"Ben sürrealizmin ta kendisiyim." - Salvador Dali
Çıkmaz Sokak
29 Şubat 2012 Çarşamba
Salvador Dali Sergisi
"Ben sürrealizmin ta kendisiyim." - Salvador Dali
7 Şubat 2012 Salı
Burada Değilken Neler Yapıyorum: Maçka Dergisi

4 Ocak 2012 Çarşamba
Bebek - Baylan Pastanesi
Geçen gün havalar soğudu soğuyalı gidemediğim Bebek'e gittik, ki çok severim. O kadar gitmiş olmama rağmen Baylan'da oturmamıştık hiç. Kadıköy'dekinin mütevazılığının aksine orası dekorasyon ve manzara açısından inanılmaz şık. Yolunuz düşünce mutlaka uğrayın.

Tumblr'dan Derleme, Tadımlık Biraz - III
3 Aralık 2011 Cumartesi
Günahlarla Yaşamak
İnsanın içinde hep bir günahı barındırması, hep kötü bir yanının olması, karanlık bir tarafın sürekli eşlik etmesi yaşanan tüm mutluluklara. Yorucu, oldukça yorucu. Kimi parçalarımız, kimi duygularımız bizi ağırlaştırmak üzere harekete geçmiş gibi değil mi? İçinde bir ağırlıkla yüzmeye çalışmak gibi bazen hayat ve tuzlu su, bilimin söylediklerinin aksine kaldırma kuvveti uygulamıyor gibi üstünüze. 2 Aralık 2011 Cuma
Dilekler Üzerine
7 Ekim 2011 Cuma
Sepetin Dibi
29 Ağustos 2011 Pazartesi
Panik
7 Ağustos 2011 Pazar
Oradan Buradan...
Ya da yeni baştan yaşasam...
Hata ya da değil
Yine yeniden yapsam...
Doğru ya da değil, neden bugün bilmiyorum, hiçbir şeyin başlangıcı da değil, yazmaya değer mi hiçbir fikrim yok. Tek bildiğim nefes almadan yazmak istediğim ya da sayfalarca yazabilecek kadar anımın olması. Defterler dolduracak kadar gülümsemiş, iz bırakmış olmak.. Ama biliyorum ki, yazdıkça ağırlaşır sayfalar; büyür ve genişlerler. İşte o zaman kimin okuduğu da değerlenir, saklanamaz ki çünkü. Nereye sığdırılır, nasıl saklanır, nasıl yok edilir? Yazdıkça değerlenir bazı şeyler, işte o yüzden korkanlar hiçbir zaman yazamazlar. Cesareti olanlar da taşımaya korktuklarını hiç dökmezler kağıda. Herkes bilir bunu, yazdıkça tek bir seçenek kalır; her şeyi hatırlamak ve taşımak.
6 Ağustos 2011 Cumartesi
Kadınlara Masallar...
27 Haziran 2011 Pazartesi
Vedalar
Yine bir şeyler yarattım, sanki orta yaşların sonlarına doğru bir yanımız böyle olacak gibi… Yazının şarkısı, veda şarkısı ... Janis Joplin - Leaving on a Jet Plane
***
Sanki unutulmuş, tamamen unutulmuş bir kasabanın toz toprak içindeki patika yollarından gazı köklemiş bir otomobil geçmişti. Her taraf toza dumana bulanmış, göz gözü görmez olmuştu. Tüm o nefretin, tüm o kızgınlığın üstünü örtmüştü tozlar… Tavan arasında üstü birkaç parmak toz olan eşyalar gibi… Anıların üstü yaz gelene kadar gidilmeyecek yazlık evdeki koltuklar gibi eski püskü örtülerle örtülmüştü. Yazın gelmesi için üç mevsimden fazlasının geçmesinin gerektiğini biliyordum aslında.
Sen bana veda ederken bütün eski hesaplar, yaşanmamışlıklar, kırgınlıklar, küskünlükler, nefret, yorgunluk ve daha dile getiremediğim ne kadar duygu varsa hepsinin üstü ağır bir hüzünle örtülmüştü… Normalde içinden bile konuşmayı bırakmayacak kadar geveze olan ben, tamamen susmuştum. Aklımdan bile tek bir düşünce geçmiyordu. Bildiğim tek şey tüm bunların hiç silinmeyeceğiydi. Oysa o kadar çok replik var ki silmek istediğim, hem salt hüzün de değil, mutluluklar da… Silinmeyeceklerini adım gibi biliyorum, hani bazen emin olursunuz ya pürüzleri olmayan bir mutluluk yaşamayacağınıza artık… Çok eminsinizdir, bir yanınızın sürekli acıyacağına, ben hiç acıya alışmak diye bir şey tecrübe etmedim, artık hissetmediğim bir an olmadı. Zamanla yaşamaya alıştığım bir acım olmadı, bir diş ağrırsa hep ağrır, hep acıtır…
Tek söyleyebileceğim kimi sesleri ve görüntüleri beynimin bir köşesine kilitlediğim… Eğer onları
dört duvar arasına kilitleyip sabah akşam uyuşturucu verirsem bir gün delirip intihar edebilecekleri ihtimal dâhilinde ya da belki kendi gerçekliklerini reddetmeleri… Tek menfi yanları oldukça ağır olmaları, hele birlikte olduklarında inanılmaz baskı uyguluyorlar oldukları tarafa ve dengemi bozuyorlar. Demiştim… O gün her şeyin üstü toz toprak olmuştu, göz gözü görmez bir vaziyetteydik. Attığımız adımlar bile güvenli değildi, belki de o gün, önümü görmüyorken yanlış bir yola girmiştim. Bilemiyorum dedim ya, göremedim; siluetler vardı, o kadar; hepsi bu…Üstelik bu vedanın ardından tüm hatıraların gitgide ağırlaşması ve hafızamın diğer yanlarıyla beslenmesi çok başka bir paradoks. Kendileri ağırlaştıkça ve öteki taraflarım boşaldıkça daha da zorlaşıyor yürümek. Ve kimse bilmiyor ama yazlık evin koltukları üzerindeki örtüler hala kalkmamıştı. Tek inanmak istediğim kimi anıların hala temiz kalmış olmasıydı.
Daha açık konuşmamın lazım geldiğini biliyorum. Yalnız tüm bunlar tanık olduğum vedaların tavana sıçrattığı boyalar. _Aslına bakarsanız bir çatı altında olduğumu hissetmiyorum, sanırım tavan derken gökten bahsediyorum. _ Dökülmeye yüz tutmuş ya da kendine yer edinmiş… Bir zaman diliminde var olmayı başarmış ve bir kolaj yaratmış. Bu sebepten somut şekilde ortaya koymak beni zorluyor.
Herkes korkar bunun üzerinde düşünmeye. Daha yaşanacak çok veda olduğunu kabul etmek, gerek ölüm, gerek ayrılık cesaret ister. Yani henüz başlangıç evresindeyiz… Yine de, bu denli başlangıç safhasında bile görüntüler bulanık. Bulanık ama kalıcı, kazınmış. Ben hiç varlığı artık hissedilmeyen bir acı bilmiyorum. O acı kendini reddetmedikçe…
22 Mayıs 2011 Pazar
Araf
Kayıtlara geçsin diye söylüyorum, ben kimseyi öldürmedim. Tetiği hiçbir zaman ben çekmedim. Kimsenin yaptığı aptallığın da hesabını verecek değilim. Kendi aptallıklarım yeterince ağırlık yüklüyor zaten bana… Taş yuvarlanır, yükler taşınır, yükler ezer, yükler eksiltir, yok eder…
Sadece bazen üzülüyorum, saatlerce karıştırdığım çekmecelerin dibinde bir yerde bulabilsem bile fotoğrafları aklımdan geçen tek şey “Acaba ne düşünüyordu?” olur. Evet, en çok bunu merak ediyorum; o taş yuvarlanırken, hayatımın dinamikleri bir şekilde işlerken, ben garip bir yola sapmışken, belki bir hata yapmışken sen ne hissediyordun? Ben senin kalkanlarını aşıp da ulaşamazken cennetine ya da cehennemine, sen ne düşünüyordun? Ben arafında kendimi değersiz hissederken, ses çıkarmamak için nefesimi, kalp atışlarımı yavaşlatmışken ne düşünüyordun?

Görmezlikten geldim… Uzun süre görmezlikten geldim… Şövalyenin topuzu adamın kafasına düştüğünde görmezden geldim, yol ayrımları çıkıp dururken önüme görmezden geldim… Senin ne düşündüğünü anlamaya çalışmadığım zaman da böyleydi, ben senin arafında durdum. Aksi düşünülemezdi. Ben aşık olmak için gelmemiştim, öyle ya aşık olmaya gelen kadın, cehennemine bodoslama dalabilirdi. Benim buna cesaretim hiç olmadı, ben arafta bekledim ve taş yuvarlanmaya devam etti, senelerce…
Bu kadar şey oldu, zaaflar, seneler, anılar, eksikler, gedikler, yaralar… Ben sadece tek bir şeyi merak ettim, aklından neler geçtiğini. Yine de hiçbir zaman hangi yolun doğru olduğunu denemeye çalışmadım, gerek duymadım. Dedim ya, ben aşık olmaya gelmemiştim. Ben ne için geldiğimi bile bilmiyordum.
O zaman ne düşündüğüne dair zerre fikrim olmazken ve şimdi beni yok etmek için gözlerimin içine baktığında biliyorum ki beni yok etmek için ant içmişsin derinlerinde bir yerde. Ben sana gitmemeni söylemiştim ya hani, sadece kadınsal bir içgüdüyle korumaya almıştım ya arafımı… Dedim ya akrep ve kurbağa gibiyiz, ikimiz de batarız diye… Bak şimdi ne kadar akıllıyım, mantıklıyım, sezgilerim güçlü, gözünün içine baktığım an anlıyorum her şeyi. O zaman değildim, demiştim. Çünkü o zaman aşık olmaya gelmemiştim…
Şimdi bu yüzden buradayım…
Hamiş: Bu güzelim fotoğrafı Tunç Süerdaş'ın deviantart'ından aldım, çalışmaları pek harika; bir göz atın...
11 Nisan 2011 Pazartesi
Kal Demiştim, Dinlemedin
2 Nisan 2011 Cumartesi
İlham Hangi Cehennemin Dibindesin?

Özledim...
Nasıl gider
Almıyor aklım
Belki çocuk olsam yalan söylerlerdi
Uzaklara gitti derlerdi
Ve ben o küçük dünyamda “uzak”ları
3-5 sokak ötesi sanardım
Annemin elini tutmadan asla gidemeyeceğim
Oysa şimdi kimin elini tutsam
Götüremez beni o sokaklara
O kadar ıssız...
O kadar bilinmez...
Ah bir bulsam
Bir bulsam seni
Belki o kadar kimsesiz gelmez o sokaklar
O kadar çıkmaz olmazlar
Ama şimdi
Soğuk mu sıcak mı
Üşüyor musun diye bilmeden
Bekliyorum
Battaniyemin altında
Kim seni sıcak tutar ki oralarda
Nasıl konulur bir köşeye insan...
Geri dönülür, yaşanır
Yüzünü bile görmeden
O kadar yakın
O kadar derine
Daha da çökecekmişsin
Yerin bilmem kaç kat dibine
Nasıl tuzla buz olur insan
Nasıl kayar gider hayatımızdan
Aslında doğru ya
Kimse de söylememişti
Kimse “gitmeyecek” dememişti
Çok özledim seni
Çok özledim...
1 Nisan 2011 Cuma
Pilav Günü
Bu yazım diğerlerinden biraz farklı olacak, biraz daha bana ve beni tanıyanlara hitap ediyor gibi. Bugün pilav gününden dönünce geçmiş yıllardaki bir sürü ayrıntı beynimde canlandı. Mezun olduktan sonraki ilk pilav olmasının etkisi var belki de bilmiyorum. Zaten gün Beşiktaş'ta teknenin gelmesini beklerken sürekli tanıdık yüzleri, tanıdık insanları görmekle başladı, garip bir şekilde seviyorum ben etrafımda hafızamın eski bir zamanda kaydettiği yüzleri görmeyi. Ne zaman çekmiştir bu resmi diyorum mesela beynim, o anda ne düşünüyordum bir yandan.. Benim için önemsiz bir insan olsa bile böyle... Ayrıntılar demiştim.Okula ilk başladığımızda bir kedi vardı, şişman, siyah – beyaz, yaşlı ve pis. Biz Orhan diyorduk ona, durup dururken onu hatırladım mesela. (Gerçi sonra dişi bir kedi olduğunu anlamıştık; ama adı Orhan kalmıştı bir kere) Öldü gitti sanırım sonra, onuncu sınıfta hiç göremedik ortalıkta onu. Biz mezun olana kadar bunun gibi bir sürü ayrıntı değişti okulda, birkaç kere daha boyanmış olmalı her sene boyalarını döktüğümüz duvarları mesela, sonra Galatasaray Üniversitesi'yle ortak duvarımıza, bir sürü isim daha yazılmış olmalı, deniz elbet biraz daha kirlenmiştir, herkes biraz daha yaşlanmıştır gibi gibi... Okul başladığında daha kalabalık gruplar halindeydik, sabahları servisler erken geldiğinde bir masaya oturur beklerdik; şimdi düşünüyorum o insanları bir daha aynı masaya oturtamayız bile, bir araya gelmezler bir daha. Çok romantik ya da duygusal bir insan değilim sanırım ben, bunu kabul ediyorum. Yine de Ortaköy – Beşiktaş hattının, lisenin bana hatırlattıkları, hafiften duygulandırıyor beni. İyi anılar biriktirmeye programlanmış benim beynim, iyi şeyleri hatırlıyorum daha çok, keyifli anları. Bahçede güneşlendiğimiz zamanları, 11. Sınıfın kültür şenliğini her ayrıntısıyla hatırlıyorum mesela; sanırım en çok o zaman eğlenmiştim. Çok fazla yüz, çok fazla ayrıntı, çok fazla tesadüf... Anlatsam şaşırırsınız. Çok fazla şarkı, video görüntüleri, fotoğraf... Evet ben anı biriktiriyorum buna karar verdim, iyi anıları. Bazen beynimde, bazen anı kutumda... Bir de şu var: hepimiz değişik yerlere dağıldık; hayallerimizi, belki ideallerimizi, içimizden geçenleri belki de daha önce aklımızda hiç olmayanı yapmak için. Bir şeyler yapabilmek için çıktık burdan, yeni insanlarla tanıştık, bazılarımız başka şehirlere gittik, başka ülkelere, başka hayatlara karıştı düşüncelerimiz, hayatlarımız, daha başka şeylerden etkilenmeye başladık ya da... Geldiğimizde de farklıydık birbirimizden, şimdi daha da farklıyız; ama bu "dönüp dolaşıp aynı yerde toplanma" mantığı hoşuma gidiyor. Ne kadar farklı olsak da bir şeylerin bizi bir araya getirmesi hoş... Şimdi yine hayatlarımıza dağıldık mesela, pilavdan pilava görüştüğümüz bir sürü insan olacak sonuçta. Yine bir şeyler yaşayacağız, değişeceğiz biraz daha, döneceğiz dolaşacağız başka hayatlarda, yeni şeyler katılacak, bir şeyler eksilecek ve yine döneceğiz seneye buraya. Her sene aynı yerde çekilmiş fotoğrafta bir şeyler değişmiş olacak; ama mekan o anlığına zamanı durdurmaya yetecek işte... Geçen sene pilavı hatırlıyorum, aklımda çok fazla şey vardı... Gerçekleşebilecek diyaloglara ilişkin, seneye olabileceklere ilişkin... Çok ama çok fazla şey... O zamandan bu zamana çok şey değişmiş gibi geliyor, çok fazla eksilmişim gibi... bilemiyorum belki de gerçekten öyledir. Şimdi o zamanki düşünceler, sorunlar basit gibi gelirken yine her zamanki gibi bir sürü küçük şey var aklımda. Seneye bunlar da basit gelecek ve başka şeylerle dolu olarak kafam. Yakın arkadaşlarım bilir, çok şey oldu bu sene. Geçen hazirandan bu hazirana yani. Ve ne kadar çok şey yaşanmış olursa olsun yine hep beraber bir yerde toplanabiliyor olmak, hafızamın bana şu 4-5 seneyi tüm güzel ayrıntılarıyla hatırlatıyor olması sahiden duygulandırıyor beni. Düşünmeden edemiyorum, 1 sene geçti çok daha fazlası geçecek, çok daha fazla anı birikecek aklımda ve ben yine güzel ayrıntıları hatırlayarak orada olabilecek miyim diye? Belki eksilmişliğim tüm güzel anıları siler ya da hiç olamam orada kim bilir? |
Lanet...
Yanlış bir şeyler var burada, hani olur ya tek bir yanlış ararız ve tüm kötü şeyler o yüzden oldu deriz. Aslında o dönemeçte sola saptığımız için olmuştur her şey, başka hiçbir hata yapmamışızdır ya da sonuna kadar her şeyi doğru yapıp da son anda bir yanlıştan dolayı olmuştur tüm bunlar. Hah işte şu aralar hiç öyle hissetmiyorum. Sanki doğduğumdan beri her şeyi, bütün seçimleri yanlış yapmış gibiyim.

Hep çıkma şansım olmuş labirentten, yine de her seferinde, başka başka yerlerde yanlışını seçmiş gibiyim. Sevdiğim her şeyi, zevklerimi, o gün giydiğim kıyafeti, gittiğim yeri, sokakta çarptığım adamı, sohbet ettiğim sokak şairini… Hepsi yanlış gibi geliyor son günlerde. Çünkü her şey yanlış gidiyor. Hiç ayırırken görmediniz değil mi beni doğru ve yanlışı, şimdi ayırıyorum.
Bu aralar içimde bir yerlerde tatsızım, uğursuzum…
Doğrusu sezgilerimin doğru çıkmasından sıkıldım, lanetlenmiş hissediyorum…
4 Mart 2011 Cuma
Halil Cibran'dan Aşk Hayatı
Halil Cibran'ı sevdiğimi bilirsiniz. Bu enfes bölüm onun Fırtınalar adlı kitabının "Aşk Hayatı" adlı bölümü...
İlkbahar
Gel ey sevgilim! Seninle harabelerin arasından geçelim. Karlar erimiştir. Hayat; yattığı yerden doğrulmuş, vadilere, bayırlara yönelmiştir. Uzak bir tarlada, baharın izlerine uyalım için, yürü benimle! Tepelerin doruklarına çıkalım ve etrafındaki ovaların yeşilliğinin dalgalanışına dalalım için: gel!
İşte kışın gecesinin topladığı örtüyü baharın fecri yaymış! Şeftali, elma ağaçları onu giyinmişler de kadir gecesindeki gelinler gibi çıkmışlar ortaya. Bağlar uyanmışlar, asmaları bir sevgililer topluluğuymuşçasına kucaklaşmışlar birbirleriyle. Irmaklar, kayaların arasından mutluluğun şarkısını yankılayarak, dans ederek akmışlar. Çiçekler, tabiatın kalbinden tıpkı köpüğün denizden kabardığı gibi kabarmışlar.
Nergis kâselerden, yağmurun gözyaşlarından kalanları içelim ve benliğimizi mutlu serçelerin şarkılarıyla doldurup tatlı esintilerin kokusunu içimize çekme fırsatını yakalayalım için: gel! Menekşenin gizlendiği şu kayanın yakınına oturalım ve sevgi öpücüklerini değiş tokuş edelim için!...
Yaz
Haydi sevgilim, tarlaya! Hasat günleri gelmiş ve ekinler olmuştur. Güneşin tabiata olan sevgisinin ısısı, onları olgunlaştırmıştır. Kuşlar bizi geçip gitmeden, yorgunluğumuzun kazancına konmadan ve karıncalar topluluğu yerimizi almadan önce gel! Benliğimizin, sevgilimizin kalbimizin derinliklerine ektiği vefa tohumlarından saadet daneleri derdiği gibi toprağın ürünlerini derelim, gel! Hayatın duygu mahzenlerimizi doldurduğu gibi, biz de mahzenleri dolduralım.
Bel ey yol arkadaşım, taze çimleri çiğneyelim, göğü örtünelim ve başımızı yumuşak hurma demetine koyalım, gündüz işlerinden soyutlanıp, vadinin karanlığının yarenliğine, kulak verelim.
Sonbahar
Seninle bağa gidelim ey sevgilim. Üzümün suyunu sıkalım, ruhun nesillerinin hikmetini derlediğim gibi toplayalım onu damlarda. Kuru yemişler toplayalım, çiçekleri imbikten geçirelim, öze karşılık remzi verelim.
Evlere dönelim! Ağaçların yaprakları sararmıştır, rüzgâr onları, yaz kendilerine veda ettiği zaman ince derde tutulmuş çiçekleri kefenlemek istercesine savurmuştur. Gel, kuşlar sahile doğru göçmüş, bahçelerin cana yakınlığını da beraberinde götürmüşler, yaseminlere yalnızlık kalmış, son gözyaşları da düşmüştür toprağın üzerine.
Dönelim! Irmaklar yolculuklarını durdurmuş, pınarların mutluluk yaşları kurumuş, tarhlar göz alıcı giysilerini çıkarmışlar. Gel ey sevgilim! Uyku, tabiatı elden çıkarmış, o da içe işleyen nihavend bir şarkıyle uyanıklığa veda ederek akşamlamıştır.
Kış
Yaklaş ey hayatımın ortağı, yaklaş bana; karların soluğunun bedenlerimizi ayıran karların soluklarına izin verme! Bu ocağın önünde gel otur yanıma, ateş; kışın leziz meyvesidir.
İnsanların durumlarından bahset bana kulaklarım rüzgârın inleyişlerinden unsurların yer tutuşundan ötürü yoruldu. Kapıları, pencereli kapat. Gazaplı havanın yüzünün görüntüsü hüzünlendiriyor beni, çocuğunu kaybetmiş bir ana gibi karların altında oturan şehre bakmak kalbimi kanatıyor… Kandile yap ekle ey ömrümün yoldaşı, - neredeyse sönecek – ve onu yakınına koy ki gecenin senin yüzüne yazdıklarını görebileyim ve içip üzüm sıkılan günleri hatırlayalım için şarap testisini de getir.
Yaklaş, yaklaş bana ey gönlümün sevdiği, ateş sakinleşti kül de neredeyse onu örtmek üzere… Katıl bana, kandil de söndü, karanlık galebe çaldı… İşte yıllanmış şarap gözlerimizi ağırlaştırdı… Uykunun sürmediği gözünle bana bak!... Uyku beni kucaklamadan önce, beni sen kucakla… Beni öp, kar senin öpücüğünün dışında her şeye hâkim olmuş… Ah! Sevgilim, uykunun denizi ne kadar derin… Sabah bu âlemde ah! Ne kadar da uzak!
3 Mart 2011 Perşembe
Burayı Seviyorum
Taşınmak istemiyorum blogspot'un her hangi internet sitesinden ziyade bloga benzerliği bana daha sıcak geliyor. Wordpress pek bir soğuk... =(
Ve şimdi öğrendik ki digitürk yenid
Sadece ne olur ne olmaz, o kadar emeğime bir şey olur diye tırstığımdan blogu export edip wordpress'e import ettim. Yine de buradan devam edeceğim...
Bize destek vermek isterseniz Facebook sayfamız
--------------
http://www.twitter.com/ecenurdogan
http://wwww.deviantart.com/ecenurdogan
http://camdanpabuclar.tumblr.com
24 Şubat 2011 Perşembe
Zaaflar Yorar
Karakter tahlillerinden devam ediyorum...
Yazının şarkısı için Thistle & Weeds - Mumford & Sons
Yazmaya başlayacağım zamanı hissederim, içimden bir şeyler kopmaya hazırlanır ve dinlediğim şarkıyı değiştirmeye gücüm olmaz. Aynı şarkıyı artık sözlerini de müziğini de algılamamaya başlayana kadar dinlerim, beynimi uyuşturmasını beklerim. Aklımdan o kadar fazla şey geçer ki, arka arkaya dizilir satırlar… Hiçbir zaman kağıda dökemeyeceğim kadar, çünkü hiçbir zaman parmaklarım o kadar hızlı olamadı, beynim şu ana kadar emsali bulunmamış bir hızda kısa bir roman yazmaya başlar ve ben hissetmekten yazmaya geçme aşamasında onların yarısından fazlasını kaybederim. Bir annenin ikizlerinden birini düşürmesi gibi, diğerini yaşatmak için güçlü olmaya çalışması gibi… Diğer çocuğuna üzüntüsünün en azını hissettirmek için kendine verdiği direktifler gibi…
Gidenler aslında rahatsızlık verici olacağı için giderler, kim billr? Ağır bir şizofreni oldukları için, kafa derimizi sürekli tırnaklayan bir şey… Aynı yeri, sürekli eşeleyen bir şey, bir süre sonra kanama başlayacak, biliyorum. Yine de biz izin vermeden geçemeyecekler kafatasımızın içine…

Kafatasımızın içine ufacık bir parçamızı çıkararak girdiğinde bu kadar savunmasız kalmanın bacaklarımızı bir ms hastası gibi çözmesini izleyecekler. Birden vücudumuz kendini bırakıp yere çakılmamıza neden olacak. Bilincimiz kapanacak ve kendi düşüncelerimiz, derimize geçmişimizden tırnaklarını geçiren o şey bizi yok edecek.
O yüzden giderler… Bazı fikirler, bazı satırlar, bazı insanlar bu yüzden giderler. Savunmasız kalmaya bu kadar açık olduklarımız zamanla bu yüzden yok olurlar.
Öyle çok düşünce uçar gider beynimizden, zaaflarımız yok olmaz hiçbir zaman. Bir insan, bir yer, bi şarkı… Bir kere içimizde göçüğünü açıp da yerleşti mi sonsuza kadar orada kalır. Bir zaafla yaşamayı öğrenmek o kadar da kolay değildir, çoğu zaman. Bıçağın derimizden içeri gidip kanırtarak derinlere inmesi gibidir zaman zaman… Soğuk bıçağın sıcak kanla ıslanması garip bir his verir.
O yara iziyle başa çıkmak için fazlasıyla güçlü olmak gerekir. Zaaflar o kadar çok içselleşmiştir ki bizimle, onları yok etmek bir uzvumuzu koparıp atmak gibidir. Zordur…
Zaaflar yorar, zayıf noktalar yorar.
Ve kimi zaman yeniden, yeniden ortaya çıkar.
Zaaflar yorar, onu biliyorum.
6 Şubat 2011 Pazar
Uykusuzluk Kıyamet Alameti Gibidir
Cem Adrian - Bir Melek Ölürken
Yazdım, yazdım, parmaklarım düşüncelerimin hızına yenik düşüp de saatlerce piyano çalıp parmakları kireçlenen bir piyanist gibi… bir süre sonra ne zaman düşündüğümü, ne zaman yazdığımı, takip edememeye başladım.
Müsvedde kağıdı gibiyim, bedenimdeki binlerce çürük, çizik, yara, bere bundan. Her seferinde yeni şeyler hissetmeye çalışırken yeni yaralar alıyorum. Hiçbiri de bir şey ifade edemiyor, esas yazılacak olanlara geçiremiyorum. Müsvedde kağıdı gibiyim, bir süre sonra kendi ruhumu buruşturup atıyorum. Ne taşırsam taşıyayım içimde ne kadar yorulmuş olursam olayım sonuçta buruş buruş masanın altında çöp sepetine atılmış gibiyim.
Yine de aşırı yorgun… Beynimi kemiren, omuriliğime inanılmaz bir acı veren ve beni uyutmayan aşırı bir yorgunluk. Müsvedde kağıdının yorgunluğu, içinde dağılmış, oraya buraya savrulmuş tüm düşünceleri taşıyan ama bir saat sonra yüzüne bakılmayan bir karalama kağıdı. Yazılan her şeyin üstü, altı çizilmiş, yuvarlaklar içine alınmış; yorulmuş… yorulmuş…
Omuriliğindeki o acıyla uyuyamamak gibi her şey, aşırı yorgunluktan uyuyamamak ve uyuyamadıkça daha da fazla karalanmak gibi. Daha da fazla doldurmak bedeninin her köşesini yaralarla, zevk aldığını sanmak, bir şeyler verebileceğini, birini mutlu edebileceğini sanmak gibi. Uyuyamamak saatlerce, günlerce, gecelerce uyuyamamak… Sabaha karşı kulakları sağır eden kuş sürülerinin sesini dinlemek sadece, beynimi delip geçmelerine izin vermek... Bir kurşun gibi, kafamın bir tarafından gidip diğer tarafından çıkan… Gelen polis ekiplerinin bulmakta zorlanmayacakları mermi ve saçmaya gözü dalmış bir şekilde ölüm gitmek gibi…
Uykusuzluk kıyamet alametidir, tüm kötü şeylerin, bedenin kendini yok etmeye çalışmasının başlangıcıdır. Öyle ki önce uykusuzluktan sonra git gide karmaşıklaşan düşüncelerinizden beslenmeye başlar. Geceleri uzaktır, yalnızdır. Yalnızlaştıkça uzaklaştıkça şizofrenikleşir beyin. Kendi içinde binlerce müsvedde kağıdını çöp sepetine atar, kendini yok etmeyi başlatır.
Top seslerini duyup da kulaklarını kapatmak gibi uykusuzluk, gözlerinin acımaya başlaması ama beyninin lambaları kapatıp açarak göz bebeklerine işkence yapması gibidir uyuyamamak. Rüya görerek devam edebileceği halde tüm bilinçaltının diri diri ortaya çıkması gibi, narkozsuz ameliyat gibi. İçinizdeki tüm pisliklerin uyuşturulmadan dışarı çıkması gibi, ellerinize siyah bir zift gibi tüm yenilmişliklerinizin bulaşması gibi… Öylesine ağır, öylesine yapış yapış ki suyla yıkayınca daha da yapışkan olacağını bildiğiniz halde elinizi kaynar suya sokarak daha da fazla acı çekmek gibi…
Uykusuzluk kıyamet alametidir ve ben günlerdir uyuyamıyorum… Bir kağıda bir şeyler karalayıp kendime ya da başkalarına küfürler savurup yırtıp atıyorum. Kendi kıyametimi yaratıyorum, dünyamdaki her şeyimi cehennemime taşımak için son bir hamle bekliyorum.
Kendi sonumu hazırlıyorum, günlerdir uyumuyorum. Sadece düşünüyorum, yaptığım hataları bedenime kazıyıp altlarını çiziyorum. Müsvedde kağıdı gibiyim. Birinin beni buruşturup atmasını bekliyorum, her yerim sızlıyor. Beynime giden yolların çoğunun tahrip olduğunu düşünüyorum, yanık devre gibi kokuyorum.
Tüm kas faaliyetlerim devreden çıkmış gibi, biri kolumu havaya kaldırıp bırakıyor ve kolum sertçe yerine düşüyor gibi, yavaşlatamıyorum. Sesim çıkmıyor. İç savaş çıktı, ülkede değil; bende. Kendi iç savaşımda halkımı birbirine kırdırıyorum, içimde bir şeyler hareket ediyor. Ateşim yükseliyor, ateşim yükseliyor. Şehrin meydanına tanklar iniyor, içimde yürüyen yüzlerce tankın paletleri içimi eziyor. Kaburgalarımdaki baskıyı anlatmakta zorlanıyorum. Şehir meydanında halk ve askerler birbirlerine giriyor ve bir an sadece bir anda bir el silah sesi duyuluyor. O an herkes kaçışmaya ve birbirini ezmeye başlıyor, içimde bir şeyler çığlık çığlığa… Binlerce insan kaçışıyor, canlarını kurtarmaya çalışıyorlar… Yarısı ezilerek ölüyor…
İç savaşım sürüyor, konuşmakta zorlanıyorum…
5 Şubat 2011 Cumartesi
Çıkmaz Sokak
22 Ocak 2011 Cumartesi
Cenaze Arabası
Cenaze arabasını görebiliyordum ve sokağın ortasında bir sürü insanı, başı kapalı, gözleri kıpkırmızı olmuş ve şişmiş kadınları… ağlamamak için kendini tutan “beton gibi dur.” Diye kendilerine telkin veren erkekleri, bunlar onun için rutin olduğu için soğukkanlılıkla dua eden ve teselli veren imamı… Hepsini sokağın başından çok net görebiliyordum. Trafiğin işlemediği de belliydi, kaldırımda da yolda da boş yer yoktu. Hepsinin farkındaydım… Sadece görmek istedim, uzaktan gözlemlemek, ne aralarında karışmak ne de acılarını anlamak… Ben zaten biliyordum birini kaybetmenin hissini, cenaze arabasının arkasında duran tabutun her ayrıntısını daha önce incelemeye vaktim olmuştu, dua bile edememiş dağılmıştım. Zaten biliyordum, kalabalığın içinde yer almanın ne demek olduğunu…
Ama hiç dışında olmamıştım, hiç dışardan bakmamıştım… Yaklaştım, girdim o sokağa, bir öze dönüş müydü bilmiyorum… Yaklaştım, yarısına kadar yürüdüm, kalabalığa kadar yürüdüm. Hiçbir şey duymak istemiyordum, onları anlamak değil, görmek istiyordum sadece… Sokağın yarısına geldim, kaldırıma park etmiş arabalardan geçiş olmayacağı belliydi. Yine de yarıya kadar geldim…Ardından arkamı döndüm, olduğu gibi geri döndüm… Alt sokağa geçebilmek için ara yola kadar bile gelememiştim çünkü… Belki de gelmiştim emin değilim, fark edemedim o an. Zaten kulaklarım duymuyordu, sadece bir gün her şeyin bir senaryo olduğunu size kabul ettirebilirsem final müziği olabileceğini düşündüğüm şeyi dinliyordum. Bu şarkıyı, Thirteen Senses – Do No Wrong…
Eğer her şeyin bir senaryo olduğuna inandırabilirsem sizi, filmin ilk gösteriminde ayakta alkışlanırken bu şarkı çalsın istiyorum. Ellerimi birbirne kenetleyip çok buruk bir gülümsemeyle selam vereceğim o zaman…
Aslında her şey terk edilmiş bir depoda başlayacaktı, planım oydu… Belki yirmi otuz sene önce, bir cinayetin ardından... Sadece suçluluk duygusu; ama içinde bir yerlerde kendini haklı çıkarmak için elinden geleni yapacaktın... Fark ettim ki her şey kontrolümde değil...
Her şey bir çıkmaz sokakta başladı, aslında çıkışı olmadığından değil… Başta anlattım, cenazenin arasına karışıp oradan çıkıp gidebilirdim. Ben geri dönmeyi tercih ettim.
Şimdi her şey yeniden başlıyor, o sokağın tam da ortasında hikayeye sadece tanıklık etmiş dört duvar arasında… Kendi içindekilerden başka bir şey bilmeyen dört duvar. Otuz sene boyunca tek bildiği yaralanmak, çürükler oluşturmak ve rutubetlenmek olan dört duvarın anlatabilecekleri ne kadar tatmin edecekse bizi o kadar…
11 Ocak 2011 Salı
Roman'ı neden kaldırdım?
o zamana kadar http://camdanpabuclar.tumblr.com 'dan beni takip edebilirsiniz.
19 Kasım 2010 Cuma
Küçüğüm...
Bu sabah senin yerine açacağım perdeyi, kendi ellerimle seni pencerenin önüne oturtacağım çocuğum. Pencereyi de açacağım gerekirse, üşürsün diye omuzlarına yumuşacık bir battaniye bırakacağım, sımsıkı sarıl diye ona... Ellerini pencereden dışarı uzatacağım, yağmuru hisset diye küçüğüm... Ardından yüzündeki gülümsemeyi keyifle izleyeceğim, sen ne kadar mutlu olursan o kadar mutlu olacağım ben de...
Sana soracağım küçüğüm, hayat nasıl bir şey diye... Yağmuru göl kenarında izleyip yağmuru hissetmek güzel mi diye... Yaşayamadığım her mutluluğu tat istiyorum küçüğüm...
Hatta, hatta bir gün kalk da koş bana doğru istiyorum çocuğum..

Önce küçük bir adım atacaksın, sendeleyerek, kendinden emin olamadan... Sonra bir adım daha, ve bir daha, bir tane daha... O gölün kenarında yağmurda ıslan istiyorum küçüğüm...
Aşık ol istiyorum en çok küçüğüm, içinde sıcacık bir kalp hisset... Sevgiyi hisset ellerini pencereden dışarı uzatıp, yağmurlar gibi... Toprak kokusu gibi çek içine hayatı küçüğüm...
Öyle bir sev ki işte küçüğüm, tebessümünün melodisi kalbini aydınlatsın... Hem senin, hem sevdiklerinin, hem de sevenlerinin ruhlarıyla beraber...
Blogdaki yıllanmış yazılardan yine...
18 Kasım 2010 Perşembe
Aşkın hiçbir arzusu yoktur, kendini gerçekleştirmekten gayrı
"Size bir de denildi ki hayat karanlıktır diye ve sizler bezginliğinizde tekrar edegeldiniz, bir bezgin tarafından ne söylenmişse.
Ve ben derim ki hayat, sahiden karanlık, insiyak olduğu zaman başka.
Ve her insiyah kördür, bilgi olduğu zaman başka.
Ve her bilgi beyhudedir, çalışma olduğu zaman başka.
Ve her ne zaman aşkla çalışırsanız kendinizi kendinize raptedersiniz ve ötekine ve Allah'a."
Halil Cibran'ın Ermiş'inden bunlar. Bazen içinizden bir şeyler geçer, gider; ürperirsiniz ya, bu adamın yazdıkları böyle işte...
"Aşk hiçbir şey vermez, kendinden gayrı ve hiçbir şey almaz, kendinden gayrı.
Aşk sahip olmaz, ne de sahip olunabilir.
Zira aşk kafidir aşka...
Ve aşkın seyrini yönlendirebileceğinizi düşünmeyin; zira sizi layık bulursa şayet, aşk sizin seyrinizi yönlendirir.
Aşkın hiçbir arzusu yoktur, kendini gerçekleştirmekten gayrı.
Fakat aşık olursanız ve muhakkak arzulara sahip olmanız gerekiyorsa arzularınız şunlar olsun:
Erimek ve akan bir dere misali olmak, ezgisini geceye mırıldanan.
Aşırı hassasiyetin ıstırabını tanımak.
Kendi aşk anlayışınız tarafından yaralanmak.
Ve kanamak, teşne ve pür neşe.
Şafakta kanatlanmış bir gönülle uyanmak ve şükran duymak bir başka güne."
***
"Birbirinizi sevin, ama aşkı bir sözleşmeye çevirmeyin. Bırakın aşk, daha ziyade ruhlarınızın sahilleri arasında devinen bir umman olsun...
Gönüllerinizi verin, fakat diğerinin himayesine değil."
***
Aşk için böyle yazanı görmedim ben. Biz bir şeyleri yanlış yaptık, birbirimize sahip olmak için, ilk teslim olan olmamak için sırf çırpınıp durduk. Oysa aşk bizim avuçlarımızda bazen de damarlarımızda saf olarak duruyordu, saf alkol gibi... Başka bir niyeti yoktu, nefes aldığımız havaya karışmaktan başka... Sadece içimize çekecektik onu ve ruhumuz onun olacaktı, kavga olmadan, münakaşa ya da rekabet olmadan. "Teşne ve pür neşe" diyor Cibran, kalbimizi açarak, yumuşak, kalbimizin tüm köşeleri törpülenmiş gibi, çok kibar hareketlerle, karşımızdakini incitmeden. Derimizi kırılmasından ölesiyle korktuğumuz porselen bir bibloyla keser gibi. Karşınızdakine susamış gibi, ayağınızı suya batırıp sıcaklığını ölçmeden elbiselerinizi çıkarıp çırılçıplak buz gibi suya atlamak gibi, kana kana içmek gibi.
Etraftan nasıl gördüğümüz, bize nasıl öğretildiği, nasıl dayatıldığı hiçbiri mühim değil. Aşk bizi besler, aşka inancımız vücudumuzun kendini sindirmesini engeller. Ondan bir şeylere inancımızı kaybettiğimizde alarm verir vücut, ondan hastalara hayata olan aşklarını, inançlarını kaybetmemeleri için moral verin derler...
Biz bir yerde yanlış yapıyoruz, çok fazla duvar örüyoruz, kalkanlar tutuyoruz göğsümüzde. Bir şeyleri kaybedecek gibi, sanki kaybetmeden orada olduklarını anlayabilirmişiz gibi... Ermiş'te bir sürü çıplak kadın ve erkek resmi var, bunu doğrular gibi, aşk bizden duvarlarımızı kaldırıp ona karışmamızı bekliyor çünkü... Tabiat bile aynısını ister içten içe...
"Keşke güneşi ve rüzgarı daha fazla teninizle ve daha az esvabınızla karşılayabilseniz?
Zira hayatın soluğu gün ışığındadır ve hayatın eli rüzgarda...
...
Ve unutmayın ki toprak çıplak ayağınıza dokunmaktan keyif duyar ve saçlarınızla oynaşmayı arzular rüzgarlar..."
14 Kasım 2010 Pazar
Anılar - II
Anılar
Yine anılar anıları, sahneler sahneleri, şarkılar şarkıları kovaladı beynimde. Anı Kutusu ' ndaki eski pembe şiir defterimi çıkardım, okumaya başladım... altına kimseye yazılmamış, güzel bir şiir diye not düştüğüm, şubat 2007 tarihli bir şiir... Bugün yazdıklarıma göre çok farklı geliyor; ama yine de hoşuma gitti...
Lütfen git artık
Git ki, ben ardında bırakacağın boşluğa alışabileyim

Ne kadar geç kalırsan o kadar yakacaksın canımı
Git lütfen
Bu boşluğun sen gelmeden önce
Orada olmadığını hissetmemem gerek
Git
Sadece sensizlik sonsuza kadar sürsün hayatımda
Ya da kafiye olsun diye sırf
Sensizlik, lütfen...
N'olur git artık
Arkama bakmazdım gururdan
Senin de bakmadığını görmekten korktuğumdan
Git lütfen
Bir boşluk yok arkada
O bile yok...
Git
Söylemeden, hissettirmeden
Ama lüften ben arkamı dönmeden
Sen dönmüş ol köşeyi
Ve o dönemece
Hayatımdan çıktığın köşede
Pencerelerden birine parmak izlerini bırak
Sadece hafifçe dokunarak
Parmak izlerini bırak ki
Ben sana gelmeye çalışırsam bir gün
Doğru yolda olduğumu hissedebileyim...
10 Kasım 2010 Çarşamba
Tumblr'dan Derleme, Tadımlık Biraz - II
***
zihnimde bir dörtlükle, bir sahneyle ya da bir replikle uyanırım bazen. kimi zaman uyumuş olmam da gerekmez, insanlarla konuşurken, televizyon izlerken, internette takılırken gelir düşer zihnime bir süre önce hayatımdan çıkıvermiş yine de çok sevdiğim insanların replikleri, sahneleri…
böylece oyun başlar, aynı sahneleri yaratmak için ve aynı cümleleri kullanabilmek için. bir çeşit yad etmek olur böylece. bazen zordur, bazen kolay… ama aynı cümleyi ben de onlar gibi kullanabilirsem kazanmış olurum. bir anımı daha kazanmış, zihnime koymuş olurum.
yaşayarak öğrenirsem unutmam çünkü, sevdiğim insanların kimsenin farkında olmadığı sözlerini böylece unutmamış olurum.
hep benimle kalırlar…
Bazen saçma sapan bir hata yaparız. Yanlış insanı seçeriz.
Mesela sarhoş olmamıza rağmen söyleyememişizdir içimizdekileri, sonra her şey deli gibi ters gitmiştir ve tüm domino taşları yıkılmıştır. İçimiz buruk kalır, nefes alamayız, mektuplar yazarız da yazarız. Ben tam on tane yazmıştım mesela, küçüklüğümden beri mektuplarla dolu bir defterin ya da günlüğün her şeyi çözeceğine inanırım çünkü. Esas oğlan, esas kızın yazdıklarını bulur ve da daaaam mutlu son… falan olmaz tabi. Neyse yazdığım mektuplar içimde patladı tabi, başka bir şekilde mutlu olduğumu sandığım bir an yırtmıştım hepsini, ilginçtir on tane olduklarını da o zaman anladım.
Ne kadar mektup yazdığımı anlamam için yırtmam gerekiyormuş meğerse onları…
Bir gün, ki hala kaç mektup olduğunu unutmamışken, bir şey olur ve farkederiz ki, seçmediğimiz yol, kıl payı kurtulduğumuz hatadır. Daha büyüktür, balçıkla dolu bir çukurdur.
En azından birinden çırpınarak çıkmışızdır, çünkü öylesine kesindir ki diğerinin çırpındıkça bizi içine çekeceği, nefes aldırmayacağı.
Oysa aklımızın ucundan bile geçmezdi değil mi, o taraf dünyanın en güvenli yeriydi… değildi… hiç de güvenli değildi, dünyanın en boktan yeriydi.
***
Hani gerçekleşmeyen şeyler için derler ya “olmaması
gerekiyordu.” diye… Bazen diyorum ki ya öyle değilse, aslında olması gerekiyorsa… Ya evrende milyonlarca ayrıntının bir bütünü olarak milyarda bir rastlanan bir hata oluştuysa ve karşılaşamadıysak mesela, o lafı söyleyemediysem ben, x kişisi yapması gerekeni yapmadıysa, y kişisi yanlış yola saptıysa… ya yanlış yere yıldırım düşdüyse ve dağılan dikkatler sonucu unutulduysak, kaderimizin yönü yanlışlıkla değiştiyse, ne olacak peki? Hangisi aslında yaşamamız gereken oldu şimdi?
Başınıza gelen bir sürü aksiliği düşünsenize, çok mu imkansız?
Ya kim vurduya gittiysek?
Tumblr'dan Derleme, Tadımlık Biraz - I
Bazen dışarıda yağmur
yağıyormuş gibi geliyor, hiçbir şakırtı sesi duymadan hem de. Sanki yıkayıp geçiyor sokakları birilerinin gözyaşları, niye ağlıyor bilmiyorum da; ürpertiyor tenimi. Hafiften üşüyorum hem de yani o kadar yakın… Elim ayağıma dolanıyor teselli vereceğim diye, sonra hatırlıyorum: Bu dünyada kimse kimsenin problemini çözemez ya da teselli edemez. Belki beş dakika, o da en fazla. O beni yine ürpertmeye devam ediyor...
***
insanın en değerli duyusu dokunmak bence, bazı şeylerin dokunmadan; hissedilmeden çözülemeyeceğine inanıyorum. kelimeler yanlış anlaşılabiliyor bazen, oysa birine hele de bir kadına dokunduğunuzda anlar o, hisseder.
***
"Yoksa sizinle oyun mu oynuyorum?’ Sinirler gerildi öyle değil mi? Küstahlığın sınırlarını zorluyorum. Daha da zorlayacağım; çünkü cevabım “evet.” Sizinle oyun oynuyorum. Hayat benim oyun bahçem, hepimiz oynuyoruz.
Yeterince zeki olmalısınız. Tamam yenilgilyi ufaktan kabul edin; ama yine de zeki davranın. Size saygımın devam etmesi önemlidir çünkü.
…
Ama bak _ bu kadar konuştuk samimileşiyorum artık biraz_ yine söylüyorum.
Ağlayacaksan oynamayalım.”
Bir romanda ya da hikayede hatta şiirde, önce bir fotoğraf karesinin sonra da herhangi bir karakterin aklından o anlık geçen bir şeylerin ardından giderim.
***
bazen diyorum ki hafızamdaki bütün küçük ayrıntıları kaybetsem nasıl olur hayat. Mesela bir şarkıyı duyduğum yeri, o yerin hatırlattığı kişiyi ya da kişiler, hatta olayları kaldırıp atsam. Beynimde bir şeyler görünce ya da duyunca zincirleme reaksiyonlar başlamasa, hani olur ya çizgi filmlerde çarklar döner; su dökülür. işte su hiç dökülmese
***
Dün gece bi rüya gördüm, hala etkisindeyim: hızla bir yerlere yetişmeye çalışırken eskilerden bir arkadaşımı görüyorum uzaktan, yüzünde şişlikler var gibi geliyor. Duruyorum ve ona yaklaşıyorum, gerçekten de dudağının patlamış olduğunu görüyorum. Ağlıyor bir yandan, çok telaşlı. “Ne oldu sana?” diyorum, cevap veremiyor telaşından. Ellerinden tutuyorum, gel biraz oturalım, sakinleş diyorum.
Yine bir şey demiyor, sadece bana sarılıp ağlıyor…
***
bak ne oluyor bazen biliyor musun? nefes almam zorlaşıyor, omuzlarımı da dik tutamıyorum. sanki gözümün önüne bir perde iniyor, geri çekiliyorum; izleyici oluyorum kendi hayatımda, bana ait hissetmiyorum…
ardından bir zamanlar olumlu gördüğüm her özelliğin kayboluyor, yanıyor… geriye kötü şeyler kalıyor, bir zamanlar göremeyeceğim kadar küçük her şey bin kat büyümüş şekilde sırtıma batıyor. omuzlarımı dik tutamıyorum.
gözlerim kapanmaya başlıyor ama zaten her şey puslu, nasıl desem seyirci gibiyim galiba. müdahale edebilecek yetkim yok gibi, elim kolum bağlı derler ya öyle falan da değil. serbestim ama yine de kaldıramıyorum kolumu.
kaburgamın altında bir ağrı var, acı da diyebilirim hatta. küçük bir çocuk gibi değil mi? ağrıyla acıyı ayıramıyorum, kaburgamın altında sadece.
tüm olumlu özelliklerin, olumsuza dönüşüyor ve ben sırf bu yüzden 100 - 150 sayfa kadar ileri gidip başka bir hikayeye gidiyorum.
***
zihnimde bir dörtlükle, bir sahneyle ya da bir replikle uyanırım bazen. kimi zaman uyumuş olmam da gerekmez, insanlarla konuşurken, televizyon izlerken, internette takılırken gelir düşer zihnime bir süre önce hayatımdan çıkıvermiş yine de çok sevdiğim insanların replikleri, sahneleri…
böylece oyun başlar, aynı sahneleri yaratmak için ve aynı cümleleri kullanabilmek için. bir çeşit yad etmek olur böylece. bazen zordur, bazen kolay… ama aynı cümleyi ben de onlar gibi kullanabilirsem kazanmış olurum. bir anımı daha kazanmış, zihnime koymuş olurum.
yaşayarak öğrenirsem unutmam çünkü, sevdiğim insanların kimsenin farkında olmadığı sözlerini böylece unutmamış olurum.
hep benimle kalırlar…
***

Bazen saçma sapan bir hata yaparız. Yanlış insanı seçeriz.
Mesela sarhoş olmamıza rağmen söyleyememişizdir içimizdekileri, sonra her şey deli gibi ters gitmiştir ve tüm domino taşları yıkılmıştır. İçimiz buruk kalır, nefes alamayız, mektuplar yazarız da yazarız. Ben tam on tane yazmıştım mesela, küçüklüğümden beri mektuplarla dolu bir defterin ya da günlüğün her şeyi çözeceğine inanırım çünkü. Esas oğlan, esas kızın yazdıklarını bulur ve da daaaam mutlu son… falan olmaz tabi. Neyse yazdığım mektuplar içimde patladı tabi, başka bir şekilde mutlu olduğumu sandığım bir an yırtmıştım hepsini, ilginçtir on tane olduklarını da o zaman anladım.
Ne kadar mektup yazdığımı anlamam için yırtmam gerekiyormuş meğerse onları…
Bir gün, ki hala kaç mektup olduğunu unutmamışken, bir şey olur ve farkederiz ki, seçmediğimiz yol, kıl payı kurtulduğumuz hatadır. Daha büyüktür, balçıkla dolu bir çukurdur.
En azından birinden çırpınarak çıkmışızdır, çünkü öylesine kesindir ki diğerinin çırpındıkça bizi içine çekeceği, nefes aldırmayacağı.
Oysa aklımızın ucundan bile geçmezdi değil mi, o taraf dünyanın en güvenli yeriydi… değildi… hiç de güvenli değildi, dünyanın en boktan yeriydi.
***Hani gerçekleşmeyen şeyler için derler ya “olmaması gerekiyordu.” diye… Bazen diyorum ki ya öyle değilse, aslında olması gerekiyorsa… Ya evrende milyonlarca ayrıntının bir bütünü olarak milyarda bir rastlanan bir hata oluştuysa ve karşılaşamadıysak mesela, o lafı söyleyemediysem ben, x kişisi yapması gerekeni yapmadıysa, y kişisi yanlış yola saptıysa… ya yanlış yere yıldırım düşdüyse ve dağılan dikkatler sonucu unutulduysak, kaderimizin yönü yanlışlıkla değiştiyse, ne olacak peki? Hangisi aslında yaşamamız gereken oldu şimdi?
Başınıza gelen bir sürü aksiliği düşünsenize, çok mu imkansız?
Ya kim vurduya gittiysek?

Ayrıntılar demiştim.
