hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2012 Pazar

Hikaye | Kısa Bir Oğlan Kızla Tanışır Hikayesi


Yazının şarkısı: Inara George'dan Fools in Love

Bu hikayeyi daha önce deviantart'ımda yayınlamıştım, daha önceden yayınlanmış bir hikayeye çok benzediği yorumu gelmişti. Sonra biraz araştırdım, cidden o kadar benzer şeyler yazmışım ki  ve cidden o kitabı okumadım sonuçta bu kadar fazla şey yazdım kimsenin yazdıklarını çalacak biri de değilim zaten o yüzden buraya koymakta sakınca görmedim.

Fazlaca ilginç değil mi? Bir başkasıyla bu kadar benzer düşünebilmiş olmak çok ürpertici geldi bana.
***

2 Nisan 2011 Cumartesi

İlham Hangi Cehennemin Dibindesin?

Bu aralar hep eskilerden bir şeyler koyuyorum, daha önce anlatmış mıydım bu hikayeyi bilmiyorum da tumblr'a yazmış olabilirim...

Günün birinde çoook eskilerde mutluyken de yazabilirdim ben, ohooo yazdığım en güzel şeylerdi belki... Belki de şu an hiçbiri durmadığından uydurmak kolay geliyor. Allah bilir, şimdi görsem kendi salaklığıma küfrederim. Hep şuna inanırım, yazdıklarım beni mutlu etse de, bana acı verse de, hatta içimden çıkarken etimi koparır gibi acı verse de benden koptuklarında organikleşir ve yaşamaya başlarlar... Onlara mekanik şeylermiş gibi muamele edemem... edemezmişim yani...

Bunu anlamam, bir şeylere her sinirlendiğimde yazdıklarımın çöp sepetini boylamasından bir süre sonra oldu... Sonra mutluyken adam gibi yazamaz oldum... O yüzden Çıkmaz Sokak Mayıs '09 'dan Ağustos '10 'a kadar sürdü.

Kendi yazdıklarım çöpü boylamaktan sıkılmış olmalılar, o yüzden mutluyken gözükmüyorlar ortalarda. Canları sağolsun, onlara söz geçire(bile)cek değilim, nasıl olsa... Yazdıklarım beni lanetlemiş olmalı, çok derin bir psikoz yaşamazsam çağıramıyorum demek ki onları... Rutinin bozulmuş olması, bir şeylerin derimi tatlı tatlı kaşıması gerekiyor demek ki ... Belki...

22 Ocak 2011 Cumartesi

Cenaze Arabası

Yazının şarkısı, Thirteen Senses - Do No Wrong

Eve dönüş, yuvaya dönüş, öze dönüş, anne karnına dönüş… Bir şekilde hepsi kavuşmayı anlatıyor, kulağa güzel ve sıcak geliyor. Ayakkabılarını, makyajını, kıyafetlerini bir kenara çıkarıp atmak ve ayakların yeri çok çok hafif hissederken arkandan seni birinin iteklediğini hissetmişsindir. O sokağa girmemen gerektiğini sokağın ortasındaki kalabalıktan anlamış, yine de oraya sürüklenmişsindir.

Cenaze arabasını görebiliyordum ve sokağın ortasında bir sürü insanı, başı kapalı, gözleri kıpkırmızı olmuş ve şişmiş kadınları… ağlamamak için kendini tutan “beton gibi dur.” Diye kendilerine telkin veren erkekleri, bunlar onun için rutin olduğu için soğukkanlılıkla dua eden ve teselli veren imamı… Hepsini sokağın başından çok net görebiliyordum. Trafiğin işlemediği de belliydi, kaldırımda da yolda da boş yer yoktu. Hepsinin farkındaydım… Sadece görmek istedim, uzaktan gözlemlemek, ne aralarında karışmak ne de acılarını anlamak… Ben zaten biliyordum birini kaybetmenin hissini, cenaze arabasının arkasında duran tabutun her ayrıntısını daha önce incelemeye vaktim olmuştu, dua bile edememiş dağılmıştım. Zaten biliyordum, kalabalığın içinde yer almanın ne demek olduğunu…
Ama hiç dışında olmamıştım, hiç dışardan bakmamıştım… Yaklaştım, girdim o sokağa, bir öze dönüş müydü bilmiyorum… Yaklaştım, yarısına kadar yürüdüm, kalabalığa kadar yürüdüm. Hiçbir şey duymak istemiyordum, onları anlamak değil, görmek istiyordum sadece… Sokağın yarısına geldim, kaldırıma park etmiş arabalardan geçiş olmayacağı belliydi. Yine de yarıya kadar geldim…

Ardından arkamı döndüm, olduğu gibi geri döndüm… Alt sokağa geçebilmek için ara yola kadar bile gelememiştim çünkü… Belki de gelmiştim emin değilim, fark edemedim o an. Zaten kulaklarım duymuyordu, sadece bir gün her şeyin bir senaryo olduğunu size kabul ettirebilirsem final müziği olabileceğini düşündüğüm şeyi dinliyordum. Bu şarkıyı, Thirteen Senses – Do No Wrong…

Çünkü müziğinde derimi bulanıklaştıran, bir yerlere çeken bir şeyler var… Etimi dört bir yana ayırıyor, ama zannettiğiniz gibi değil, acı verir gibi, keser gibi ya da işkence aletiyle gerilir gibi değil. Suyu fazla gelmiş, sulu boyanın düşük kalite defter kağıdında dağılması gibi… Tüm vücudumu böyle dağıtıyor ve bulanıklaşıyorum işte… O kalabalığı yarabilecek hale geliyor bedenim, içlerinden geçip gidiyorum. Hislerim yarı yarıya kaybolmuş, sesler uğultu, hava buz gibiydi biraz önce ama çok hafif hissedebiliyorum şimdi, görüntü flu… Bir anda maddesel olmaktan öteyim…

Eğer her şeyin bir senaryo olduğuna inandırabilirsem sizi, filmin ilk gösteriminde ayakta alkışlanırken bu şarkı çalsın istiyorum. Ellerimi birbirne kenetleyip çok buruk bir gülümsemeyle selam vereceğim o zaman…

Aslında her şey terk edilmiş bir depoda başlayacaktı, planım oydu… Belki yirmi otuz sene önce, bir cinayetin ardından... Sadece suçluluk duygusu; ama içinde bir yerlerde kendini haklı çıkarmak için elinden geleni yapacaktın... Fark ettim ki her şey kontrolümde değil...

Her şey bir çıkmaz sokakta başladı, aslında çıkışı olmadığından değil… Başta anlattım, cenazenin arasına karışıp oradan çıkıp gidebilirdim. Ben geri dönmeyi tercih ettim.

Şimdi her şey yeniden başlıyor, o sokağın tam da ortasında hikayeye sadece tanıklık etmiş dört duvar arasında… Kendi içindekilerden başka bir şey bilmeyen dört duvar. Otuz sene boyunca tek bildiği yaralanmak, çürükler oluşturmak ve rutubetlenmek olan dört duvarın anlatabilecekleri ne kadar tatmin edecekse bizi o kadar…

10 Ekim 2010 Pazar

Hayat Güzelmiş - miş

Muzicons bozulduğundan şarkı koyamıyorum maalesef, fizyden dinleyiverin olur mu :) http://fizy.com/#s/1airpv

Güzel yazdığımı söyleyen çok insan var, mutlu ediyor beni. Yine de bazen çok güzel hikayeleri yazmaya çalışıp da berbat ettiğim kahramanlarına haksızlık ettiğimi düşündüğüm hikayeler oluyor. Bazen yazdıklarım, bazen de yaratamadıklarım…

“Bana öyle bir senaryo yaz ki

Gözüm arkada kalmasın

Yönetmenin ismi çıkınca galada

Herkes ayakta alkışlasın

İçinden başka ihtimaller düşünmeden

Gözüm arkada kalmasın işte
Kader bu diyebileyim”



Yaşadıklarımız kadar yarım bıraktıklarımız üzerine kuruyoruz bazı şeyleri, aklımız orada kalıyor bazen. Hele yaparken ellerimizi defalarca kestiğimiz o dandik binalar birden yıkılınca aklımıza giriveriyor birden bire… Her şey farklı olabilir miydi diye. Bir saniye bile önem kazanıyor o zaman. Bir yenilgi varsa, incik cıncık ederiz her şeyi, zorlarız hafızamızı. Hatalar ararız, aslında hata olmayan bir sürü şeyi kendimize yıkarız. Yaşayamadıklarımızı, söyleyemediklerimizi…

“Ne yürüdük sokaklarda yan yana
Ne dolaştık avare

Aynı yerde uyumadık uyanmadık

Hiçbir gün hiçbir kere olmadı olamadı”


Beynimizde o milyonlarca olasılığın bizce en güzel olanını kurarız kafamızda. Biliriz aslında umduğumuz gibi olmayacaktır o da. Bir şey olmamışsa bazen, ya olması gereken zamanı bekliyordur ya da gerçekten bir yıkım getirecektir. Yine de öyle umut ettiğimizden hayat güzel olur, aynı sokakta yürümüşüzdür; aklımızda hiçbir sıkıntı olmadan. Ütopya kurmak kolaydır o zaman.

“Ne güneşe uzandık yan yana
Ne yağmurda ıslandık
Bir vapura atlayıp bir sabah
Hiç gittik mi bir yere
Olmadı olamadı”

Eksiklikleri ortaya dökünce, sanki her ayrıntı eklediğimizde güzel şeyler olacakmış gibi hissederiz. Bir dahaki sefere diye kendimize ders çıkarırız. Ne çok istiyorum yazarken bir sonuca ulaşmayı, okuyunca şey diyesiniz kendi kendinize. “Ya evet yaaa, böyle yapmalı, en doğrusu bu!” =))

Şaka bir yana, zerre inanmıyorum “ders çıkarma” olayına. Ben bir hatayı milyon kere yapmışımdır, yine olsun yine denerim. Hanginiz bir kere yaptığınız hatadan sonra tutuyorsunuz kendinizi bir daha yapmamak için. Yaşayamadıklarınız için de yaşadıklarınız için de aynı hataları belki beş sene sonra bile yapacaksınız büyük ihtimal. Çok değişmeyeceğiz, çok büyümeyeceğiz.
Neyse çok dağıttım yine konuyu, dökün yine eksiklikleri, siz bilirsiniz; bir şeyi değiştirebilen olursa haber versin…

Hamiş: Dedim ya “ellerimizi defalarca kestiğimiz…” diye, bu aralar ellerimde ne zaman olduklarını, nerden geldiklerini bilmediğim bi sürü kesik var… Çok ciddiyim…

17 Ağustos 2010 Salı

12. Bölümün Devamı - IV




Zeynep’i iyi tanıyorum ben, liseden beri. Yanımda kalmasının nedeni yalnız kalmak istememesiydi, insanların kendisine acımasını istememesiydi; ama bu sefer de ben acımıştım işte ona ve çok daha fazla bağlanmıştım. Zeki kızdır Zeynep, tahmin etmiştir, yanımda kalmasının buna neden olacağını. Belki de bir dalı tutmadan öbürünü bırakmak istemediğinden, öyle ya kim ister birlikte çıktığımız o gökdelenin tepesinden aşağı düşüp de asfalta yapışmayı.


Zaten şu ana kadar yeterince nefret etmişsinizdir benden. O yüzden söylemekten utanmıyorum. Zeynep’le yaşadıklarımın arasında bana en çok koyan Zeynep’in beni aldatmasıdır. O gece, yani o herifin yanından geldiği gece; her şeyi biliyordum. Bilgisayarını karıştırmıştım, adı Arda’ydı çocuğun. Üstelik çocukluk arkadaşıydı, eskilerden biriydi. Hep sana aşıktım demişti ona. “Hep” mi? Demek ki bir an bile… Bilemiyorum...


Evli olduğunu söylememişti sanırım, zaten kendini öyle hissetmiyordu da. Tanrım bu nasıl bir yenilgiydi? Hem beni terk etmiş, aldatmış; hem de aşık olmuştu. Bu nasıl iğrenç bir zafer, nasıl iğrenç bir mutlu son?


Artık hayattan çok da büyük bir beklentim kalmamıştı, sevgi adına özellikle… Yüzeysel yaşamam gerekiyorsa öyle devam edecektim. Zeynep ise kazanmıştı, bütün alanlarda, bütün madalyalar onundu.

***

“Bazen diyorum ki beynimdeki her şeyi biriktirebilsem, not alabilsem, kaydedebilsem... Özellikle de sesleri, hikayeleri... Tutsam bırakmasam hiç beynimin içinde dönüp dursa, benimki öyle bir hafıza olsa. En güzel anılarımı her gülümsememde ortaya dökse... Bazen de unutsam diyorum, yaşadıklarımın yarısını_en az yarısını_ unutsam, mekanları ve renkleri mesela. Kaybetsem, saklayamasam...

Gecenin bir yarısı uyanıp da balkona çıktığımda, çıplak ayaklarımla yere basıp da hissetmesem bembeyaz mermerin soğukluğunu. Korkuluklara hiç oturmasam tepelerden bakamasam dünyama. Üstümde battaniyem olmasa mesela, saçlarım dağınık olmasa... Hiçbir şey düşünemesem ya da hatırlayamasam...

Hata yaptığımı unutsam mesela, kusursuz zannetsem kendimi ve yapmak üzere olduğum her hatayı hayatımın ilk hatası gibi kabullensem, sahiplensem. “Nasıl olsa daha ilk...” desem. Sigarayı bırakmaya çalışan bir tiryaki gibi bir kereden bir şey olmaz diye savunsam kendimi. Aynı hataları ikinci kez yapıyormış gibi olmadan, korkmadan... “Zaten hep doğruları yaptım şu ana kadar...” desem. O kadar unutsam ki hiç şüphe etmesem ben bundan, o kadar unutmuş olsam... Hiç ağlamamış gibi, hiç acı çekmemiş gibi, hiç ağlatmamış hatta aldatmamış, aldanmamış kimseye, hiçbir şeye. İşte tam olarak o kadar unutsam, işte tam olarak o kadar baştan başlasam...

Hiçbir gece içtiğim şarap bana mutsuz bir şeyi hatırlatmamış olsa; atmaya kıyamadığım mutsuz anılarım olmasa, şimdi yazıyorum ya yazmaya ilhamım falan da olmasa. Otursam, ilk günahımmış gibi düşünsem, düşünsem, ilk kez aşık oluyormuş gibi düşünsem... Gülmekten yüzümde çizgiler oluşsa, pürüzsüz gülsem ama başka bir şey düşünmeden. Uykularım pürüzsüz olsa, tül gibi hafifçe dalgalı; yine de zerre buruşuk değil.

Yeni uyanmış olsam hatta, merhametli baksam, hem şevkatle hem şehvetle dokunsam.. Ama ilk defa, daha önce uyanmamış gibi.

İşte ben tam olarak bu kadarlık bir unutmadan, geri sarmadan bahsediyorum. Bazen diyorum ki mükemmel olabilecek kadar az yaşamış olsam. Öyle sayfalarca yazacak kadar çok hatam olmasa.

Farzet ki ben bugün ilk defa uyandım, dün ilk defa uyuyakalmışım. Günaydın...

Farzet ki ilk defa aşık oldum bugün...

Farzet ki o kadar döndüm geçmişe, o kadar tazeyim, o kadar canlı, bahar gibiyim. Bahardan geldim.

Farzet ki ben daha önce hata yapmamış gibi cesurum, atla desem atlarım camdan.

Farzet ki hiç yalan söylememişim hayatımda daha önce, o kadar acemiyim, mahçup bakıyorum.

Farzet ki bahardan geldim, biraz suya ihtiyacı var çiçeklerimin.

Ve farzet ki, güneş şimdi doğuyor, ben bunu ilk defa görüyorum. O kadar heyecanlıyım, gökyüzüne bak beraber izleyelim...”

Bunu Zeynep’e yazmıştım, hiç veremedim. Zaten verseydim bile benden değil de ondan gelmiş olmasını dilerdi. Umarım Arda mı ne o benim sevdiği kadar sevmez onu diyordum ta ki bugüne kadar.

Gittiğini duydum, Berk söyledi. Lisedekilerle veda partisi vermişler Zeynep’e. Zeynep’in bir başkasıyla mutlu olmasını dileyemezdim. Yemişim geyikleri, insan sevdiğini mutlu olmasını ister falan falan. Ben onun “benimle” olmasını istiyorum o kadar. Bencillikmiş! Kaçınız o içinizde ukte kalan aşkınızın şimdi mutluluktan kelebekler gibi uçmasını istiyorsunuz? Onu görmek istedim, belki vazgeçer diye. Belki bir mucize olmuştu ve Arda bizimkine tekmeyi basmıştı. Beni görünce bir şeyler değişir.

Olamaz mı?

Ben Arda ve Zeynep’in hikayesinde figüran mı olmak zorundaydım ki?

Onlar ilelebet mutlu yaşarlar, herkes onlarinki gibi bir aşk ister; Alp pis, Alp kaka…

Niye? Neden figüran benim?

Ben anlatıyorum baksanıza kendi hikayemi, sadece Zeynep’i anlatıyorum. Eminim onlar anlatsalar sadece birbirlerini anlatmazlardı, oysa ben sadece onu anlatıyorum. Başka başka şeyler yaşayan bir yardımcı erkek oyuncu değilim baksanıza, sadece ana hikayeyi yaşıyorum ben, görmüyor musunuz?

Aradığımda soğuk konuştu benimle; ne bekliyordum ki? Evet sesinin özlemle dolu olmasını bekledim. Bekledim, ne? Yalan mı söyleyeyim?

Ama onunla gidiyorum dedi bana. İlk aşkıyla, her zaman sevdiği, beni severken bile hiç unutamadığı adamla defolup gidiyormuş.

Ben?

Onların bir sürü başka hikayeleri var. Peki ben?

Benim sadece tek bir hikayem vardı?

Öyle her filmde arkada görünen, insanlarla sohbet eden figüranlardan değildim. Sadece tek bir filmde, kenardan, köşeden gözükmüştüm. O kadar… Hani olur ya tek bir filmde figüranlık yapıp da kendini ünlü zannedenler, kırmızı halıda, Oscar ödülünü alırken hayal edenler; ben de onlardandım. Bir gün bu hikayenin başrolü olabileceğimi düşündüm. Oysa yanlış yerinden bakmışım, yolumu şaşırmış başkalarının hikayesine dalmışım bodoslama ve şimdi de kameranın önünden çekilme zamanı.

Evime gideceğim, ünlü olmasam da beni sevenler var ve bu zenginliğimi düşüneceğim.

Bir dakika, eğer sıradan biri olsaydım bu cümleyi kurardım; ama benim öyle bir zenginliğim de yok. Benim için oyun bitti. Tek istediğim birkaç replik dahaydı…

Onun gidişiyle içimden bir şey daha koptu sanki, hani evden gitmesi, benden gitmesi ve şimdi de Türkiye’den gitmesi. Defalarca veda etmişti; ama şimdiki çok daha fazla. Bir yanım daha öksüz kaldı; içimde bir yer, bir parçam daha bir mahzunlaştı sanki… Alışkın olmadığım bir veda sanki bu, sütten kesilmiş bebek gibiyim; annemin sıcağını özledim. Sanki yoluna çıkmamdan korkuyormuş gibi, öyle bir şeyin ihtimali bile onu deli ediyormuş gibi; ulaşamayacağım bir yere gidiyordu.

Öyle olur ya hani, onu sildim dersiniz; ama bir gün karşılaşabilmek için onun geçtiği yollardan geçersiniz… Sizin elinizde değildir karşılaşmanız, güya, bu sayede kendinizi suçlamazsınız onu görürseniz de yeniden aklınıza girerse _ tabi sanki aklınızdan çıkmıştı da_

Olmadı… İkisi gitti, başlarına ne gelirse gelsin; birlikte olacaklar. Hatta ölümleri bile mutluluktan olur. Benimse içim çürüdü, kokuştum… Neydi o şarkı, Nazan Öncel’in heh, Bu Havada Gidilmez…beni bırakıp gıtme bir yere

gidersen unutursun
dilerim böyle olmaz

Bu havada gidilmez
Güneşli günde gidilmez
Aslında hiç gidilmez

Son günüme kadar
Kalp durana kadar
Aşk mezara kadar
(sakın haa gitme)

beni unutma
unutama inşallah
unutursan kahrolurum
dilerim öyle olmaz

9 Ağustos 2010 Pazartesi

11. Bölümün Devamı


Onlarca dinamit lokumunu kalabalıkların içine ve kaçtı gitti Arda canını kurtardı. Aslına bakarsanız bu kadar yorgunken o dinamitlerin patlayıp da beni paramparça etmesi fena bir son olmazdı. Zaten neredeyse öldürecekti Alp beni, ölüm kötü bir fikir gibi gelmiyordu. Sheakespare’in tiradları gibi, sonunda hepimiz ölürdük ve bu da harika bir romantik dönem eseri olurdu, tabi içimizde iyi karakter, iyi bir şey için savaşan birileri olsaydı… Yine de Arda benim zayıf noktamdı işte, ne yaparsa yapsın bana vazgeçemezdim ondan, ne kadar oyun oynasa da bana yapamazdım. Sanki onun kuklasıydım ve kukla iplerimden kurtulmak istemiyordum işte. Ne kadar kalbimi kırsa da onun bakışları, mazoşist gibi dönüp durabilirdim tüm hayatım boyunca onun çevresinde. Yapabileceklerim sınırlıydı, daha fazla ne yapabilirdim ki? Ölümü göze almıştım, kırılmayı göze almıştım, çok acı çekiyordum; ama bir mucize olur da yine bana döner diye bu gece gelmiştim bile.

Elimden daha fazlası gelmezdi ki… Ben onun için anlatıyorum bu hikayeyi, bir gün basılsa tüm bunlar alıp okumaz ki. Gelir sorar belki, okumadım ne anlatıyorsun kitapta der. Ben de “seni” diyemem… Oysa bilirim, öylesine sorduğunu, aslında önemli olmadığını. Ben onun en sevdiği şarkıları bile hatırlıyorum, bana sadece öylesine ettiği iltifatları. Onunla ilgili hiçbir şeyi unutamıyorum; silinmiyor işte hafızamdan. Bir insanı hafızanıza hapsetmek, onunla yaşamak yapılabilecek en büyük fedakarlık değil de nedir?

Bu da işe yaramıyorsa, ben onun için daha fazla ne yapabilirim? Çırpınıyorum ama göremeyecek kadar körsün sen…

Gitse miydim oraya, o sandığı bulsa mıydım? Neye yarayacaktı ki bilmiyorum yine de merak ediyordum. Hikayenin eksik tarafları neydi, nelerdi? Bu haliyle bile yeterince canımı yakıyordu. Mantıklı düşünmeyi bırakıp gitmek istiyordum. Kendime ihanet etmiş, gururumu ayaklar altına almıştım zaten. Hazır en dipdeyken bunu da yapsam ne olurdu ki diye kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Aylar sürdü tabi bu, 7 ay geçti aradan, Koray’dan ayrılmıştım, yine de benden uzaklaşmamıştı. Ona her şeyimi anlatmıştım; buna rağmen her şeyi unut benimle ol demişti. Her şeyi umutmayacağımı biliyorduk ikimiz de, yine de bekliyordu beni garip bir şekilde. İşte mutsuz ettiğim bir insan daha, nasıl bir lanet Allah’ım bu, yeter artık, yeter…

İlk soru şuydu: Hikayedeki eksik parçaları bulduğum zaman ne değişecekti ki? Arda’ya da söylemiştim: sanki çok mu mutlu bir hikayeydi ki tüm ayrıntılarını öğrenmek isteyeyim. Öte yandan Eylül ve Arda yeni evlenmişti; Arda, Eylül’ü seviyordu. Arda’dan nefret de edemezdim. Hoş, ondan nefret etseydim bile onun umrunda olmazdı. Bilemiyorum aslında onu kaybetmiş olmam mı, yoksa bunun onun umrunda olmaması, şu an belki de beni sevebileceği gibi bir başkasını sevmesi mi ağır geliyordu. Ada’ya gittikten sonra olabilecek tek şey kendimi daha da çaresiz hissetmemdi. Bunu bile bile niye gidiyordum ki? Neydi benim bu çaresizliğime koşmam? Ne gerek vardı? Ne yani, Arda’nın bulmamı istediği şeyleri bulmazsam hayatımda nasıl bir eksiklik olabilirdi ki? Daha az kırılmış olurdum, e tabi Arda’nın işine gelmezdi bu da.

Vapurda bunları evirip çevirip düşünüyordum. Etrafımdaki insanlarla ilgili tek bir ayrıntı hatırlamıyorum, o kadar meşguldüm ki aklımdan geçenlerle. Zaten Nisan ayındaydık hava serindi, çok fazla insan yoktu heralde. Uzun süredir adaya gitmemiştim üstelik, vapur yolculuklarını çok severdim oysa. Şimdi Heybeliada’da inmeyip geri gelesim vardı vapurla İstanbul’a. Yine de indim, bilmiyorum birden ayağa kalktım; sonra da yeniden oturamadım.

Pembe ev... Hâlâ duruyor olmasına şaşırmıştım aslında, çok küçükken adada Arda’la keşfettiğimiz onlarca yerden biriydi. Sahipsiz bir yerdi, ıssızdı, harika bir manzarası vardı, duvarından atlamak kolaydı ve şeftali ağaçları hep dopdolu olurdu yazları. Orayı bulmamın zor olacağını hiç tahmin etmemiştim, yanlış bir yola sapmışım bir an. Bulamayınca bir evin kenarında oturup ağlamaya başladım küçük bir çocuk gibi.

Adada yolumu kaybetmiştim, orayı bulamamıştım. Arda’yla oynadığımız evi bulamamıştım. Çocukluğumla ilgili şeyleri ararken bugünümde kaybolmuştum. Bu nasıl bir adaletti? Ada artık evim falan değildi, ben buraya ait değildim. Aslına bakarsanız hiçbir yere ait değildim. Ne sahiplik ne aitlik...

Sorma bu ara şu halimi

Bu acıların hepsi mi daimi

Yazık oldu her iki tarafa da

Şimdi sence daha iyi mi?


Bir gün oldu, iki gün oldu

Ay oldu, yıl oldu ümitlere

Unutmuyor gönlüm seni

Seviyor her gün, her gece


Yoruldu, duruldu, kırıldı, vuruldu birkaç kere
Yazılıdır hepsi hikayede...


Yok mu bir haber alan, yok mu gören?
Bu mudur adetin bu mudur tören?
Yaz ya da söyle bulamadım böyle

Neresi açık adresin neresi yören?”


Önünde oturduğum evde çalıyordu bu şarkı. Arda’ya sormak istiyordum ben de “Bu mudur?” diye, “Bu neyin bedeli?” diye. Daha niye sürüklüyorsun beni, nereye sürüklüyorsun? Belki de beni acı çektirmek için çağırdın; ama o kadar acizim ki gelemiyorum bile cezamı çekmeye. Teslim olamıyorum, bulamıyorum. Sanki bir binanın tepesine çıkmışım atlamak için, sonra vazgeçirmiş biri beni; ama o kadar istemiyor ki artık hayat beni, yanlışlıkla, tam yaşamaya karar vermişken ayağım kayıyor. Geri dönmeye çalışıyordum ben, güya küllerimden doğmaya _ Ne salak bir cümle, küller ancak yangını körüklemeye yarar; yeniden bir şey yaratmaya değil_, işte yine kaydırdın ayağımı, düşüyorum. Üstelik dipsiz kuyu gibi, hani bir şey atarsınız da bir türlü o “tak” sesi gelmez. İşte öyle ben de çakılmıyorum bir türlü.

Çakılsam belki ordan güç alır, zıplar, geri dönerim. En dibi görmeden yukarı çıkamazsın çünkü. Sen bana en dibe gitme şansı bile vermiyorsun işte.

- Kızım iyi misin?

- Efendim?

- İyi misin dedim, iyi görünmüyorsun.

- Şey... İyiyim ben, teşekkür ederim.

- Ağlamışsın sen yavrum. Biraz içeri gel, soluklan istersen. Buralarda mı oturuyorsun sen?

- Yok, yani eskiden oturuyordum.

- Öyle mi? Gelmiyor musun artık buralara?

- Uzun süredir gelmedim. Aslında ben bir evi arıyorum, buraya yakın olmalı. Pembe, büyük bir ev, bahçesinde kocaman mermer bir süs havuzu var... yani vardı. Evin terasında bir kartal vardı.

- Tamam anladım, sahibi yok ama o evin. Niçin arıyorsun o evi sen?

- Bilmiyorum ki... İnanın bilmiyorum...

- Tamam kızım, iki arka sokakta o ev. Buradan aşağı doğru dümdüz yürüyüp ikinci sokaktan sola döneceksin. O sokağın içinde ev.

- Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim.

- Biraz daha kalmak istemez misin? Çay içerdik.

- Vaktim yok teyzeciğim, görüşmek üzere.

Tabi bir daha adaya dönersem...

Evi bulmak zor olmadı, kadın tarif ettikten sonra. Bahçeye girdiğimde, kalakaldım birden. Hereket edemedim, felçli gibi bir süre kaskatı baktım durdum sabit bir noktaya, cesaretimi toplayamadım. Bir adım atacak cesaretim yoktu. Geri dönsem mi diye uzun uzun düşündüm, görmesem ne değişecekti. Hem belki de Arda’nın intikamının son bölümüydü bu. Şimdi beni bir yerden izliyor ne kadar çok acı çektiğimi görerek zaferinin tadını çıkarıyordu.

Komplo teorilerini bir kenara bıraktım sonra, o devasa şeftali ağacının yanına gittim. Sonbaharda olduğumuz için yapraklarını dökmüştü hep, yanında bir tümsek vardı. Arda buraya her ne koyduysa yakın zamanda koymuş olmalıydı. Belki de gelip kontrol etmişti alıp almadığımı düğünden sonra. Toprağı biraz eşelemeye başladığımda hemen çıktı ortaya ufak sandık. Artık ritüel olduğu üzere onu açmadan önce de bir süre bekledim, dondum, durdum. Korkunun ecele faydası yok, açtım sonunda.Kutunun içinde bir sürü şey vardı, mektuplar. Arda’nın bana yazmış olduğu mektuplar. Bana bir şeyler söyleyecekti şimdi Arda ve bunlar beni sahiden öldürebilirdi. Yüzüme söyleyemediği her şeyi, nefretini, hırsını yazmış olmalıydı…

İlki evlendiğim sıralarda yazılmıştı; o zamanlar görüşmüyorduk bile, o kadar önemsizdim onun için. Hep ben anlattım değil mi? Hikayeyi biraz da Arda anlatsın:

3 Temmuz 2010 Cumartesi

BUNDAN SONRA - II

Hiçbir hikayeyi tek bir kişi yaşamaz, belki 3. tekil şahıs olarak anlatsaydım daha mantıklı olabilirdi; her şeyi izliyormuş gibi; ama gerçekten onlar olmadan, onlar gibi düşünmeden nasıl anlatabilirim ne hissettiklerini, ne düşündüklerini...

Bu hikayeyi Zeynep yaşamıyor sadece, sadece Zeynep anlatamaz, anlatmayacak da...
Yarını bekleyin...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails