22 Ocak 2011 Cumartesi

Cenaze Arabası

Yazının şarkısı, Thirteen Senses - Do No Wrong

Eve dönüş, yuvaya dönüş, öze dönüş, anne karnına dönüş… Bir şekilde hepsi kavuşmayı anlatıyor, kulağa güzel ve sıcak geliyor. Ayakkabılarını, makyajını, kıyafetlerini bir kenara çıkarıp atmak ve ayakların yeri çok çok hafif hissederken arkandan seni birinin iteklediğini hissetmişsindir. O sokağa girmemen gerektiğini sokağın ortasındaki kalabalıktan anlamış, yine de oraya sürüklenmişsindir.

Cenaze arabasını görebiliyordum ve sokağın ortasında bir sürü insanı, başı kapalı, gözleri kıpkırmızı olmuş ve şişmiş kadınları… ağlamamak için kendini tutan “beton gibi dur.” Diye kendilerine telkin veren erkekleri, bunlar onun için rutin olduğu için soğukkanlılıkla dua eden ve teselli veren imamı… Hepsini sokağın başından çok net görebiliyordum. Trafiğin işlemediği de belliydi, kaldırımda da yolda da boş yer yoktu. Hepsinin farkındaydım… Sadece görmek istedim, uzaktan gözlemlemek, ne aralarında karışmak ne de acılarını anlamak… Ben zaten biliyordum birini kaybetmenin hissini, cenaze arabasının arkasında duran tabutun her ayrıntısını daha önce incelemeye vaktim olmuştu, dua bile edememiş dağılmıştım. Zaten biliyordum, kalabalığın içinde yer almanın ne demek olduğunu…
Ama hiç dışında olmamıştım, hiç dışardan bakmamıştım… Yaklaştım, girdim o sokağa, bir öze dönüş müydü bilmiyorum… Yaklaştım, yarısına kadar yürüdüm, kalabalığa kadar yürüdüm. Hiçbir şey duymak istemiyordum, onları anlamak değil, görmek istiyordum sadece… Sokağın yarısına geldim, kaldırıma park etmiş arabalardan geçiş olmayacağı belliydi. Yine de yarıya kadar geldim…

Ardından arkamı döndüm, olduğu gibi geri döndüm… Alt sokağa geçebilmek için ara yola kadar bile gelememiştim çünkü… Belki de gelmiştim emin değilim, fark edemedim o an. Zaten kulaklarım duymuyordu, sadece bir gün her şeyin bir senaryo olduğunu size kabul ettirebilirsem final müziği olabileceğini düşündüğüm şeyi dinliyordum. Bu şarkıyı, Thirteen Senses – Do No Wrong…

Çünkü müziğinde derimi bulanıklaştıran, bir yerlere çeken bir şeyler var… Etimi dört bir yana ayırıyor, ama zannettiğiniz gibi değil, acı verir gibi, keser gibi ya da işkence aletiyle gerilir gibi değil. Suyu fazla gelmiş, sulu boyanın düşük kalite defter kağıdında dağılması gibi… Tüm vücudumu böyle dağıtıyor ve bulanıklaşıyorum işte… O kalabalığı yarabilecek hale geliyor bedenim, içlerinden geçip gidiyorum. Hislerim yarı yarıya kaybolmuş, sesler uğultu, hava buz gibiydi biraz önce ama çok hafif hissedebiliyorum şimdi, görüntü flu… Bir anda maddesel olmaktan öteyim…

Eğer her şeyin bir senaryo olduğuna inandırabilirsem sizi, filmin ilk gösteriminde ayakta alkışlanırken bu şarkı çalsın istiyorum. Ellerimi birbirne kenetleyip çok buruk bir gülümsemeyle selam vereceğim o zaman…

Aslında her şey terk edilmiş bir depoda başlayacaktı, planım oydu… Belki yirmi otuz sene önce, bir cinayetin ardından... Sadece suçluluk duygusu; ama içinde bir yerlerde kendini haklı çıkarmak için elinden geleni yapacaktın... Fark ettim ki her şey kontrolümde değil...

Her şey bir çıkmaz sokakta başladı, aslında çıkışı olmadığından değil… Başta anlattım, cenazenin arasına karışıp oradan çıkıp gidebilirdim. Ben geri dönmeyi tercih ettim.

Şimdi her şey yeniden başlıyor, o sokağın tam da ortasında hikayeye sadece tanıklık etmiş dört duvar arasında… Kendi içindekilerden başka bir şey bilmeyen dört duvar. Otuz sene boyunca tek bildiği yaralanmak, çürükler oluşturmak ve rutubetlenmek olan dört duvarın anlatabilecekleri ne kadar tatmin edecekse bizi o kadar…

11 Ocak 2011 Salı

Roman'ı neden kaldırdım?

Blog'u takip edenler bilir, burada romanım vardı. Şimdi romanla bir yarışmaya katıldığımdan romanı kaldırdım. Ne zamandır da yazamıyorum, farkındayım. Hem finaller hem de sağlık problemlerimden dolayı... Yeni yazılar koymaya başlayacağım ama yakında :)

o zamana kadar http://camdanpabuclar.tumblr.com 'dan beni takip edebilirsiniz.

19 Kasım 2010 Cuma

Küçüğüm...



Bu sabah senin yerine açacağım perdeyi, kendi ellerimle seni pencerenin önüne oturtacağım çocuğum. Pencereyi de açacağım gerekirse, üşürsün diye omuzlarına yumuşacık bir battaniye bırakacağım, sımsıkı sarıl diye ona... Ellerini pencereden dışarı uzatacağım, yağmuru hisset diye küçüğüm... Ardından yüzündeki gülümsemeyi keyifle izleyeceğim, sen ne kadar mutlu olursan o kadar mutlu olacağım ben de...

Sana soracağım küçüğüm, hayat nasıl bir şey diye... Yağmuru göl kenarında izleyip yağmuru hissetmek güzel mi diye... Yaşayamadığım her mutluluğu tat istiyorum küçüğüm...

Hatta, hatta bir gün kalk da koş bana doğru istiyorum çocuğum..

Önce küçük bir adım atacaksın, sendeleyerek, kendinden emin olamadan... Sonra bir adım daha, ve bir daha, bir tane daha... O gölün kenarında yağmurda ıslan istiyorum küçüğüm...

Aşık ol istiyorum en çok küçüğüm, içinde sıcacık bir kalp hisset... Sevgiyi hisset ellerini pencereden dışarı uzatıp, yağmurlar gibi... Toprak kokusu gibi çek içine hayatı küçüğüm...

Öyle bir sev ki işte küçüğüm, tebessümünün melodisi kalbini aydınlatsın... Hem senin, hem sevdiklerinin, hem de sevenlerinin ruhlarıyla beraber...


Blogdaki yıllanmış yazılardan yine...

18 Kasım 2010 Perşembe

Aşkın hiçbir arzusu yoktur, kendini gerçekleştirmekten gayrı


"Size bir de denildi ki hayat karanlıktır diye ve sizler bezginliğinizde tekrar edegeldiniz, bir bezgin tarafından ne söylenmişse.

Ve ben derim ki hayat, sahiden karanlık, insiyak olduğu zaman başka.

Ve her insiyah kördür, bilgi olduğu zaman başka.

Ve her bilgi beyhudedir, çalışma olduğu zaman başka.

Ve her ne zaman aşkla çalışırsanız kendinizi kendinize raptedersiniz ve ötekine ve Allah'a."

Halil Cibran'ın Ermiş'inden bunlar. Bazen içinizden bir şeyler geçer, gider; ürperirsiniz ya, bu adamın yazdıkları böyle işte...

"Aşk hiçbir şey vermez, kendinden gayrı ve hiçbir şey almaz, kendinden gayrı.

Aşk sahip olmaz, ne de sahip olunabilir.

Zira aşk kafidir aşka...

Ve aşkın seyrini yönlendirebileceğinizi düşünmeyin; zira sizi layık bulursa şayet, aşk sizin seyrinizi yönlendirir.

Aşkın hiçbir arzusu yoktur, kendini gerçekleştirmekten gayrı.

Fakat aşık olursanız ve muhakkak arzulara sahip olmanız gerekiyorsa arzularınız şunlar olsun:

Erimek ve akan bir dere misali olmak, ezgisini geceye mırıldanan.

Aşırı hassasiyetin ıstırabını tanımak.

Kendi aşk anlayışınız tarafından yaralanmak.

Ve kanamak, teşne ve pür neşe.

Şafakta kanatlanmış bir gönülle uyanmak ve şükran duymak bir başka güne."

***

"Birbirinizi sevin, ama aşkı bir sözleşmeye çevirmeyin. Bırakın aşk, daha ziyade ruhlarınızın sahilleri arasında devinen bir umman olsun...

Gönüllerinizi verin, fakat diğerinin himayesine değil."

***

Aşk için böyle yazanı görmedim ben. Biz bir şeyleri yanlış yaptık, birbirimize sahip olmak için, ilk teslim olan olmamak için sırf çırpınıp durduk. Oysa aşk bizim avuçlarımızda bazen de damarlarımızda saf olarak duruyordu, saf alkol gibi... Başka bir niyeti yoktu, nefes aldığımız havaya karışmaktan başka... Sadece içimize çekecektik onu ve ruhumuz onun olacaktı, kavga olmadan, münakaşa ya da rekabet olmadan. "Teşne ve pür neşe" diyor Cibran, kalbimizi açarak, yumuşak, kalbimizin tüm köşeleri törpülenmiş gibi, çok kibar hareketlerle, karşımızdakini incitmeden. Derimizi kırılmasından ölesiyle korktuğumuz porselen bir bibloyla keser gibi. Karşınızdakine susamış gibi, ayağınızı suya batırıp sıcaklığını ölçmeden elbiselerinizi çıkarıp çırılçıplak buz gibi suya atlamak gibi, kana kana içmek gibi.

Etraftan nasıl gördüğümüz, bize nasıl öğretildiği, nasıl dayatıldığı hiçbiri mühim değil. Aşk bizi besler, aşka inancımız vücudumuzun kendini sindirmesini engeller. Ondan bir şeylere inancımızı kaybettiğimizde alarm verir vücut, ondan hastalara hayata olan aşklarını, inançlarını kaybetmemeleri için moral verin derler...

Biz bir yerde yanlış yapıyoruz, çok fazla duvar örüyoruz, kalkanlar tutuyoruz göğsümüzde. Bir şeyleri kaybedecek gibi, sanki kaybetmeden orada olduklarını anlayabilirmişiz gibi... Ermiş'te bir sürü çıplak kadın ve erkek resmi var, bunu doğrular gibi, aşk bizden duvarlarımızı kaldırıp ona karışmamızı bekliyor çünkü... Tabiat bile aynısını ister içten içe...

"Keşke güneşi ve rüzgarı daha fazla teninizle ve daha az esvabınızla karşılayabilseniz?

Zira hayatın soluğu gün ışığındadır ve hayatın eli rüzgarda...

...

Ve unutmayın ki toprak çıplak ayağınıza dokunmaktan keyif duyar ve saçlarınızla oynaşmayı arzular rüzgarlar..."


14 Kasım 2010 Pazar

Anılar - II

Vaktiniz varken toparlanın... sakinleşin, hafifleyin... http://fizy.com/#s/1agrel

Madem eski şiir defterinden başladım, anılarımdan; devam edelim bakalım. ama kısa kısa, hepsini beğenemiyorum yazdıklarımın, çok yol almışım sanırım... siz de anılarınızı hatırlayın ama n'olur güzel anılarınızı hatırlayın, çünkü en çok onlar hatırlanmaya değerler...

...
İstemiyorum ağlamak yanılırım
Zaten donar gözyaşlarım
Ayaklarımın altında ışıltılar
Tepeden dünyaya bakarım
Sanırım
Ne kadar uçarsam o kadar çakılırım
Tüm sağanaklarla gözyaşıydım
Sanırım gözyaşıydım
Ağlayamadım...

***
Kırılgan rüyaların ellerime batmadığı bir yerdeyim
Öyle bir yer ki zor tarif etmesi, kaybolurum
Aşkla boşluğun bir anda yer değiştirmesi
Hiçbirimiz anlamayız, içimizden geçer gider
Ürpeririz...
Belki bir çabadır bu, saklamaktır, kırılmaktan korkmaktır
Hala sarılmamış yaralardır, gözyaşlarıdır silinmeyen
Ama şüphen olmasın hep bir gülümsemedir kendini belli etmeyen...

***

...
Belki de biraz uğraşsam hep aşıktım diyeceğim
Uçuruma da ramak kalmış
Hani tam adımını atarsın da biter ya
Tam heveslenmişken, çarpıntın başlamışken
Ya da bitmez dibi yoktur bataklığın
Batar da batarsın
Orası sayılır işte bu küçük kulübe
Bittiği adımla sonsuza kadar sürecek...

***

...
Her insan bir yıldızdı sanki
Farklıydı hepsinin gözleri
Tüm doslukların, aşkların
Öylesine masumdu ki yürekleri
Ve ben sevdiklerimin gizli saklı sevgilerini
Avuçlarımda getirdim
Gökyüzünden yeni geldim
Başım dönüyor, yorgunum biraz
Ama umutluyum, içim aydınlık
Yine de dedim ya yorgunum
Ellerimden tutun...

Anılar


seviyorum yazıların başlarına, şarkı koymayı... günahlar... günahlar... günahlar... gün gelir zaman bizi aklar... http://fizy.com/#s/1ajg6q

Yine anılar anıları, sahneler sahneleri, şarkılar şarkıları kovaladı beynimde. Anı Kutusu ' ndaki eski pembe şiir defterimi çıkardım, okumaya başladım... altına kimseye yazılmamış, güzel bir şiir diye not düştüğüm, şubat 2007 tarihli bir şiir... Bugün yazdıklarıma göre çok farklı geliyor; ama yine de hoşuma gitti...

Lütfen git artık
Git ki, ben ardında bırakacağın boşluğa alışabileyim
Ne kadar geç kalırsan o kadar yakacaksın canımı

Git lütfen
Bu boşluğun sen gelmeden önce
Orada olmadığını hissetmemem gerek

Git
Sadece sensizlik sonsuza kadar sürsün hayatımda
Ya da kafiye olsun diye sırf
Sensizlik, lütfen...

N'olur git artık
Arkama bakmazdım gururdan
Senin de bakmadığını görmekten korktuğumdan
Git lütfen
Bir boşluk yok arkada
O bile yok...

Git
Söylemeden, hissettirmeden
Ama lüften ben arkamı dönmeden
Sen dönmüş ol köşeyi
Ve o dönemece
Hayatımdan çıktığın köşede
Pencerelerden birine parmak izlerini bırak
Sadece hafifçe dokunarak
Parmak izlerini bırak ki
Ben sana gelmeye çalışırsam bir gün
Doğru yolda olduğumu hissedebileyim...
Biliyorum, seni özlerim...


Hamiş: http://cegla.deviantart.com/ resmi de burdan buldum... deviantart favorilerimden yine...

10 Kasım 2010 Çarşamba

Tumblr'dan Derleme, Tadımlık Biraz - II

http://fizy.com/#s/1dllik



***

zihnimde bir dörtlükle, bir sahneyle ya da bir replikle uyanırım bazen. kimi zaman uyumuş olmam da gerekmez, insanlarla konuşurken, televizyon izlerken, internette takılırken gelir düşer zihnime bir süre önce hayatımdan çıkıvermiş yine de çok sevdiğim insanların replikleri, sahneleri…

böylece oyun başlar, aynı sahneleri yaratmak için ve aynı cümleleri kullanabilmek için. bir çeşit yad etmek olur böylece. bazen zordur, bazen kolay… ama aynı cümleyi ben de onlar gibi kullanabilirsem kazanmış olurum. bir anımı daha kazanmış, zihnime koymuş olurum.

yaşayarak öğrenirsem unutmam çünkü, sevdiğim insanların kimsenin farkında olmadığı sözlerini böylece unutmamış olurum.

hep benimle kalırlar…


***

Bazen saçma sapan bir hata yaparız. Yanlış insanı seçeriz.

Mesela sarhoş olmamıza rağmen söyleyememişizdir içimizdekileri, sonra her şey deli gibi ters gitmiştir ve tüm domino taşları yıkılmıştır. İçimiz buruk kalır, nefes alamayız, mektuplar yazarız da yazarız. Ben tam on tane yazmıştım mesela, küçüklüğümden beri mektuplarla dolu bir defterin ya da günlüğün her şeyi çözeceğine inanırım çünkü. Esas oğlan, esas kızın yazdıklarını bulur ve da daaaam mutlu son… falan olmaz tabi. Neyse yazdığım mektuplar içimde patladı tabi, başka bir şekilde mutlu olduğumu sandığım bir an yırtmıştım hepsini, ilginçtir on tane olduklarını da o zaman anladım.

Ne kadar mektup yazdığımı anlamam için yırtmam gerekiyormuş meğerse onları…

Bir gün, ki hala kaç mektup olduğunu unutmamışken, bir şey olur ve farkederiz ki, seçmediğimiz yol, kıl payı kurtulduğumuz hatadır. Daha büyüktür, balçıkla dolu bir çukurdur.

En azından birinden çırpınarak çıkmışızdır, çünkü öylesine kesindir ki diğerinin çırpındıkça bizi içine çekeceği, nefes aldırmayacağı.

Oysa aklımızın ucundan bile geçmezdi değil mi, o taraf dünyanın en güvenli yeriydi… değildi… hiç de güvenli değildi, dünyanın en boktan yeriydi.

***

Hani gerçekleşmeyen şeyler için derler ya “olmaması gerekiyordu.” diye… Bazen diyorum ki ya öyle değilse, aslında olması gerekiyorsa… Ya evrende milyonlarca ayrıntının bir bütünü olarak milyarda bir rastlanan bir hata oluştuysa ve karşılaşamadıysak mesela, o lafı söyleyemediysem ben, x kişisi yapması gerekeni yapmadıysa, y kişisi yanlış yola saptıysa… ya yanlış yere yıldırım düşdüyse ve dağılan dikkatler sonucu unutulduysak, kaderimizin yönü yanlışlıkla değiştiyse, ne olacak peki? Hangisi aslında yaşamamız gereken oldu şimdi?

Başınıza gelen bir sürü aksiliği düşünsenize, çok mu imkansız?

Ya kim vurduya gittiysek?

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails