an, onu açtım. Bir sigara daha yaktım, sonra bir tane daha... Sabaha kadar bir paketi bitirmiştim.

"Bir fırtına tuttu bizi, deryaya kardı..
O bizim kavuşmalarımız a yârim, mahşere kaldı.."

Bunu defalarca dinledikten sonra Erkan Oğur’dan bir şeyler açtım, İki Keklik Bir Derede... Sonrası tahmin ettiğiniz gibi bir sigara daha, bir tane daha...

“İki keklik bir derede imanım da ötüyor
Ötmede keklik benim derdim artıyor sana hayran

Emine hanım konyak içmiş karyolada yatıyor
Yazması oyalı kunrurası boyalı yar benim olsa
Uzun da geceler, dilim yari heceler yar benim olsa

Emine hanım yeni çıkmış imanımda hamamdan
Yazması oyalı kundurası boyalı
Yar benim olsa
Uzun da geceler dilim yari heceler
Yar benim olsa”

Erkek halimle, bu adamın hiçbir şarkısını gözlerim dolmadan dinleyemiyorum, beceremiyorum; lanet olsun. Ne zaman fasıla gitsek de Erkan Oğur’dan bir şeyler çalmaya başlasalar sigara bahanesiyle dışarı çıkarım, hava almaya. Yoksa biliyorum, ağlayacağım insanların yanında... Her insanın olur ya zayıf bir yanı, öyle... Saat 7.30 falandı, uyuyakalmışım.Tüm gece, ara ara tekrarlayıp durdum:

- Dönmeyecek dünya eski haline, bu sefer olmaz...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails