27 Ağustos 2010 Cuma

Unuttum Sahneleri...


Romana bunu da koymak istemiştim aslında...

Tek bir şarkım kaldı galiba bu sefer
Gerçek değil gibi hiç bir şey
Sözler ilk defa dökülmüyor dudaklarımdan
Şarkı da söyleyemiyorum
İçimden ne kadar korkmuyorum desem
O kadar ağlıyorum

Gözyaşları can yakar mıydı bu kadar
Kavurur muydu bedenimi
Kendi yazamadığım kuralları yıkmak zor gelseydi
Ölememeyi seçemezdim herhalde
Mırıldanma artık lütfen duyamıyorum seni
Titriyorum tutunamıyorum bile
Lütfen yapabiliyorsan çığlık at
Çünkü bu parça parça sahneler
Tahminin doğru sen yoksun
Gözümün önüne bile gelmiyorsun

Gözyaşları can yakar mıydı bu kadar
Neden son yaprak da düşmüyor artık
Neden bu kadar güçlüyüm
Ya da korkağım son yaprağa kıyamayacak kadar
Tüm görüntüler silinecek çünkü o zaman

Suya yansıyan senin görüntün değil sanki
Bu gözler senin değil
Damlayan gözyaşları benim değil
Burası ait olduğum yer değil
İşin kötüsü sen de buraya ait değilsin

Gözyaşları can yakar mıydı bu kadar
Kanatır mıydı ellerimi
En son böyle olmamıştı sanki
Yine korkmuyorum diye sayıklıyorum adınla birlikte
Bu şarkı benim değil
Sözleri ezberimdeydi sanki ama söyleyemiyorum
Ağlamamı isteme benden o kadar güçlü değilim
Ben değilim benim değilsin bu sen değilsin
Hep uyuyacağım şimdi uyandığımda geri gelmeyeceksin çünkü
Gelsen bile artık sen, sen olmayacaksın
Bana sen olduğunu hatırlatamayacaksın
Bırak tüm sahneler silinsin unuttum ben repliklerimi
Çoktan zaman durdu
Evet, gözyaşları çok can yakar, acıtır unutma bunu

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Sonsöz



Biri aşk odaklı anlatıyordu, diğeri aşık olmasam da olur diyordu...
Birbirleri için falan yaratılmamışlardı...
Yer yer aşık oldular birbirlerine, yer yer birbirlerini kullandılar...
Peri masalı vaad etmemişlerdi bize...

Ben ne Arda’yı Zeynep’e, ne Zeynep’i Arda’ya yakıştırabiliyorum zaten. İkisi de fazlasıyla arızalı... Asla birlikte olamazlardı, olmayacaklardı.

Alp’e gelince, Alp mayıs 2009’da bu romana başladığımdan beri en sevdiğim kahramandı, bence Alp ikisinden de daha iyi bir insan; ama onun da fazla yapacağı bir şey kalmadı. Yakın bir zamanda ölür gibi geliyor bana, ama onu öldürmeye kıyamadım.

Başrollerin hepsi mutsuz mu oldu ne? E başrol olmanın da bir bedeli var, yan rollerin hepsi mutlu mesut yaşıyor şu an. En anlamsız hikaye de her zaman başrollerinkidir zaten.


Ecenur Doğan
Mayıs '09 - Ağustos '10


Romana başladığımdan beri harika tepkiler alıyorum, siz olmasaydınız devam etmek gelmezdi içimden... iyi ki varsınız :)

20 Ağustos 2010 Cuma

12,5. Bölüm: Sonsuzdan Geri Sayım


Gitti...
Yine gitti…
Neden şaşırmadım acaba bu sefer? İlk gidişi olmadığındandır. Sevmediğinden mi sahip çıkmıyor, yoksa sahiplenmeyi bıraktı o da mı göçebe oldu bilmiyorum. Ne hissediyor, ne geçiyor aklından bilmiyorum.

Tek bildiğim dün gece, uçağa binerken bir kere bile arkasına bakmadı. Muhtemelen güçsüzlüğüne ağlıyordu, kendisini öyle görmemi istemedi. Bilir o çünkü ben sevmem güçsüz insanları, belki de sevmediğim o kadar çok yönü vardı ki, ondan nefret etmem için o kadar çok nedenim olmuştu ki, bir de bu eklensin istemiyordu. Dedim ya aklından ne geçiyor bilmiyorum.

Yine tek bildiğim defolup gittiği...
Daha önce de gidecek gibi bakan herkes gibi... Beni her zamanki gibi hayal kırıklığına uğrattı böylece, gazete manşetleri der ya “Gelenek bozulmadı.”… Zeynep beni bu sefer de şaşırtmadı, bir şeyleri değiştirmek için her zaman olduğu gibi savaşmadı… Pek şaşırmadım, onun tarzı bu; geride kalsa yenilmiş hissedecekti sanki, bu haliyle de kaçıyordu bilmiyorum farkında mıydı? Yine de yenildi. Sadece, bana değil o kadar... Ne fark eder? Mutsuzsan kime yenildiğin çok mu önemli sanki, en büyük düşmanında seni dağıtmıştır, en iyi dostun da… Sonuçta bir uçurumdan yuvarlanıp da kayalara çarparak suretini paramparça etmişsen ya da baktığın aynaların hepsi parçalanmış ve elinde batıyorsa seni kimin ittiğinden çok yüzündeki cam kırıklarının acısı yakar canını, kimse kandırmasın kendini…

Hayat devam edecekti şüphesiz, öyle “onsuz yaşayamam.” edalarında değildim. Yıllardır onsuzdum ve hala hayattayım, ölmedim. Aslında ne düşünüyorum biliyor musunuz: muhtemelen biriyle tanışıp iki ay içinde evlenecek; çoluk çocuğa karışacağım. Bir gün her şeyden sıkılıp onun peşine yeniden düşeceğim. Şimdi değil ama 5-6 sene sonra belki yine birlikte olacağız. Sadece bir tetikleyici gerek bana bu flashbackler için bana o kadar, o tetiği biri çekecek, kim olduğu önemli değil; yüzünü bile hatırlamayacağım ve ben her şeyi yeniden hissetmeye başlayacağım…


Takıntı falan değil tüm bunlar, hikaye böyle bitecekti, biliyordum; çünkü biz değiştiremezdik giderek, saklanarak. Korkmayın sevdiği kızın peşini bırakmayan, obsesif katili değilim ben hikayenin, bir sürü kötü şeyiyiyim, etik değil hiçbir yanım; ama kanunları çiğnemedim henüz, merak etmeyin. Yeniden başlamadan önce güç toplamaya ihtiyacım vardı benim, eve gittim. Ona veda etmeye gittiğim gün yaptığım gibi müziği son ses açtım ve aklımdan geçenleri bile duyamadan, gazı kökledim. Rüzgarın canımı acıtmasını öyle istiyordum ki arabanın bütün camlarını açtım. Kaza yapıp ölseydim ne saçma olurdu değil mi? Bu saçma sapan hikayenin harika sonu olurdu değil mi? Ben ölürdüm ve Zeynep de vicdan azabı içinde “Ben neden oldum.” Diye ağlardı. Perde inerdi, alkış!

Kaza falan olmadı, dalga geçiyorum; ortam gerildi gibi geldi de. İki gün boyunca uyudum, telefonumu kapadım; çok önemli bir şey söyleyecek olan gelir ya da kötü haber tez duyulur nasıl olsa diye. Arada kalkıp maillerime bakıyordum, bir şeyler içiyordum ve yeniden uyuyordum.
Pazartesi sabahı gerçekleşmesini umduğum 5-6 senelik planımı yaşamaya başladım; her zamanki gibi erken kalktım. Giyindim, kahvaltı yaptım, ekonomi haberlerine baktım sabah kahvemi yudumlarken. Geri sayım gibiydi, nasıl olsa bir şekilde yeniden devam edecektik. Sertab Erener’in dediği gibi:

“Çünkü ayrılık ve biz aynı cümlede durmuyoruz
Devriliyor cümleler kuramıyoruz
Başka hikayelerde oyunlar oynuyoruz
Kazanmıyoruz üstelik
Hep bozuyoruz.”

Sadece biraz uzun bir yeri sayım... Kocaman bir saat var tepemde sanki, hızla geriye sarıyor. Bir gün gelcek elbet bunun da sonu. Her sonsuzluk sonsuza kadar sürmeyebilir, ne var ki bunda?

Evden çıkarken komşuların kapılarının önüne koydu
ğu gazeteler ayağına takıldığında küfrettim her zamanki gibi. Elime aldım haftasonu gazetelerini, ben iyileşmeye çalışırken neler olmuş bakayım diye.


“İTALYA’DA UÇAK KAZASI: 164 ÖLÜ
Roma’nın kuzeybatısındaki Fiumicino havaalanına inişe geçtiği sırada yere çakılan Türk Hava Yolları yolcu uçağındaki 158 yolcunun hayatını kaybettiği bildirildi. Kazadan kurtulan olmadı.
Yeşilköy Havalimanı’ndan kalkan Türk Hava Yolları uçağı, Roma kentindeki Fiumicino Havaalanı'na inişe geçtiği sırada pisti ıskalayarak yere çakıldı ve alev aldı.
Havayolu şirketi yetkilisi Ferit Hanedanoğlu, kara kutunun bulunduğunu ve kazanın nedeninin en kısa sürede açığa kavuşturulup gereğinin yapılacağını bildirdi.
ANSA haber ajansına konuşan bir polis yetkilisi, kazadan kurtulan olmadığını doğruladı.
İtalyan Hava Yolları Alitalia, 02.00 sularında düşen uçağın Boeing 737-800 model olduğunu ve altısı uçak mürettebatı olmak üzere toplam 164 kişi taşıdığını bildirdi.”
***
Benim anlatacaklarım burada bitiyor. Her zaman planlar işlemez... Bazen de bitmek zorundadır...
Görenler “aşık” dedi
“Ben aşığım.” Diyemedim
O mutsuz
O aşık
Ben öldüm demeye
Ya da cesaretim yoktu ölmeye
O öldü...


Alp Aydın

Ona bu sefer acıyıp da bağlanmamam için yalan söylemiş, meğer yalnız gitmiş.
Ölmüş…





18 Ağustos 2010 Çarşamba

12. Bölümün Devamı - VI





- Ne münasebet?
- Gururumu ayaklar altına alıyor olmam, hayatımın devamında bu ilişkide köle olacağım anlamına gelmiyordur umarım.
- Hangi ilişkiden bahsediyorsun Arda? Lütfen sağa çek.
- Çocukluğum tuttu işte, inadım tuttu. Nereye gidelim acaba?
- Havaalanına!
- Orası hariç, biliyorsun.
- Bunu neden yapıyorsun?
- Asıl sen neden korkuyorsun?
- Korkmuyorum ben.
- Emin misin?
- Neden korkacağım ki?
- Aşık olmaktan.

- Aşık değilim. Sana aşık değilim ben.
- Tamam... Aşık değilsin... Gerçekten mi?
- Değilim diyorum.
- Öyle mi... O zaman gidebilirsin, inebilirsin arabadan.
- Blöf yapıyorsun.
- Hayır, madem öyle bitti oyun. İn hadi arabadan.

Gerçekten de durdurdu arabayı, kapımı açtı. “Hadi git.” dedi. Bunu beklemiyordum işte. Ben mi blöf yapıyordum yoksa gelme diyerek.

- Bitti yani.
- Sen öyle demiştin Zeynep, bitti.
- Bagajı açar mısın?
- Gecenin bir vakti taksi bulamazsın burada, havaalanına kadar bırakırım seni.
- Gerek yok.
- Yarım saate oradayız zaten.
- Peki...

Yol boyunca hiç konuşmadık, çenem kilitlenmişti sanki içimden söylüyordum sonra ağzımı açıp tek kelime söyleyemiyordum, sesim çıkmıyordu. Havaalanına iyice yaklaşmıştık, tek şansım kalmıştı artık; müziğin sesini kıstım ve:

- Bitmesin.

Aman Tanrım! Bunu nasıl söyleyebilmiştim. Ne demekti bitmesin! Roma’ya gidecektim ben, yeni bir hayat, yeni insanlar. Ne demekti “Bitmesin.” ? Ne vardı ki başlamış olan, ne zaman başlamıştı ki “bitmesin”di? Benim o an içimden sorduğum bu soruyu; bana yöneltmişti şimdi Arda:

- Ne zaman başladı? Ne başladı ki bitmesin?
- Tanımlamam şart mı? Zamana ya da kelimelere bağlamam şart mı?
- ...
- Seni seviyorum, biliyorsun artık işte. Gitmek istemiyorum, gitmeyeceğim. Sen de gitme, hiç gitme, bir daha gitme.
- Gitmeyeceğim...

Öpmeye başladı beni, beni ikna etmek için; beni sevdiğini anlatmak için o kadar çok uğraşmıştı ki; dudakları kuru ve çatlaktı. Yanaklarıma dokunuyordu, elleri de üşümüştü. Göğsüne yaslandım.

- Üşümüşsün.
- Hep üşüyordum; ama artık bitti.
- Gerçekten mutlu olma vakti mi şimdi?
- Denemeye değer değil mi?
- Öyle... Sevgilim...
- Seni sevmeye hüküm giydim...

Tabi oradaki o “Bitmesin”i söyleyen iç sesimdi, ordaki mutlu sonu yaşayan da nasıl derler, paralel evrendeki Zeynep Gökmen’di, eminim mutlu mutlu yaşıyordu şimdi sürtük. Ben onun umrunda bile değildim, sürünsün gerizekalı sünepe diyordu benim için.

- Artık her şey çok daha güzel olacak, gitmem ikimizde de iyi gelecek.

Bunu söyleyen de dış sesim.

“Türk havayollarının TK 1861 sefer sayılı Roma yolcularının güvenlik kontrolünden geçmeleri rica olunur.”

Bu da havaalanında yapılan anons...

“Türk havayollarının TK 1861 sefer sayılı Roma yolcularının dikkatine, bu sizin için yapılan son çağrıdır.”

Uçağa bindim, yeni bir hayat için hazırdım, her şeyi geride bırakmıştım. Değiştirebilirdim, düzeltebilirdim; ama bana mutluluğu vaad edemeyen bir şeyler yaşamaya gücüm kalmamıştı. Oldukça yorgundum; yine de umudum vardı. Klasik senaryoya inanıyordum, Arda birkaç ay sonra yeni tanıştığı biriyle evlenecek bir hayat kuracaktı, ben de. Sonra birimiz bir şeyler hatırlayacaktı, ufacık bir şeyden sonra yeniden birlikte olacaktık belki; ama şimdi değil, burada değil... Belki dört ya da beş sene sonra. Kesinlikle şimdi değil, burada değil...

Bir krallığın zayıf; ama yine de ayakta kalabilmiş son kalesiydim. Yeniden güçlenebilirdim, sonuçta hala durabiliyordum ayaklarımın üzerinde...

Nazan Öncel’den Sen Beni Öldürüyorsun’u mırıldanıyordum.

“Ne zaman canım sıkılsa
Gitmek isterim uzaklara
Ne vakit seni düşünsem
Ki düşünmesem olmuyor”

Yanlış bir şey yapmıyordum, gitmem gerekiyordu. Özleyecektim herkesi, her şeyi. Yine de elimden başka türlüsü gelmiyordu, sokakta yürüdüğüm zaman bir tanıdıkla karşılaşma ihtimalimin olmaması bile benim için rahatlatıcı bir şeydi. Kimseyle karşılaşıp da içlerinden bana ne kadar acıdıklarına 1’den 10’a kadar değer veremeyecek olmak çok güzeldi. Hem de son zamanlarda bu sayılar 10’a iyice yaklaşmışken…

“Ne kadar kaçsam kendimden
Bir o kadar yakalanırdım
Ne kadar seni istesem
Sen hiç yanımda olmazdın”

Artık bitmişti, kurtulmuştum, tüm yüklerimi atmıştım ve yükseliyordum helyum balonu gibi. Havada süzülüyordum, garip bir şekilde umutluydum işte, taze bir başlangıç. Evet özellikle “taze”. Bu sözcüğü kullandıkça fırından yeni çıkmış çıtır çıtır ekmeğin tadı geliyordu ağzıma. Bir bebeğin tenine dokunur gibi oluyordum. Her şeyi dibe gömmeye çalışıyordum. Yapabileceğimi umuyordum en azından. İnce ince sitem ediyordum bir yandan, yanında olmam beni öldüyor işte Arda; beni bitiriyorsun. Şu hikayenin başından beri başka bir şey yapmadın ki ya da benim aklımda onlar kaldı, bedenime attığın çentikler kaldı. Alp’inkiler bile geçti de seninkiler geçmedi. Neden?

“Sen beni öldürüyorsun
Sen bunu bilmiyorsun
Sen beni öldürüyorsun
Sen bunu hep yapıyorsun.”

Uyuyakalmak üzereydim...

“Gidiyorum yarına
Al aşkını, ver beni”

12. Bölümün Devamı - V

Saat 16.00… Geldiğimden beri şarap içiyorum, şişe bitmek üzere. 7-8 kadeh oldu herhalde, başım dönüyor. Her şeyi bitirdiğimi bilmek güzel. Artık yepyeni bir hayat beni bekliyor, tanımadığım bir ülkede bekar ve güzel bir kadın olacağım. Kim bilir yeni arkadaşlarımla kaç gece böyle içip içip sabahlayacağız, kahkahalar atarak sokaklarda dolaşacağız. Bekar 30 yaş kadınları Roma sokaklarında. Tek gecelik ilişkiler, eğlence, bol kahkaha. Tamamen yüzeysel, hayatın anlamını aramadan olacak her şey. Çünkü ben biliyorum aslında hayatın anlamı yok, hiç yok… Bulmamı beklemiyor onu, belki de bulmamı istemiyor. Zamanında Ajda dememiş miydi aşk ona layık olduğunuzu anladığında şeçer sizi diye. Beni seçmedi işte, bu da bir seçenek, bu da bir kader. Elimde şarap kadehi yalpalaya yalpalaya ofisime, eşyalarıma bakıyor ve mırıldanıyorum:

“Dünya... Leyla...
Unutmuş aşk nerede
Dönüp durmuş aynı yerde...

Bak gece gündüz oldu yine
Zaman durdu tek kadehte
Kime ne
Yok bitmez dertler içince
Boş bahane
Vur dibine”

Bitiyor sahiden... Eşyalarımı toplarken hayatımın her yerine yayılmış; her seferinde elime batan toplu iğnelerimi olduğu gibi bırakıp gidiyorum. Masamda fotoğraflar var, Ajda’yla ve Feray’la, Sahra’yla, Koray’la… Çekmecemde Arda’nın beraber olduğumuz zamanlarda bana aldığı film ve müzik cdlerini buluyorum. Jeux d’enfants, City of Angels, Amelie, Dido’nun Life For Rent ve Safe Trip Home albümleri. Dokunmaya bile cesaretim yok, öyle ya ben gitmiyorum; kaçıyorum. Anılarıma dokunmaya cesaret edemememden daha normal ne olabilir ki. Ben delik deşik olmayan bir hayata gidiyorum. Yeni yeni desenler çizmeye, dekore etmeye gidiyorum yeni bir dünyayı. Planım belli, son güne bıraktım kıyafet alışverişlerimi. Önce Nişantaşı, oradan İstiklal ve en son Levent’te MetroCity ve Kanyon.

Tahmin ettiğiniz üzere, sarhoşluğun üstüne bu kadar alışverişten sonra uçakta hiç halim kalmayacak ve derin bir uyku çekebilecektim bu da hiç zorlaştırmayacaktı yolculuğu; içimdeki “yeni başlangıçlar” hevesini söndürecek bir şey düşmeyecekti aklıma uçaktaki 2,5 saat boyunca. Beynimi susturmayı seçiyordum, doğru ya ben kaçıyordum…

Önümüz yaz olduğundan bir sürü yazlık elbise almıştım, rengarenk... Yeni başlangıçlara... Zaten başım da dönüp duruyordu, mağaza çalışanlarına gülücükler saçıyordum. Deli gibi yorgun düşene kadar alışveriş yaptım ve sonra kendimi bir kafeye attım kahve içmek için. Koltukların birine yayıldım öbürüne de benden fazla yer kaplayan poşetlerimi koydum. Aslına bakarsanız bir bavul daha hazırlamam gerekiyordu sırf bunlar için.

Saat 20.30’du eve geldiğimde... Yarım saat sonra da Koray beni alacaktı. İşlerimin böyle sıkışması çok güzeldi aslında, nefes alacak zamanım kalmıyordu. Yeni bir bavul hazırladım hemen, sanırım saat ona beş vardı, kapı çaldı.

- Arda!
- Gidelim mi?
- Seni beklemiyordum. Uçağım gece yarısı ve Koray götürecek beni havaalanına.
- Benimle gel...
- Neden?

- Çantam hazır, birlikte gidelim.
- Ne? Nasıl yani?
- Madem sen İstanbul’da “son” yazdın bu hikayenin altına. Madem başka mekanlar, başka insanlar olması gerekiyor illa romanda; ben de geliyorum. Hiç bırakmayacağım bu hikayenin kahramanı olmayı, hadi yürü.
- Bu saçmalık. Hem telefonum çalıyor bak, Koray arıyor olmalı.
- Ona benimle gideceğini söyle.

Telefonu açarken bir yandan da büyük bir ihtimalle beni aşağıda bekleyen Koray’a ne diyeceğimi düşünüyordum. “Arda beni götürecekmiş.” diyecek halim de yoktu, Arda’yı hadi ben Koray’la gidiyorum diyecek halim de...

- Koray, hemen iniyorum.
- ...
- Aa tamam, iyi misin? Tabi ben kendim giderim, merak etme sen. İyi olduğuna emin misin ama sen?
- ...
- Tamam canım, sonra konuşuruz...

Koray komşusuna yardım ederken merdivenden düşmüş ve bacağını çatlatmış. Beni hastaneden arıyordu, kötü bir şey yokmuş; ama alçıya almışlar ayağını. Uğursuzluk mu getiyorum ben insanlara diye düşünmemek elimde değil.

- Sanırım Koray’ın şanssızlığı senin şansın olmuş.
- Gidelim o zaman.
- Hâlâ benimle gelmeni istemiyorum. Yeni bir hayata başlayacağımı söylemiştim ben.
- O zaman gitme, burada da yeni bir hayata başlayabiliriz.
- Saçmalıyorsun.
- Hayır, seni seviyorum.
- Hadi biraz hızlı git. Pasaport kontrolleri zaten çok uzun süren işler zaten.
- Bana bir neden söyle Zeynep, şu an seni Yeşilköy’e götürmem için tek bir neden söyle. Ters yönde gideceğimi biliyorsun. Ya o uçağa seninle beraber bineceğiz ya da ters yöne gideceğim.
- Hayır, ben o uçağa yalnız bineceğim ve sen de yaşamaya burada devam edeceksin.
- Beni beşinci ve altıncı mektubun arasında bırakmaya niyetlisin öyleyse.

“İşte sevgilim, beşinci ve altıncı mektup arasında bunlar oldu. Sana susuzluğumu iliklerimde hissediyorum artık. İçimden taşıyor, korkuyorum yakacak, yıkacak, zarar verecek diye; ama taşsın ne yapayım... Buraya hiç gelmezsen, bunu hiç okumazsan ya da çok geç kalırsak yine birbirimize bil ki ben beşinci ve altıncı mektuplar arasında seni bekleyeceğim. Yine o çocuk halimle, yine yaz aylarında, mavi bisikletimle...” demişti bana son mektubunu bitirirken, onu orada hapsolmuş halde bırakamazdım aslına bakarsanız; ama çok geçti işte. Şimdi olamazdı, burada olmazdı. O da demişti ya “ya da çok geç kalırsak yine birbirimize.” Diye, çünkü bu bizim rutinimiz olmuştu artık… Zaten ben hiçbir yere zamanında gidemezdim ki sürekli kaçırırdım vapurları, otobüsleri, tramvayları, metroları… Hep yüzüme kapanırdı kapılar, hani olur ya son anda kapı kapanırken kapıyı tutup da kendini içeri atanlar, işte ben hiçbir zaman onlardan olamamıştım. İlk aşkıma zamanında yetişebileceğimi de nereden çıkarmıştım ki…

- İstediğin yerde olabilirsin, senin seçimin; tabi Roma hariç...
- Siz kadınlar saatlerce vitrinlere bakıp her yere geç kalıyorsunuz.
- Ne demek şimdi bu?
- Yine geç kalacaksın, bize...
- Yine mi?
- Bundan seneler önce, liseye başladığımızda... O zaman da geç kalmıştın.
- Of Arda! Ne farkeder? Gidiyorum ben.
- Gitmiyorsun.
- Ne yapıyorsun sen, Arda geri dön; uçağı kaçıracağım.
- Seni kaçırıyorum.

17 Ağustos 2010 Salı

12. Bölümün Devamı - IV




Zeynep’i iyi tanıyorum ben, liseden beri. Yanımda kalmasının nedeni yalnız kalmak istememesiydi, insanların kendisine acımasını istememesiydi; ama bu sefer de ben acımıştım işte ona ve çok daha fazla bağlanmıştım. Zeki kızdır Zeynep, tahmin etmiştir, yanımda kalmasının buna neden olacağını. Belki de bir dalı tutmadan öbürünü bırakmak istemediğinden, öyle ya kim ister birlikte çıktığımız o gökdelenin tepesinden aşağı düşüp de asfalta yapışmayı.


Zaten şu ana kadar yeterince nefret etmişsinizdir benden. O yüzden söylemekten utanmıyorum. Zeynep’le yaşadıklarımın arasında bana en çok koyan Zeynep’in beni aldatmasıdır. O gece, yani o herifin yanından geldiği gece; her şeyi biliyordum. Bilgisayarını karıştırmıştım, adı Arda’ydı çocuğun. Üstelik çocukluk arkadaşıydı, eskilerden biriydi. Hep sana aşıktım demişti ona. “Hep” mi? Demek ki bir an bile… Bilemiyorum...


Evli olduğunu söylememişti sanırım, zaten kendini öyle hissetmiyordu da. Tanrım bu nasıl bir yenilgiydi? Hem beni terk etmiş, aldatmış; hem de aşık olmuştu. Bu nasıl iğrenç bir zafer, nasıl iğrenç bir mutlu son?


Artık hayattan çok da büyük bir beklentim kalmamıştı, sevgi adına özellikle… Yüzeysel yaşamam gerekiyorsa öyle devam edecektim. Zeynep ise kazanmıştı, bütün alanlarda, bütün madalyalar onundu.

***

“Bazen diyorum ki beynimdeki her şeyi biriktirebilsem, not alabilsem, kaydedebilsem... Özellikle de sesleri, hikayeleri... Tutsam bırakmasam hiç beynimin içinde dönüp dursa, benimki öyle bir hafıza olsa. En güzel anılarımı her gülümsememde ortaya dökse... Bazen de unutsam diyorum, yaşadıklarımın yarısını_en az yarısını_ unutsam, mekanları ve renkleri mesela. Kaybetsem, saklayamasam...

Gecenin bir yarısı uyanıp da balkona çıktığımda, çıplak ayaklarımla yere basıp da hissetmesem bembeyaz mermerin soğukluğunu. Korkuluklara hiç oturmasam tepelerden bakamasam dünyama. Üstümde battaniyem olmasa mesela, saçlarım dağınık olmasa... Hiçbir şey düşünemesem ya da hatırlayamasam...

Hata yaptığımı unutsam mesela, kusursuz zannetsem kendimi ve yapmak üzere olduğum her hatayı hayatımın ilk hatası gibi kabullensem, sahiplensem. “Nasıl olsa daha ilk...” desem. Sigarayı bırakmaya çalışan bir tiryaki gibi bir kereden bir şey olmaz diye savunsam kendimi. Aynı hataları ikinci kez yapıyormış gibi olmadan, korkmadan... “Zaten hep doğruları yaptım şu ana kadar...” desem. O kadar unutsam ki hiç şüphe etmesem ben bundan, o kadar unutmuş olsam... Hiç ağlamamış gibi, hiç acı çekmemiş gibi, hiç ağlatmamış hatta aldatmamış, aldanmamış kimseye, hiçbir şeye. İşte tam olarak o kadar unutsam, işte tam olarak o kadar baştan başlasam...

Hiçbir gece içtiğim şarap bana mutsuz bir şeyi hatırlatmamış olsa; atmaya kıyamadığım mutsuz anılarım olmasa, şimdi yazıyorum ya yazmaya ilhamım falan da olmasa. Otursam, ilk günahımmış gibi düşünsem, düşünsem, ilk kez aşık oluyormuş gibi düşünsem... Gülmekten yüzümde çizgiler oluşsa, pürüzsüz gülsem ama başka bir şey düşünmeden. Uykularım pürüzsüz olsa, tül gibi hafifçe dalgalı; yine de zerre buruşuk değil.

Yeni uyanmış olsam hatta, merhametli baksam, hem şevkatle hem şehvetle dokunsam.. Ama ilk defa, daha önce uyanmamış gibi.

İşte ben tam olarak bu kadarlık bir unutmadan, geri sarmadan bahsediyorum. Bazen diyorum ki mükemmel olabilecek kadar az yaşamış olsam. Öyle sayfalarca yazacak kadar çok hatam olmasa.

Farzet ki ben bugün ilk defa uyandım, dün ilk defa uyuyakalmışım. Günaydın...

Farzet ki ilk defa aşık oldum bugün...

Farzet ki o kadar döndüm geçmişe, o kadar tazeyim, o kadar canlı, bahar gibiyim. Bahardan geldim.

Farzet ki ben daha önce hata yapmamış gibi cesurum, atla desem atlarım camdan.

Farzet ki hiç yalan söylememişim hayatımda daha önce, o kadar acemiyim, mahçup bakıyorum.

Farzet ki bahardan geldim, biraz suya ihtiyacı var çiçeklerimin.

Ve farzet ki, güneş şimdi doğuyor, ben bunu ilk defa görüyorum. O kadar heyecanlıyım, gökyüzüne bak beraber izleyelim...”

Bunu Zeynep’e yazmıştım, hiç veremedim. Zaten verseydim bile benden değil de ondan gelmiş olmasını dilerdi. Umarım Arda mı ne o benim sevdiği kadar sevmez onu diyordum ta ki bugüne kadar.

Gittiğini duydum, Berk söyledi. Lisedekilerle veda partisi vermişler Zeynep’e. Zeynep’in bir başkasıyla mutlu olmasını dileyemezdim. Yemişim geyikleri, insan sevdiğini mutlu olmasını ister falan falan. Ben onun “benimle” olmasını istiyorum o kadar. Bencillikmiş! Kaçınız o içinizde ukte kalan aşkınızın şimdi mutluluktan kelebekler gibi uçmasını istiyorsunuz? Onu görmek istedim, belki vazgeçer diye. Belki bir mucize olmuştu ve Arda bizimkine tekmeyi basmıştı. Beni görünce bir şeyler değişir.

Olamaz mı?

Ben Arda ve Zeynep’in hikayesinde figüran mı olmak zorundaydım ki?

Onlar ilelebet mutlu yaşarlar, herkes onlarinki gibi bir aşk ister; Alp pis, Alp kaka…

Niye? Neden figüran benim?

Ben anlatıyorum baksanıza kendi hikayemi, sadece Zeynep’i anlatıyorum. Eminim onlar anlatsalar sadece birbirlerini anlatmazlardı, oysa ben sadece onu anlatıyorum. Başka başka şeyler yaşayan bir yardımcı erkek oyuncu değilim baksanıza, sadece ana hikayeyi yaşıyorum ben, görmüyor musunuz?

Aradığımda soğuk konuştu benimle; ne bekliyordum ki? Evet sesinin özlemle dolu olmasını bekledim. Bekledim, ne? Yalan mı söyleyeyim?

Ama onunla gidiyorum dedi bana. İlk aşkıyla, her zaman sevdiği, beni severken bile hiç unutamadığı adamla defolup gidiyormuş.

Ben?

Onların bir sürü başka hikayeleri var. Peki ben?

Benim sadece tek bir hikayem vardı?

Öyle her filmde arkada görünen, insanlarla sohbet eden figüranlardan değildim. Sadece tek bir filmde, kenardan, köşeden gözükmüştüm. O kadar… Hani olur ya tek bir filmde figüranlık yapıp da kendini ünlü zannedenler, kırmızı halıda, Oscar ödülünü alırken hayal edenler; ben de onlardandım. Bir gün bu hikayenin başrolü olabileceğimi düşündüm. Oysa yanlış yerinden bakmışım, yolumu şaşırmış başkalarının hikayesine dalmışım bodoslama ve şimdi de kameranın önünden çekilme zamanı.

Evime gideceğim, ünlü olmasam da beni sevenler var ve bu zenginliğimi düşüneceğim.

Bir dakika, eğer sıradan biri olsaydım bu cümleyi kurardım; ama benim öyle bir zenginliğim de yok. Benim için oyun bitti. Tek istediğim birkaç replik dahaydı…

Onun gidişiyle içimden bir şey daha koptu sanki, hani evden gitmesi, benden gitmesi ve şimdi de Türkiye’den gitmesi. Defalarca veda etmişti; ama şimdiki çok daha fazla. Bir yanım daha öksüz kaldı; içimde bir yer, bir parçam daha bir mahzunlaştı sanki… Alışkın olmadığım bir veda sanki bu, sütten kesilmiş bebek gibiyim; annemin sıcağını özledim. Sanki yoluna çıkmamdan korkuyormuş gibi, öyle bir şeyin ihtimali bile onu deli ediyormuş gibi; ulaşamayacağım bir yere gidiyordu.

Öyle olur ya hani, onu sildim dersiniz; ama bir gün karşılaşabilmek için onun geçtiği yollardan geçersiniz… Sizin elinizde değildir karşılaşmanız, güya, bu sayede kendinizi suçlamazsınız onu görürseniz de yeniden aklınıza girerse _ tabi sanki aklınızdan çıkmıştı da_

Olmadı… İkisi gitti, başlarına ne gelirse gelsin; birlikte olacaklar. Hatta ölümleri bile mutluluktan olur. Benimse içim çürüdü, kokuştum… Neydi o şarkı, Nazan Öncel’in heh, Bu Havada Gidilmez…beni bırakıp gıtme bir yere

gidersen unutursun
dilerim böyle olmaz

Bu havada gidilmez
Güneşli günde gidilmez
Aslında hiç gidilmez

Son günüme kadar
Kalp durana kadar
Aşk mezara kadar
(sakın haa gitme)

beni unutma
unutama inşallah
unutursan kahrolurum
dilerim öyle olmaz

16 Ağustos 2010 Pazartesi

12. bölümün Devamı - III

Alp Aydın


Kayboldum ben...

O’ndan sonra iyice kayboldum.

Karşımda oturuyordu, bitkindi, kaybetmişti. İşin kötüsü ben de kaybetmiştim, bir şekilde devam etmiştik belki bir şeylere; ama hep kırgın, yorgun... Beynimde senelerdir tek bir şarkı dönüp duruyordu Yann Tiersen – Monochrome:


“Anyway, i can try, anything it's the same circle
That leads to nowhere and i'm tired now.
Anyway, i've lost my face, my dignity, my look,
All of these things are gone and i'm tired now.

but don't be scared, i found a good job and i go to work
every day on my old bicycle you loved.
i'm piling up some unread books under my bed

and i really think i'll never read again.

no concentration, just a white disorder
everywhere around me, you know i'm so tired now.

but don't worry i often go to dinners and parties
with some old friends who care for me,
take me back home and stay.

mochrome floors, monochrome walls, only abscence near me,
nothing but silence around me. monochrome flat, monochrome life,
only abscence near me, nothing but silence around me.

Her şeyimizi kaybetmiş halde, birbirimize teselli veriyorduk çünkü; “O kadar da dağılmadım.” Mesajı vermeye çalışıyorduk birbirimize. Oysa aynı döngüde, ellerimiz boş, aynadaki görüntümüz kayıp koşturup duruyorduk. Şarkıdaki gibi bir teselli verirken bile çaresizdik. Her şey siyah – beyazdı çünkü; bir anlamda bitmişti. Eğer gerçekten de siyah – beyaz ve renkler ülkeleri varsa biz siyah- beyaz kısmıza sonsuza kadar kapatılmıştık. Hem de ışık almayan, romatizmamızın nedeni aşırı rutubetli bir zindanda. Duvarlar küf doluydu ya da onlar ruhumuzun sınırları da olabilir, emin değilim iyi seçebilecek durumda değilim. Zeynep’le yaşadıklarımız, şey.. yani bitmeseydi o zaman her şey; bir başkasında bulmasaydı bende göremediği şefkati belki benliğim kurtulabilirdi; belki masal gibi olabilirdi, mucizeler olabilirdi. Olmadı…

Zeynep’le boşandıktan sonra annem hastaneye yatmam için çok ısrar etti; ama annemin direktifleri doğrultusunda devam edemezdim. İsviçre’ye gittim, nerede olduğumu bile bilmiyordu, sadece gittiğimi ve iyi olacağımı söylemiştim. Belki de hoşuma gitmişti, o beni Zeynep’ten ayırmıştı ve ben de onu hayatta tek değer verdiği şeyden oğlundan ayıracaktım.

Kim demiş ki artık bitti diye, uzatmalar oynanmadan nereye diye sorarlar adama, değil mi? Bazen itaat etmek gerek işte böyle, boynumu eğdim; giyotindeyim sanki bekliyorum, hadi düşsün artık boynuma o keskin jilet.

Dokunan öyle çok yeri vardı ki bu ayrılığın. Hiç unutmuyorum, Zeynep gideli iki ay kadar olmuştu; yeniden beste yapmaya başlamıştım, çünkü bu boşluk beni deli ediyordu. O sırada kapı çaldı, istemsizce bağırdım:

“Aşkım, kapıya bakar mısın?”

Sonra fark ettim ki ben bakmak zorundaydım kapıya, eve gelen her telefona ben bakmak zorundaydım. Evimde benden başka “Alo” diyecek kimse yoktu. Telefonu açanlar benim alo dememi beklemeden “Alp” diyebilirlerdi; çünkü bilirlerdi, telefondaki sadece ben olacaktım. Halen de öyleyim. Ben zaten yalnız yaşıyordum, Zeynep’ten önce; ama yine de zordu. Her telefona, kapıya koşmak zorunda olmak.

O yanımda olmadığı için, benimleymiş gibi yaşayamadığı için ben iki kişilik yaşamak zorundayım üstelik. Bir de feci koyan bir şey daha var; kimsenin “Nasılsın?” diye sormaması. Gerçekten, annem bile sormadı bana nasılsın diye. Sormadı mı? Soramadı… Kimse alabileceği cevaba hazır hissetmedi kendini, öylesine bile sormadı. “Naber?” dediler, “Nasıl gidiyor?”, “Moraller iyi, değil mi?” dediler; ama “nasılsın?” diyemedi kimse… Öyle ki, senelerdir sorulmamış bu soruyu Zeynep sordu; ama ben cevap veremedim… İnsan senelerce sorulmasa bile unutur mu nasıl olduğunu?

Zeynep’in bir resmini saklıyorum, sanki o da çizgi filmlerinin korku sahneleri gibi suratını asmış; bana bakmıyor. Resmi bile yüzüme bakmıyor, ne bekliyordum ki. Siz hiç sevdiklerinizin resimlerini bile küstürdünüz mü?

En zoru, yaşadığım ve Zeynep’e yaşattığım her şeye rağmen aldatılmış olmamdı. O kadar ilginç bir duygu ki bu, insanoğlu işte, inandığı her şey, seneleri, duyguları, sözleri, aklınıza gelebilecek her şeyi iskambil kağıdından kuledir. Yıkılmaya müsait… Nasıl ki sonradan gelen birine yıkımdan sonra orada bin katlı iskambilden bir kule olduğuna inandıramazsınız; işte siz de bir sabah uyandığınızda karşınızdakinin sizi sevdiğine hiçbir şey inandıramaz sizi. Bitmiştir. O ana kadar ne yaşanırsa yaşansın, “yalan”dır. Biraz mantıklı düşününce “Yok canım, her şey de yalan olamaz.” Dersiniz; ama içinizden bir şeyler, birileri sizi hep dürter. Geçmişteki şüpheli her şeyi önünüze serer ve inadına kanıtlamaya çalışır.

O sizi hiç sevmemiştir.

“Yok canım, mutlaka sevmiştir.” Dersiniz ve sizi koşulsuz sevdiği bir an yakalamaya çalışırsınız, artık ne kadar sürdüyse, aylar, yıllar… Sonra oturur kendi halinize üzülürsünüz… Bir zamanlar sizindi o, şimdiyse sizi bir zamanlar sevdiğine inandırmaya çalışıyordunuz kendinizi.

İnsan sevdiğinin kendisini sevmemesine bile alışır belki; ama bir zamanlar kendisini sevdiği gibi, hatta kendisini hiç sevmediği gibi bir başkasını sevebilecek olması deli eder insanı. O yüzdendi işte, Zeynep’in yanımda olmasına razıyken, hatta beni aldattığını tahmin ediyorken kuzu kuzu durabilmem. Beni sevmiyordu; ama beni aldatıyor olması sadece bir ihtimaldi. Belki de aldatıyor süsü vererek yeniden kazanmamı bekliyordu kendisini. İhtimaller, sezgiler kötüdür… İnsanın sezgilerinin güçlü olması kötüdür... Siz hiç korktunuz mu hislerinizden?

En kötüsü de uzun zamandır sezdiklerinizin gerçek olduğunu anladığınız andır. Önce kendinizi bilmenize rağmen neden zayıf hissettiğiniz konusunda suçlarsınız, sonra kafanıza dank eder “aldatılmışlık” , “kandırılmışlık” , “küçük düşürülmüşlük”… bir zamanlar sizi sevmediği kadar bir başkasını sevebiliyor olması… İçindeki en büyük sevgisini bir başkası için saklamış olması… Ve sizin sadece basamak olmanız…

En kötüsü de sizin onu hala köpekler gibi sevmeniz…

Düşünüyordum bazen, ilk ne zaman başlamış olabilir diye. Benim bir gece onun en sevdiği yemekleri yapıp da evi beyaz güllerle donattığım günden önce mi sonra mı mesela? Oysa gülümsemişti o gün bana… ve ben hala beni kurtarabilir gibi hissetmiştim, mesela o yalan mıydı?

Ya da ondan bir hafta sonra onu öperek uyandırdığımda, “Günaydın aşkım.” Dediğimde. Cevap vermemişti evet bana, belki de o zaman başkası olsun diye ummuştu o öpücüğü veren. Gülümsemiş miydi emin olamıyorum açıkçası, hoş gülümsemiş olsaydı bile bana mı olurdu?

Ben hala çabalıyor muydum her şey başladığında?

Şaka yapıyorum, o eve sarhoş geldiği günün sabahı bile çabalıyordum ben. En kötüsü de bu, aptal yerine konmak. Yine de bilemiyorum, Zeynep gitmemişti, gidememişti… Ona acımamı mı istemişti, gitseydi daha önce kopabilirdim ben ondan.

Size acınmasını istemiyorsanız, size bağlı kalınmasını istemiyorsanız; kalkar gidersiniz. Net.

15 Ağustos 2010 Pazar

12. Bölümün Devamı - II


“Merak edilecek bir şey yok
Sadece ağlıyorum
Güldüğümde sorulmadı
Şimdi de sorulmasın
Hiçbir zaman mutlu değildim
“Mutsuzum” da diyemem çünkü

O gün yitip giden
O son şarkıyla beni terkeden
Duyguların hepsi şimdi bir avuç kül
Kaybolmuş gökte
Bir avuç kül...
Ya da artık küllerinden doğamayan hayatım
Çünkü her defasında yeniden başlamaktan bıktım...

Bu kez kalmadı zaten gücüm
Merak etmeyin giderim sessizce
Ruhunuz bile duymaz tam o gece
Anı tarih_ biraz geç kalmış mutluluğa_
Aynı yıldızla
Kayıp giderim çünkü bu kadarı çok fazla...

Yok, yok... Geçip gitmez bu defa
Ne çok denediniz değil mi
Diriltmeyi beni
Merak etmeyin, sormayın da
Sadece ağlıyorum
Ve bu yıldızla kayıyorum
Bir dilek tutun...”

***
Sonra arkadaşlarım vardı tabi. Lise tayfası, onlara veda ettim. Benim için bir parti bile dü-zenlediler Ortaköy’de bir gece klübünde, dans ettik, içtik, eğlendik. Kaçışımı kutladık, paçamı kurtarışımı. Üniversite tayfasıyla çıktım bir gece de. Herkese veda etmem, her defteri kapat-mam anlamına geliyordu aslında, gömmem, bitirmem. Buna ihtiyacım vardı.
***
Ve Cuma geldi çattı, bugün gidiyorum. Hikayelerimi bitirdim, vedalarımı, her şeyimi. Bu-rayla annem, Koray, Ajda ve Feray hariç bir bağlantım olmayacaktı, onlar bana hiç acı ver-memiş insanlardı. Hatta belki hayatımda yer almamayı fazlasıyla hakkediyorlardı; ama bencil-lik mi dersiniz artık sesleri kulağımda olsun istiyordum.
Biraz önce telefon çaldı, açıp açmamakta tereddüt ettim. Gideceğimi duyan ve beni yıllardır arayıp sormayan arkadaşlarım sitem edecekti. Sessiz sakin de gidebilirdim, illa her şeyimi bitireceğim, yarım kalan bir şey olmayacak diye düşünmem şart mıydı sanki?
- Efendim?
- Zeynep?
- Evet benim, tanıyamadım yalnız kusura bakmayın.
- Alp ben.
- ...
- Gittiğini duydum, gidiyor musun sahiden? Tamamen gidiyor musun İstan-bul’dan.
- ...
- Lütfen, sesini duyayım.
- Gidiyorum.
- Keşke daha farklı olsaydı, bu kadar hata yapmasaydım.
- Gidiyorum evet.
- Görüşelim mi?
- ...
- Lütfen, son kez. Korkuyor musun benden? İyiyim ben artık, eskisi gibi değilim. Korkma, n’olur.
- Alp, gidiyorum.
- Bugün öğlen yemeğine gidelim. 12.30’da Makarna Café’de.
- Gelmeli miyim?
- Lütfen... Keşke...
- ...
- Görüşürüz o zaman... Belki... Yani gelirsen...
- ...
Kimseyle böyle konuştunuz mu siz daha önce? Yeni bir hayata başlayacaksam, canımı en çok yakan hikayenin sonunu da yazmalıydım, yarım bırakmamalıydım. Sırf bu yüzden deli gibi korkmama rağmen senelerdir gitmediğim o yere gitmeyi kabul ettim.
- Geldiğin için teşekkür ederim.
- Aslında giderek buradaki çoğu şeyi siliyorum, yarım kalsın istemedim o yüzden. Vedalaşıp bitirmek, silmek için geldim.
- Biliyorum, yine de görüşmek istedim.
- Neden?
- Bilmiyorum seni görmek istedim.
- Enkaz değerlendirme çalışması mı?
- Zeynep lütfen, ne kadar kötüyüm görmüyor musun? Ben döndüm mü zannedi-yorsun eski hayatıma, sensiz devam edebildim mi zannediyorsun?
- İki kalbi kırığız, hayatlarımız berbat, enkaz gibiyiz diye yeniden bir araya gelip günahlarımızı mı temizleyeceğiz?
- Hayır, öyle demek istemedim inan.
- Zannettiğin kadar kötü değilim ben. Yalnız gitmiyorum merak etme.
- Demek öyle, adına sevindim. Şu çocuk mu, ismi neydi ....?
- Evet, o.
- Anlıyorum, dediğim gibi sevindim adına.
- Umarım sen de toparlarsın yakında.
- Yeni besteler yapmaya başladım ben.
- Öyle mi çok güzel.
- Ayrılık vakti demek?
- Öğle tatilim bitti, yapmam gerekenler var.
- Hoşçakal o zaman, kendine iyi bak.
- Sen de Alp.
- Zeynep?
- Efendim?
- Özür dilerim...
- … Alp?
- Efendim Zeynep?
- Nasılsın?
- Bilmiyorum…

14 Ağustos 2010 Cumartesi

12. Bölümün Devamı


- Siparişinizi alabilir miyim efendim?
- Zeynep?
- Ben ton balıklı sezar salata ve beyaz şarap rica ediyorum.
- Tavuk ızgara ve beyaz şarap.
- Pekala efendim.
- Nerede kalmıştık Zeynep
- Bahanelerini sıralıyordun, içindeki nefretin bahanelerini.
- Nefret bir duygu Zeynep, başka duyguların birkaç yıllığına dönüşmüş hali. Sana olan aşkımın ters yüzü.
- Ne dememi bekliyorsun, sana acıyayım mı? Seni anlayıp, sana hak mı vereyim; bu mu derdin? Gururunu kurtarmana izin vererek içinin rahatlamasını mı sağlayayım?
- Ben sadece bilmeden gitmeni istemiyorum.
- Neyi?
- Seni sevdiğimi, çok sevdiğimi, deli gibi sevdiğimi. Özlediğimi, kokunu özlediğimi.
- İnanmakta zorluk çekiyorum artık buna Arda, bir zamanlar evet; ama şimdi?
- İstediğini söyle buna Zeynep. Hastalık ya da takıntı, ne olursa. Film mi bu, senelerce sürer mi bir karşılıksız aşk. “Aşk”a aklım ermeye başladığı an, senin adınla başladım hayata ben. Senelerce nasıl sürer? Başkalarına aşıkken hatta sana nasıl aşık kalabilirim, hayatımın arkaplanına seni nasıl yerleştirebilmişim ki solmamış rengin hiç. Doğrusunu istersen, mantıklı bir açıklama yapamıyorum. Ben kimseye bu kadar aşık kalınabileceğine inanmadım, hayatıma da böyle devam ettim. Belki de hep sana aşık olduğum içindi, öyle büyük yer kaplamıştın ki ruhumda, orası senin evin oldu. Sana yuva oldu, başka kimseyi kabul etmedi kendine. O kadar renkli bir resim yapmıştın ki, üzerine hiçbir renk, hiçbir boya tutmuyordu. İz bırakmadan kaybolup gidiyor ve geriye yine sen kalıyordun. Ne olursa olsun, şimdi burdayım ve olmak istediğim başka bir yer yok; bir başkasında yokum ben. Sadece senin gülümsemen benim ha-yatım, sadece senin dudaklarının kenarında. Mümkün mü bu? Bir obsesifin senelerce süren platonik aşkı gibi mi? Nasıl bitmez hâlâ şaşırıyorum, bitmedi... Hiç bitmedi, arttı; arttı... Daha fazla ne yapabilirim ki, elimden ne gelir ki bundan başka. Çok mu hastalıklıyım? Korkutuyor muyum seni?
- ...
- Uzunca bir sessizlik... Benden çok şey anlattın susarak. Anladım... Geç kaldım. Bugün erkenden gelip oturdum oysa, bekledim seni. Yine de geç kaldım, öyle değil mi? Çok geç kaldım...
- ...
- Anladım.

Her gittiğim yerde eski şarkılar çalmak zorunda mı sanki. Niye hep geçmiş? Arda’yı geçmişimi geride bırakmak isterken ben, hep önüme niye çıkıyor tüm bunlar.

“Zamanın eli değdi bize
Çoktan değişti her şey
Aynı değiliz ikimiz de

Zaaflarına bir gece
Hatalarına bir nilüfer
Sevgisizliğine bir kalp verdim

Artık geri ver
Geri veremezsin aldıklarını
Artık geri ver
Geri verilmez hiçbir yanılgı
Yokluğuma emanet et sen de
Benden kalanları

Her şeyi al bana beni geri ver
Bir şansım olsun
Başka yer başka zaman
Sensiz ömrüm olsun…”

Müslüm Gürses’in şarkısıydı bu, Murathan Mungan yazmıştı sözlerini, öyle doğruydu ki birbirimizden aldıklarımızı geri veremeyeceğimiz. Hem zaten ben ondan aldıklarımı elimde tutabilecek, saklayabilecek kadar bile bağlı değildim. Hemen bulduğum ilk uçurumdan aşağı savurmuş ve kurtulmuştum vicdan azaplarımdan. Onun da vicdan azabı çekebilecek kadar cesur olacağını hiç zannetmiyorum, yani büyük ihtimalle onun da benden aldıkları şimdi sü-rüklenip hiçbir zaman ulaşamayacağımız bir zamanda, mekanda salınıp duruyordu. Bu yüzden de birbirimizi sonsuza kadar eksik bırakmıştık. Şimdiyse tek istediğim başka bir yerde, başka zamanlarda, yıllarda onsuz bir hayatımın olabilmesiydi. Yaşadıklarıma “hayat” diyebilecek olmaktı orada… Ha benden kaldıysa bir şey elinde, hatta geri verebilecekse bile, bendeki her şeyini alıp bana beni geri verebilecekse bile, artık işime yaramazdı zaten, şarkıda “yokluğuma emanet et” diyor ya, işte benim yokluğum bile istemiyor artık, Arda’nın kokusunun sindiği yanlarımı. Bense elimde olan her şeyi ona vermek için gitmiştim; çünkü elimde olanlarla hiçbir yere kıpırdayamazdım. Ayağıma dökülmüş betondu o ve gittikçe kuruyordu, grileşiyordu, grileştiriyordu; bir gün eskaza denize düşsem sonumu hazırlardı. Çırpınamadan dibe batardım; ne komik sanki şimdi başka bir şey yapıyormuşum gibi…

O yüzden her şeyi verdim ve tutmayan dualarımla onsuz bir ömrüm olmasını diledim….
- Gidiyorsun demek? Ne zaman?
- Haftaya Cuma.
- Bir haftan var yani, her şeyle vedalaşabilmek için.
- Vedalaşacağım pek fazla kimse yok zaten.
- Umarım mutlu olursun.
- Sağol, sen de...

Konuşmaya gücüm yoktu onunla. Aşık mıydım? İşte ona verebileceğim bir cevabım yok. Önce şu aşkı tanımlasanıza siz bana, benim gücüm kalmadı da... Bir kere daha aldatırsa hayat beni, ölürdüm büyük ihtimalle. O yüzden birinin bana güven vermesi için öyle çok şey gere-kiyordu ki, dünyaları önüme serse beni sevdiğine inandırması zordu. Beni bir şeylere gücüm olduğuna inandırması çok zordu…

Her gün ayrı bir veda olacaktı benim için haftaya cumaya kadar. Tabiki normalde on gün önceden böyle bir şey istenmezdi kimseden.

- Bir ay vaktin var Zeynep, tabiî ki kabul etmek zorunda değilsin. Ben sadece bu işi iyi kotarabileceğine inandığım için seni önerdim.
- Teşekkür ederim Haldun Bey, gurur duydum. Aklımda bir şüphe yok, kabul ediyorum Yalnız, bir aydan daha kısa bir sürede gitmeyi tercih ederim. En yakın ne zaman başlayabilirim acaba? Bu konuda bana yardım edebilir misiniz?
- Tabi Zeynep görüşürüm Signore Tardelli‘yle. Sanıyorum beni geri çevirmezler ve is-tediğin kadar erken başlayabileceğini söylerler; ama sen emin misin? Sonuçta bu insanların tereddüte düşecekleri bir karar. Her şeyini geride bırakacaksın, başka bir ülkeye gideceksin. Benim kızım gibi oldun bu kısa sürede, yanlış bir karara yönlendirmiş olmak istemem seni.
- Merak etmeyin Haldun Bey, ben iyice düşündüm ve kararımı verdim. Mümkünse on gün benim için yeterli olacaktır.

Yani bu benim zamanını bile belirlediğim Veda’mdı. İpler sonunda benim elimdeydi, işin ucunda kaçmak bile olsa benim kararımla, benim insiyatifimleydi ya o da yeterdi. Sonunda “benim” sahip olduğum, kararlarım, ben, kendim, hayatımı etkileyebiliyor; kontrol edebiliyordum ya o da yeterdi. Şu durumda, şu yaşananlardan sonra buna da şükrediyordum. Annem için kabullenmesi çok zor oldu; ama Biliyordu ki İstanbul bundan sonra beni tüketmekten başka bir şey yapmayacaktı. Babama gittim sonra adaya. Hayır, adaya değil; babama... Senelerdir gitmemiştim. Sevmiyordum mezarlık ziyaretlerini _ Gerçi kim sever ki?_.

- Yapamadım baba, yapamadım. Görebiliyor musun beni? Kaybettim ben. Bu oyunu kaybettim baksana, bir sürü kötü şey oldu. Düzeltemedim. Şimdi düzeltmeye gidiyorum ya da kaçıyorum. Beni affedebilecek misin? Bilmiyorum ki nerede yanlışlık yaptım? Belki sen ya-şasaydın ve o kırmızı ambalajlı çikolatalardan getirebilseydin bana her şey farklı olurdu… Sonra ne bileyim, belki sen durdurabilirdin beni, “Yapma.” Derdin, hata yaptığımı görürdün… Keşke yaşasaydın, keşke ben yüzünü hatırlamak için fotoğraflarına bakmak zorunda kalmasaydım ayda bir defa. Sonra, öyle korkardım ki sesini unutacağım diye… Gerçi sesini unuttum sanırım, hayal meyal, emin değilim; sesi kulağımdan gitmiyor derler ya, öyle değil işte ne yazık ki… Keşke yaşasaydın baba…

O kadar zor bir şey ki insanın yenilgiyi kabullenmesi, ne kadar dibe battığımı düşünsem de hep geri dönebileceğime dair bir umudum varmış meğer. Hep bir mucize beklemişim, bir gece uyuyakalmayıp da güneşin doğuşunu izleyebileceğime inanmışım hep. Evimde, penceremden o manzarayı görebilmeyi ummuşum, yıllardır her gece uyuyakalsam da; ama şimdi aynı man-zarayı görme ihtimalim ortadan kalkıyor. Artık uyuyakalmasam da bir şey fark etmeyecek… Size bir sır vereyim mi, o kadar iyi biliyorum ki orada da her gece uyuyakalacağımı; aynısını göremeyeceğimi bile bile isteyeceğim güneşin doğuşunu izlemeyi; ama her gece, her gece uyuyakalacağım zerre şüphem yok… Bu aramızda kalsın, lütfen…

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails